27 Temmuz 2015 Pazartesi

IŞİD VE PKK'YA DÜZENLENEN OPERASYONLARIN KRİTİĞİ

Türkiye kazanmıştır. Abd'ye güvenli bölge tezini kabul ettirmiştir. Barzani petrolü Türkiye'den akmaya devam edecektir. Barzani zaten bu durumdan hiç caymadı, ABD ihtar ederken de petrolü TC hudutlarına pompalamaya devam etti. Hatta açılmayan kuyulardan ciddi bir kısmında Tc ile işbirliği sözkonusudur. (Karşılığında Irak Kürdistan'inda Barzani karşısındaki grupların kuvvetlendirilmeye başlandığını unutmayalım.) Bir kazanan da Barzani ve toplumudur. Israil'in etkisi zayıflamıştır. Işid bu andan itibaren gerileme sürecine girecektir.
İkinci hususa gelisek; Türkiye'nin ilk kez kendi ürettiği silah ve mühimmati sıcak çatışmada kullandığını Dünya'ya göstermesi yeryüzünde ben de varım demek bakımından çok önemlidir. Uzun menzil roket-füze çalışmaları bittiğinde Türk ordusunun teçhiz işi çok büyük oranda milli üretim olacaktır. Bu aynı zamanda şu anlama gelir; Türkiye bütçesinin ciddi bir kısmı içerde kalacaktır.
Olaylara bu açıdan bakılmasını engellemeye çalışan sözde aydın-gazeteci-yazar çizer'in ve emperyalizme yandan destek sahte solcuların başarmak istediği atmosfer Türkiye halkına sirayet edemiyor. Bunu da iyi tespit etmek icap eder.
Eğer Kürt halkı Pkk'ya destek vermezse Pkk yalnızlasacak ve Barış sürecine çok hızlı gelecektir. Maalesef o safhaya geçilene kadar acılar çekeceğiz. Pkk umarım çatışmayı körüklemekten vazgeçer ve askeri güçlerini bir an evvel çeker. Tek beklentimiz bunu yapmaları halinde Kürtlerin önünün açılacağını görmeleridir. Zira Kürt halkının bu safhadan sonra yok edilme ya da asimile olma tehlikesi yoktur. O halde var olan çatışmanın sürdülmesi kimin işine yarar? Buyrun hep beraber düşünelim.
Suriye'ye dönersek;
Salih Müslim Esad yönetimine yeşil ışık yakmış. Talimat öyledir.
Ortada Işid belası yokken TC ile birlikte hareket etmeyi reddedip, Ypg askeri sorumlusu Polat Can'ın bir ifadesinde belirttiği üzere koalisyon güçleriyle hareket etmişlerdir.
Uyardık arkadaşları hep, "Bu durum Kürtlerin başını yer." dedik. Barzani nasıl TC ile birlikte hareket ediyorsa çözüm meselesinin karşı tarafı olan Kandil'in de bu davranışı göstermesi gerekirdi. Ypg'ye bu politikayı dayatması herkesin lehine olacaktı. Yapmadılar. Londra-Washington-Bruksel-Berlin hattında rol almayı tercih ettiler. Silahlı birliklerin başındaki Suriye Kürdü Fehman Hüseyin'lerin stratejisine uyulması Kürt'lere zarar verir dedik. Bu şeytanlar sadece kullanıp atarlar dedik. Inanmadiniz.
Noldu?
Ortaklık yaptığınızı zannedikleriniz kendi pazarlığı için sizi kullanıp işi bitince de sattı.
Olan kime oldu?
Olan 6-7 Ekimde ölen elli beş kardeşimize, Suruç'ta katledilen zavallı çocuklarımıza, şehit olan polislerimize, askerlerimize ve tümünün ailelerine oldu.
Ne geçti elinize? Kürt halkı lehine düşe kalka giden kazanımları ağzınıza çalınan bir kaşık bala kanarak harcadınız.
Sözde başkanları Apo için "Tc'ye teslim oldu" diye fısıltı gazetesini çalıştıranlar ortada kalmıştır.
Herkese yazık oldu. Umarız acılar çoğalmaz diye bitirmek isterdim ancak bir acı haber geldi. Muş Malazgirt Jandarma Komutanı Binbaşı Aslan Kulaksız şehit olmuş. Allah rahmet eylesin. Bu eylemlerin Kürtlere zarar verdiğini ne zaman görecekler dersiniz?

9 Temmuz 2015 Perşembe

BİRAZ DA KENDİMİZİ ANLATALIM



Babamın dedesi merhum İsa Gider'in doğum yeri Filibe yakınlarındaki Yeniköy adlı kasaba. İki sene evvel arabayla gerçekleştirdiğimiz Balkan seyahatinden dönüş yolunda, Bulgaristan'dan geçerken Plovdiv'in (Filibe'nin) içine girip Yeniköy'ü sordum. Bulgarlar'a anlatamadım derdimi. Sonra bir dönerci gördüm, Türk olduğunu tahmin ederek içeri girdim. Selamınaleyküm deyince tebessümle aleykümselam dediler. Anlattım durumu. Nereyi sorduğumu uzun uğraşlar sonunda buldular. Tarif ettiler. Etrafı dikkatle izleyerek tarif edilen yere doğru sürdüm aracı. Şehrin on kilometre dışında bir beldeydi Yeniköy, yanılmıyorsam Bulgarca ismi Nevazaliv'di. Meşhur Osmanlı-Rus '93 harbinden önce Türk köyü olan bu yere göçten sonra Bulgar'lar doldurulmuş. Çünkü savaşın kaybedilmesiyle tüm köy Anavatan'a, Anadolu'ya göçmüş. İsa dedemiz bir yaşındaymış yola çıkıldığında. Önce Gelibolu'ya yerleşmişler, bir müddet sonra da Biga'nın Çan tarafında bulunan Sarıkaya köyüne.

İsa Gider bir imam. Hafız. Fatih medresesinde İslam eğitimi almış. Birinci Dünya savaşı çıkınca Filistin ve Yemen cephesinde savaşmış. Kurtuluş savaşında Yunan ordularını vuran çetelerin birinde komutanmış. Herhalde savaş tecrübesi sebebiyle... Babam yaşlılığında kendisini hamama götürünce görmüş vücudundaki mermi ve şarapnel izlerini. O vakte kadar onları dahi saklamış. Haksızlığa tahammülsüz, biraz asabi ve kayıtsız şartsız dürüstlüğüyle bilinen bir kişiymiş.

Savaş bitince Biga Bademlik Camii'nde başladığı imamlık görevini ölene dek sürdürmüş. Iki oğlunu, yani dedemi ve kardeşini okutmuş. Kızını, yani babamın halasını da...Başını kapatmamış kızının. O tercihi kendisine bırakmış. Oğlu, yani dedem sosyalist düşünceye inanmış. Şairliği sebebiyle o dönemin efsane şairi Nazım Hikmet'ten çok etkilenmiş. İsa dede oğluna da asla müdahale etmemiş. Çünkü dedemin sosyalizmi halkının gelenek-görenek-kültürüne, dinine, tarihine aykırı değilmiş.

Bu mübarek adam, İsa dede biz doğmadan vefat etmiş. Hayatını babamdan, tanıyanlardan defalarca dinledim.

Dedem Bedri Gider de ben doğmadan vefat etmiş. Şair-yazar, gazeteci aydın bir kişi... Yazar gazeteci dedikse öyle düzen gazetelerinde değil, kendi çabasıyla çıkardığı yerel bölge gazetelerinde... Düzen içindeki ana akım gazeteler, dergilerin kapıları ona kapalı kalmış hep. Düzene karşı birine uygulanageldiği üzere...

Babam 1968'de İstanbul Hukuk öğrencisi... O da hem babasından öğrendikleriyle hem de dönemin politik hareketliliği içinde sosyalist düşünceyi benimsemiş. Anti emperyalist, milli ve tam bağımsızlıkçı düşünceden sosyalizme varmış bir kuşaktır 1968 kuşağı. Kendilerine İkinci Kuvayı Milliyeciler diyen bir kuşak...

O kuşağın tarihimizin ve kültürümüzün sembolü ay yıldızlı bayrağımızla, Ulusal Kurtuluş tarihimizle bir çelişkisi yoktur. Mustafa Kemal Paşa'nın bazı yanlışlarını farketmiş olmalarına rağmen onu Ulusal Kurtuluş savaşımızın komutanı olarak hak ettiği yere koymuşlar ve asla tabulaştırmamışlar, yürüyüşlerinde her zaman Türk bayrakları sallamışlardır. O dönem başlayan yabancı marksist kaynakların çevirileri karşısında millici duruşlarıyla yönünü bulmaya çalışmış bir kuşağın mensuplarıdır '68'liler. Elbette '68'liler ses getirmeye başladıkça karanlık tünellerin sahipleri şah damarlarına çökmüştür onların da...

Bu arayış neticesinde babam dönemin ve öncesinin diğer tüm sosyalist düşünürlerince tecrit edilmiş, yok sayılmış, yirmi iki sene hapislik hayatını kendi çapında bir üniversiteye çevirmiş olan Dr.Hikmet Kıvılcımlı'yı bulmuş. Dr.Hikmet Kıvılcımlı'nın sosyalist çizgi içinde iki önemli özelliği vardır. Birincisi Sovyet tahakkümündeki gizli TKP'den yıllar evvel kopmuştur ve Batı emperyalizmine nasıl karşıysa Sovyet Rus yayılmacılığına da öyle karşı koymuştur. İkinci özelliğiyse diğer sol düşünürlerin Batı şablonculuğu ve tercüme odalarından çıkmış ezberciliği karşısında yüzünü Anadolu'ya, Doğu'ya, Türk'e, Arab'a, Kürt'e ve İslam'a dönmüş olmasıdır. Babam da doğal olarak  kendi toplumsal ve kişisel özelliklerine aykırı olan ülkemiz açısından suni gözüken diğer marksist çizgilere değil, ailesinden öğrendiklerine paralel şekilde Dr.Hikmet Kıvılcımlı'nın düşüncelerine gönül vermiş. Dr.Hikmet'in her söylediğinin doğru sayılmak zorunda olmadığını söyleyecek kadar da özgür düşünceli biri olarak...

Kimdir Dr.Hikmet? Merak eden bağımsız kaynaklardan araştırır. Hakkında yeterince bilgiye kolayca erişilebilir. En önemli düşüncesi "Tarih tezi'dir." O öldükten sonra ortaya çıkan yeni bilgilerle tahkim edilemediği için bugün bazı eksikleri var gibi gözükse de, Dr.Hikmet'in düşüncesi Anadolu'nun düşüncesidir, Ortadoğu'nun düşüncesidir, Asya'nın, Afrika'nın düşüncesidir. Sosyalist cephede bir ayrık otudur Dr.Hikmet... 1950'lerde Eyüp Sultan Camii'nin bahçesinde megafonla yaptığı konuşma sebebiyle hakkında "dini politikaya alet etmekten" dava açılan ve bu yüzden tutuklanan bir sosyalist'tir. O konuşma Kuran'dan bir ayetle başlar: "Leyse lil insane illâ mâ seâ." Yani:"İnsan için, çalışmaktan, emekten başka her şey yalandır."

Bugün Ali Şeriati'nin bir cümlesini paylaştım. Ne demiş Şeriati:  "Allah'ım; toplumuma sana gelen yolun yeryüzünden geçtiğini öğret." Ne var yeryüzünde? En temel iki şey, üretmek ve tüketmek..."Çalışmak ibadettir" diyen İslam peygamberi, insanın yapacağı en önemli işin üretmek olduğunu söylüyor. İslam dini "çalışın" diyor. Çünkü üretmeyen yaşayamaz, başkasının ürettiğine bağımlı olur ve aslında köle olur. İşte düşüncemizin kökünde olanlar...

Tek başına bir ağaçtır uzakta Dr.Hikmet... Aynen Cemil Meriç gibi...İslami düşünce içindeki Nurullah Topçu gibi... İran'daki Ali Şeriati gibi...Duzenin Yabancılaşması adlı kitabıyla tüm fikri damarları dumura uğratan İdris Küçükömer gibi...Kimseyi diğeriyle mukayese etme niyetinde değilim. Sakın yanlış anlaşılmasın. Bu düşünürler birbirilerinden habersiz birbirlerini tamamlayan fikirlerin yaratıcılarıdır. Birinde eksik, yanlış ya da çelişik görüneni diğeri düzeltebilir özelliktedir.

 (Dr.Hikmet Kıvılcımlı'nın Osmanlı'nın tarih maddesi, Fetih ve Medeniyet, Allah-kitap-peygamber, Dinin Türk Toplumuna etkileri, İlkel kapitalizmin ilk örneği:İngiltere, Son örneği: Japonya ve Kuran tefsiri adlı eserlerinin muhakkak okunması gerekir ki müellif anlaşılsın.)

İdeolojik yahut dogmatik miyiz?...Asla...Özgürce bakıyoruz. Özgürce düşünüyoruz. Hiç bir ideolojiyi dogma, hiç bir dogmayı da ideoloji haline getirmiyoruz. Getirmemeliyiz. Çünkü değişen sosyal koşulların hızını hele bilgisayar çağında çok daha net tespit edebilecek durumdayız. Küresel bir düzenin içindeyiz. Amerika kıtasında kanat çırpan bir kelebeğin etkisinin coğrafyamızda, coğrafyamızdaki bir sesin yankısının Afrika'da sonuçlar doğurduğunu biliyoruz.

Bana gelince; kendimi tarif için anne ailemden de bahsetmem icap eder kısaca.

Anam Urfa'lı bir toprak ağasının kızıdır. Saray yavrusu bir konakta mürebbiyelerle büyümüş babası Arap, annesi Kürt bir kişi...

Dedem asilzade bir ailenin dağılan topraklarını elinde tutmaya çalışan ve o toprak mücadelesinin kanser edip öldürdüğü döneminin ilerisinde bir adam...Urfa ilinin 1960'lardaki şartlarında eve her gün üç gazete alan, çocuklarını okutan bir ağa.

Anneannem Suruç'lu bir Kürt beyinin dünya güzeli mercan yeşili gözlü kızı...O Kürt beyi ki, Fransız işgalinde aşiretiyle birlikte düşmana karşı büyük bir mücadele vermiş...

Çok ayrıntıya girmeden neden bunları yazdığımı anlatayım. Çünkü beni oluşturan şeylerdir bunlar. Çocukluğumuzdan bu yana yaşadıklarımız, tecrübelerimiz, şahit olduklarımız oluşturuyor bizi çünkü.

Kendimizi bilmeye başladığımız ilk zamanlardan itibaren ailemiz bizleri hem Urfa'ya hem Biga'ya götürdü yaz tatillerinde. Akrabalık ilişkilerimiz bu sebeple çok kuvvetli oldu. Geniş ailenin güzelliğini öğrendik. Bunları öğrenirken başka şeylere de şahit olduk. Örneğin 1990'larda G.Doğu'daki faili meçhullere...Muhsin Melik sokak ortasında öldürülmüştü, hiç unutmam. Sokağa çıkmamıza izin verilmiyordu. Örneğin şehrin caddelerinde Kürtçe konuşmanın tehlikeli olduğu günlere şahittik...Örneğin başındaki poşuyla şehre inemeyenlere...Örneğin onbinlerce dönüm toprağa sahip ailelere...O ailelerden bazılarının her zaman mecliste vekil oluşuna...Topraksız köylünün kölelik derecesindeki yaşantısına...Gerçek fukaralığa...

Bunlara şahit olurken bir çok güzelliği de gördük.

Doğu illerimizdeki aşiretçiliğin sosyal taraflarını tattık. Dayanışmayı ve bir vücudun hareketindeki senkronizasyonu gördük o geniş aile birlikteliklerinde...Bölgedeki toplumsal yapıyı ortaçağ Avrupa'sındaki feodalite sanan ve bu ölçülere göre analiz yapan Batı'lı ve Batı'cı sol aydınların nasıl da bu topraklardan uzak oluşunu tespit ettik.

O zaman babam vasıtasıyla öğrendiğim Dr.Hikmet Kıvılcımlı'nın tahlilleri de yerli yerine oturmaya başladı. Gerisinde göçebe toplum özellikleri olan aşiret yapılarının çok sonra Avrupa'ya çıktığımda gördüğüm Avrupa feodalitesiyle birbirine hiç benzemediğini anladım.

Peki bu kadar farklılık karşısında bazıları neden Avrupa'nın sosyal gelişimini ve orada ortaya çıkan çözümleri ülkemiz için reçete ediyordu önümüze?

Lise yıllarından itibaren içinde bulunduğum sol yapılarla aramda gün be gün büyüyen bir çelişki vardı. Bir kere içinde bulunduğum sol yapılar bayrağımıza, hepimizin simgesine karşı idiler. Neymiş, o bayrak burjuvazinin bayrağıymış...İyi de bizim tarihimizde burjuvazi yoktu ki... Bizim burjuva devlet eliyle büyütülmeye çalışılan bir sınıftı ve o bayrağı onlar değil, bu topraklarda yaşayan halklar yaratmışlardı. Tartışmalarda sorardım, "Arkadaşlar bakın Pakistan, Tunus, Cezayir bayrağında da ay yıldız var, o bayrakları da mı bizim burjuvazi üretti?" diye. Kendi tarihine, kendi genetiğine bu kadar yabancı bir düşünce sol olamazdı. Ya da ben bu solculardan değildim. Benim babamdan öğrendiğim , babamın babasından öğrendiği bu değildi. Ve bunun gibi bir çok örnek... Bu tartışmalarda milliyetçi, gerici, Osmanlıcı, Kemalist şeklinde hitap edenler olurdu bana. Kavgaya vardığı bile olurdu sonu bazen.

Lenin önemli olabilirdi, Marks önemli olabilirdi, o şu bu...Fakat onlar buralı değillerdi ve kıt bilgimle görüyordum ki dile getirdikleri kendi toplumsal koşullarına göre yazılmış şeylerdi. Evrensele ulaşmak farklı sosyal katmanları, ehramları içinde kat kat barındıran bir toplumda nasıl mümkün olacaktı?

Avrupa Hristiyanlığı, yani katolizmi ile İslam nasıl aynı görülebilirdi, nasıl aynı yargılarla mahkum edilebilirdi?

Esasında farkına vardığım gerçek şuydu; bizde bir çok olumsuz şey olumlu şeyle iç içeydi. Olumsuzu yok etmeye kalkan arada olumluyu da yok ediyordu hoyratça ve toplum olumlu olana sahip çıkmak için mecburen olumsuzu da savunur hale geliyordu. Böylece sol çizgi git gide küçülüyor, üzerindeki büyük operasyonun da sonucu olarak maalesef bir iktidar hedefinden ziyade kullanılan bir öğe haline getiriliyordu. Bunun sebeplerini sonra sonra anlamaya başladım. Yaşadıkça, okudukça, gördükçe... Bu yazının konusu değil, o sebeple derinine girmeyeceğim.

Anlatılacak şey çok...Ayrıntı çok...Tartışılacak dağ gibi konu var önümüzde.

O yüzden diyorum ki kendime, her şeyi en baştan konuşmalıyız. Bize gösterilenleri sorgusuz sualsiz kabullenmemeli, meselelerin gerçek gerekçelerini el birliğiyle bulup çıkarmalıyız.

Aklıma geldi diye söyleyeyim; örneğin demokrasinin gelişimi... Kafası o veya bu düşünce tarafından esir alınmış bir kimse hakiki bir demokrasiyi inşa edebilir mi? Özgürce bakamayan, yeryüzü güçlerinin çıkarları için yaptığı kirli operasyonlardan kendini kurtaramayan, bir başka deyişle kısaca bağımsız olamayan insanların demokrasi adlı flu erek için ortaya koydukları irade irade sayılabilir mi?

Konu çok... Konuşmak gerek...

Bu yazıyı "sen nasıl solcusun" diyen çok bilir solculara kısa bir cevap olarak yazdım.

Ben böyle solcuyum !

Ali Şeriati'nin deyimiyle "sizi rahatsız etmeye gelen bir solcu."...

Hoş, "ben solcuyum" demeyi hiç sevmem. Kendimi Türk-Kürt-Arap bir müslüman devrimci diye tarif etmek daha doğru olur.

Not: Sultan Galiyef adlı halk kahramanı yiğit bir devrimci önderi faşist Türk Solu dergisinin kucağına bırakan Türkiye soluyla çok da ilgilenmiyorum bu arada. Beni bu noktaya getirenler öz eleştiri yapmadıkça onlarla yan yana gelemeyeceğiz, belirteyim. Yıllarca Lenin'i baş üstünde taşıyıp Rus devriminin Lenin'den sonraki en önemli adamını yani Sultan Galiyef'i, bu zat kendisini "Türk ve Müslüman sosyalist" olarak tarif ettiği için görmeyen ülkem solcuları...Ah ahhh...

7 Temmuz 2015 Salı

Başbağlar'dan Kobani'ye Kürt Sorunu

'93 yılı Türkiye tarihinin en karanlık yıllarındadır. O yılki olaylar anlaşılmazsa Türkiye siyasi düzeni ve siyasi tarihi anlaşılmaz.  Binlerce faili meçhul cinayet işlendi '93 yılında; Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da köy boşaltmalar doruğa ulaştı, Uğur Mumcu paramparça edildi, Jandarma Komutanı Eşref Bitlis'in uçağı düşürüldü, Jitem'in operasyonel komutanı Binbaşı Cem Ersever öldürüldü, Turgut Özal şüpheli bir şekilde vefat etti, Madımak Oteli yakıldı, sanatçılarımız yanarak can verdi, Bingöl'de dağıtıma giden silahsız ve sivil otuz üç askerimiz canice öldürüldü ve Başbağlar Köyünde köylülere yönelik bir katliam yapıldı, yine otuz üç insanımız kurşuna dizilerek hayatını kaybetti.

Başbağlar katliamının yıl dönümüydü dün.

Peki '93 yılındaki bu vahşi ve adi olayların amacı neydi? Kürt meselesini çözümsüz kılmak ! 

Bu çözümsüzlük boşu boşuna yıllarca sürdürüldü, bugün Suriye olayları üzerinden hayatını devam ettiriyor.

Kürt meselesi sadece bizim değil, bugün tüm Ortadoğu'nun sorunudur. Hangi çözüm reçetesi halkların acı çekmesini önler ve Ortadoğu'daki enerji kaynaklarının Batılı ülkeler tarafından gasp edilmesini durdurur? Abdullah Öcalan 'birlikte çözüm' demişti İmralı savunmalarında. '99'dan bu yana hatta '93'ten bu yana çizgisi değişmedi. '93 yılında Turgut Özal-Eşref Bitlis ikilisinin sorunu bitirmeye yönelik hamleleri vardı, Öcalan'ın bahse konu çizgisi Bingöl'de otuz üç sivil erin katledilmesiyle toprak altına indirildi. 

Neydi o çizginin mottosu: "Eşit yurttaşlık temelinde ortak vatan ülküsü." Güzel, doğru...Olması gereken budur. 

Peki Pkk ve onun sivil ayağı Hdp'nin ana hedefi Apo'nun çözüm reçetesiyle örtüşüyor mu, örtüşmüyor mu? Türkiye bugün 1980 öncesindeki halde değil, 1993'teki halde hatta 2002'deki halde bile değildir, çok ileridedir. 1980, 1993 ve 2002 momentlerinden çok ileriye geçmiş bu ülkede olaylara ve kişilere nesnel bakmaya mecburuz. Apo senelerdir silahların miyadının dolduğunu söylüyor fakat Pkk bu fikre yanaşmıyor. Neden? Nedenini aşağıdaki paragrafları okuyunca kolayca anlıyoruz.

Dünkü haber siteleri ilginç bir başlık attı, Mesut Barzani'nin oğlu Mesrur Barzani Pkk'nın Kandil ve 'işgal' ettiği Şengal'den çıkması gerektiğini söyledi ve ekledi: “Burada Kürtler derken spesifik olarak YPG’den söz etmiyorum. Daha ılımlı olan birçok başka Kürt gücünden ve diğer siyasi partilerden söz ediyorum. Eğer Türkiye’nin belirli bir gruba ilişkin endişesi varsa tüm ılımlı güçlerin katılacağı bir koalisyonun kurulmasına yardımcı olmalı diye düşünüyorum.”

Yine dün akşam Irak Kürt bölgesi başbakanı Neçirvan Barzani bir açıklama yaptı. Barzani, Irak merkezi hükümetinin bütçedeki paylarını eksik gönderdiğini belirterek şöyle konuştu: "Boru hatlarıyla ihraç edilen petrol geliri aylık 850 milyon dolar ederken, Bağdat'ın bize ödediği para sadece 400 milyon dolardır. Maalesef Bağdat bizi başka arayışlar içerisine girmeye mecbur ediyor. Bu şekilde Bağdat ile devam edecek durumumuz kalmadı. Dayatılan şartlardan dolayı farklı çözüm arayışlarına girmek zorunda kalıyoruz."

Dünkü açıklamalar bunlarla sınırlı değil. Neçirvan ve Mesrur Barzani'den başka Irak Kürt Federe bölgesi doğal kaynaklar bakanlığı da bir açıklama yaptı dün. Haziranda toplamda 17 milyon 130 bin varil petrol sevkıyatı yapıldığı belirtilen açıklamada, Kürt bölgesinin kendi kuyularından 12 milyon 740 bin varil, Kerkük’teki kuyulardan ise 4 milyon 390 bin varil petrol ihraç ettiği kaydedildi. Açıklamada Kürt yönetiminin, SOMO’ya haziran ayında 4 milyon 493 bin varil petrolü Ceyhan Limanı’nda teslim ettiği, kalanı ise kendi denetiminde sattığı belirtilerek şu ifadeler kullanıldı: 

"Kürdistan hükümeti, Irak merkezi hükümetinin 2014 yılında bütçe kesintisi yapmasından kaynaklanan borçlarını ödeyebilmek için bu ay serbest bir şekilde petrol satmak zorunda kaldı. Hükümetimiz geçen yıl petrol şirketlerinden alınan borçların ödemesini yaptı. Petrol şirketlerinden alınan borçlar, Kürdistan başta olmak üzere Irak’ın ekonomik ve güvenliği konusunda hayati önem taşıyor. Herkesin bildiği gibi Kürdistan halkının maaşları kesintili bir şekilde ödeniyor ve ekonomik anlamda zor süreçlerden geçmeye devam ediyor.”

Kürt doğal kaynaklar bakanlığı Bağdat'ın payını kıstığını tüm Dünya'ya deklare etmiş oldu. Kısaca Kürt meselesi Türkiye, Irak, Suriye ve İran açısından petrolün paylaşımı eksenine yerleşmiştir. Bugün Işid'in varlığı ve vahşeti de bundan yirmi üç yıl evvel ülkemizde gerçekleşen karanlık olaylar da bu yüzdendir. Amaç önü alınmaz bir kaos yaratarak Türkiye'yi iç savaş şartlarına sürüklemek ve petrolü aşırmaktır. Eğri oturup doğru konuşacağız, Türkiye doğal hinterlandı olan beş yüz yıl egemenlik sürdüğü coğrafyada var olmaya çalıştıkça karanlık eller toplumu birbirine düşürecek adi eylemlere girişmektedirler her dönemde. 6-7 Ekim Kobani olayları da bu kapsamdadır. Elli küsür insanımız iki gün içinde öldürülerek Türkiye'ye yeniden ihtar edilmiştir. Roboski bombalaması ve Reyhanlı katliamı da birer ihtar ve cezaydı. Aynen Başbağlar katliamıyla ihtar edildiğimiz gibi dikkatimiz çekiliyordu. Bu olayların arkasındaki gerçekler elbet bir gün konuşulacak duruma gelecek.

Söz konusu bu büyük ve arap saçına çevrilmiş sorunlar yumağından çıkmak için hangi politikaya sarılmak gerekir diye soruyorsanız, muhakkak ki bir cevabınız da vardır. Bugünkü görev o cevapları derinine tartışarak Türk-Kürt-Arap-Sünni-Şii-Alevi hep birlikte ortak bir akıl yaratmaktır. Eğer ortak akıl oluşamazsa deşilecek döş kolay bulunur. Döşümüze bıçak sokulmasına yol verenler tarihin değil günümüzün vicdanında ve olası savaş şartları içinde mahkum olacaktır.

Tüm siyasilerin bilhassa muhalefet partilerinin bu gerçeği görüp görmediği konusunda şüphem yok diyemem. Hem de çok şüphem var. Akıllanırlar mı? Umarım ! 

Çünkü orman yanmaya başlarsa bütün ağaçlar tehlike altına girer. Kimse kaçacak delik bulamaz. Bu vesileyle yirmi üç sene önce Başbağlar köyünde kahpece katledilen yurttaşları anar, hepsine tek tek rahmet dilerim.

28 Haziran 2015 Pazar

ÜLKEMİZ ÖZELİNDE GERÇEK-SAHTE, DOĞRU-YALAN PARADİGMASININ SOSYAL, SİYASAL, FOLKLORİK VE EDEBİ AÇIDAN ANALİZİ - GİRİŞ



Türkiye halk sözlüğüne göre ibne : "Biz ibne kelimesini cinsel tercihe eleştiri yapmak için değil, kişinin kaypak, üç kağıtçı, onursuz, sahtekar olduğunu vurgulamak için kullanıyoruz. Bu itibarla ibne kelimesi bizim nazarımızda hakarettir."
(Fakat bugün LGBTİ yürüyüşünde yürüyenler bu kelimeyi cinsel tercihlerini vurgulamak için kullanmaktalar.)

Şu ülkeyi bir günde ibneleştirmeyi başaran bir güçle karşı karşıyayız. Bugün İstanbul'un AKP karşıtı eylem merkezi haline getirilen en önemli meydanında, Taksim'de gerçekleşen LGBTİ yürüyüşü bana bir kez daha toplumun geleceğinin büyük tehdit ve tehlike altında olduğunu düşündürdü. Buradaki tehlike kişilerin cinsel tercihlerindeki kararın etkilenmesi tehlikesi değildir. Tehlike toplum içinde somut ihtiyaç olarak gözükmeyen meselelerin "toplumu kamplaştırma" amacıyla ustaca kullanılmasıdır. Bu tip unsurların ustaca kullanılarak hem toplumda öfkeyi yükseltmeye payanda hem de Türkiye tarihinin en önemli olaylarının yaşandığı bu dönemde suni gündem haline getirilmesi organizatörlerin yetenek ve imkanlarını görmek bakımından çok önemlidir.

(Not: "Müslümanlar açısından kutsal sayılan Ramazan ayında Işid'ın Kobani'ye bombalı saldırısı ile İstanbul LGBTİ Onur yürüyüşünün toplumsal algı ve psikoloji üzerindeki etkisinin mukayeseli incelemesi" başlıklı bir sosyolojik inceleme yapılmasını çok isterdim.)

Cumhurbaşkanlığında verilen dörtbin beşyüz TL'lik iftarın Ankara Mimarlar odası başkanı tarafından açıklandığı üzere 4.5 milyon TL tuttuğu yönündeki yalanı düşünürsek; bu tip propagandaların toplum üstünde yapılan sosyal ameliyatta neşter olarak kullanılması Türkiye siyasi tarihine ilginç bir dipnot olarak şerh oldu.

Yine bir hafta kadar önce etkisi günlerce devam eden bir yalanı hatırlayalım; bu yalan da İslam'ın ya da İslamcıların nasıl gerici olduklarının akıllara sokulmaya çalışılması bakımından can alıcı bir örnektir. Ne yazdılar günlerce: "Tübitak Başkanı nükleer çalışmalarda hadronların çarpıştırılmasının Allah'a karşı gelmek olduğu yönünde bir açıklama yaptı ! ". Evet, bunu dediler ve bu ülkede milyonları bu yalana inandırdılar.

Bir kaç ay evvel piyasaya sürülen başka bir yalan daha haber vardı; 15 Nisan 2015 tarihli CNN Turk haber sitesi (ana kaynak TKP'ye ait Sol haber portalıdır.) ve bir çok haber sitesinde Suudi bir dini önder'in "aç kalınması halinde erkeğin eşini kesip yiyebileceği" yönünde fetva verdiği haberleştirildi. Haberin ana kaynağı İran'daki özel bir haber sitesiydi. "Işid'e yardım eden Türkiye Devletinin bu yardımdaki müttefiki Suudiler nasıl da fena yobaz ve karanlık" imajını yaratmak içindi bu haber. Bazı mahfillere göre "Bu karanlığın ve yobazlığın ülkemize ihracı tehlikesi söz konusuydu." kısaca.

Hatırlamaya devam edelim; Mursi iktidarı sırasında Hürriyet gazetesinin internet sitesi büyük bir yalanı haber olarak vermişti. Neydi o enteresan haber; Mursi hükümetinden bir üye meclise "ölen eşle cinsel ilişkiye girilebilmesine müsaade eden bir kanun teklifi" vermişti. Bu olayı çok mantıksız, saçma bulduğumdan araştırmıştım o zaman ve görmüştüm ki söz konusu haber büyük bir yalandı. Gerçek şuydu; Tunus'ta islami bir gazetede bir köşe yazarı Mursi hükümetinin  "ölen eşle cinsel ilişkiye girilebilmesine müsaade eden bir kanun teklifi"  vereceğini yazmıştı. Fakat böyle bir şey yoktu. Yalandı !

Tüm bu hatırlatmaları yapınca sözde ilerici, modern, solcu, demokrat kişilerce "Tayyipçilik" yaftası yapıştırılıyor göğsümüze. Oysa biz doğruculuk yapıyoruz.

Ayrıca elinde bu yaftayla dolaşan sözde ilerici, modern, solcu, demokrat kişilerin  insanları yaftalama hakları asla ve kat'a yoktur. Neden biliyor musunuz? Çünkü onlar solculuk, devrimcilik, ilericilik rolünün Kemalcilik ya da Selahattincilik yapıldığı takdirde gerçekleşebileceğine inanıyorlar ve bu görevlerini göğüslerini kabarta kabarta yapıyorlar. Peki Kemalcilik ya da Selahattincilik ilericilik midir, solculuk mudur, devrimcilik midir, halkçılık mıdır? Öyle olduğunu iddia eden hayal dünyasında mutlu bir rüyadadır sadece.

Dolayısıyla başka yollardan hapsedildiğinin farkında olan/olmayan özgür beyinli bişeycilerin kendileri dışında kalan başkalarını bişeyci olarak nitelemelerinin, aykırı düşünenleri kendi akıllarınca yaftalamalarının, suçlamalarının hiç bir değeri yoktur. Esas itibariyle bunu yapanlar hastalıklı bir ortamda yetişmiş tipler ve onların yetiştirdiği sözde devrimci-ilerici yeni nesillerdir. Geçmiş elli sene içinde bulundukları hastalıklı ortamın atmosferinde elbette yiğitçe direnmişlerdir kendilerince. Kahramanlıkları da vardır. Fakat bu geçmiş dönem yiğitliğinin başka güçlerin kontrolü altında gerçekleştiği asla akla getirilmez. Çünkü bu sorgulama büyük bir yıkımı getirecektir. Kimse bu "gerçek yıkımı" yaşamaya cesaret edemektedir. Halbuki ayağa kalkmak önce yalanları ve hastalıklı hali paramparça etmekle mümkündür. Ancak bunun için mangal gibi yürek, deli cesareti gereklidir ve maalesef cesur değiliz. İşte bu cesaretsizlik "kronik" hastalığın devamını sağlıyor. Gelişen yeni küresel/yerel konjonktür, hakim sınıfların iç çelişkileri, dış çelişkileri, iç-dış ortaklıkları/işbirlikleri okunamamaktadır.

Böylece içinden bir türlü çıkılmayan hastalıklı ortamın ibretlik bir semptomu olarak belli odaklardan servis edilen her yalana kanılmakta, inanılmaktadır.

Devrimcilik, ilericilik, halkçlılık beni, seni ,hepimizi bu yalanlarla aldatanlara saldırmaktır önce. O yalan kulelerini yıkmaktır.

Can Yücel "bizde göte göt derler." deyince bunu mutlu tebessümlerle karşılayanlar "bizde ibneye ibne derler." dediğimizde kızmayacaklar. Kızıyorlarsa, kabullenemiyorlarsa eğer, cansiperane savunduklarının aksine olarak "demokrat değillerdir, totaliter bir kapanda can çekişmektedirler."

Dememiz o ki işimiz çok zor. Önce rüyadan uyandıracaksın, sonra hastalığıyla yüzleştireceksin, ardından kendi kendisini tedavi etmesini sağlayacaksın.

"Bunları bırakalım, ne halleri varsa görsünler." demeyi kendimize yakıştırmıyoruz. Çünkü onları seviyoruz. İnsanları, insanlarımızı seviyoruz. Bu ülkede ve yeryüzünde her insanın insanca yaşamasını istiyoruz. Mazlumların üzerindeki zulüm ve esaretin yok edilmesini ana hedef olarak görüyoruz. Yer yüzünün her hangi bir yerinde ölen, acı içinde olan her masumun hali canımızı yakıyorken ülkemizdeki, etrafımızdaki insanlarımızın hangi birini boş verebiliriz?

Kukla oyununda kukla ve seyirci olmak istemeyenlere sesleniyorum. Tüm sözüm onlaradır. Zira bizim kukla ya da seyirci olmaya tahammülümüz olamaz.

Not: Hiç kimsenin cinsel tercihi ve o tercihi yaşaması üzerine olumlu olumsuz bir değerlendirme yapmak mümkün olamamalıdır. İnsanın cinsel tercihi onun dışındaki hiç kimseyi ilgilendirmez, meğer ki başkalarına zarar verecek durumda olsun.

26 Haziran 2015 Cuma

ORTADOĞU'YU BATAKLIKTA TUTMAK İSTEYENLER KARŞISINDAKİ DURUŞUMUZ

Son beş yıldır yerli yabancı basını çok dikkatle takip eden biri olarak Işid'ın son Kobani saldırısıyla ilgili bir kaç kelam etmek isterim.

Işid bir mossad-cia projesidir. Kurucusunun ABD G.Kurmay eski Bşk.'nı David Patreus olduğunu düşünüyorum.

TC ile Işid belasını yan yana koymak isteyen güçler başarı sağlıyor gözükseler de gerçekler o kadar da kolay gizlenemez, saklanamaz.

Evet, Türkiye bu projeye istihbari amaçlı ve yönlendirmek için dalmaya çalışmıştır, ihtimal dahilindedir. Ancak başaramadığı ortadır. Çünkü Işid'ın tüm faaliyetleri Türkiye'nin çıkarları aleyhine devam ediyor. Avrupa-Abd-İsrail-Rte yönetimi arasındaki problem bundan kaynaklanıyor.
(Ve elbette Mısır iktidarındaki değişiklik sebebiyle...)

Bunu şundan söylüyorum;
Barzani yönetimi 1980'lerden itibaren Abd tarafından desteklendi hep.

Ancak Basra'daki bitmeyen kanlı şii-sünni kavgası ve Suriye iç savaşı yüzünden Barzani petrol satamaz duruma gelince Irak Kürdistanı TC ile mecburi bir işbirliğine işbirliğine gitti.

Abd ve İngiltere buna tahammül etmedi tabii...
Durdurmaya çalıştı.
Fakat petrol satılmaya başlamıştı bile.
ABD bu petrol tankerlerinden bir kaçına Atlantik'te el koydu.

White House ve Pentagon açıklamaları kayıtlardan kolayca bulunabilir. Türkiye Irak Kürt petrolünü satmaya başladığı için ABD tarafından ihtar edilmiştir. İhtarın uluslararası hukuktaki anlamını bilmeyenler için söylüyorum; devam ederseniz "yaptırım uygularım" demektir.

Kriz büyüyünce Işid saldırısı başladı.
Nereye? Petrole...
Yani Musul'a...
Kerkük'e güçleri yetmedi ya da şimdilik yettirilmek istenmedi.
Bu arada Işid belasını eş zamanlı olarak Suriye Kürtlerine saldırttılar.
Kafa kestirdiler ve sosyal medya üzerinden dünya kamuoyuna servis ettiler o iğrenç videoları. 
İnsanlık dışı görüntülere kimin vicdanı sızlamazdı. 

İnsanlığın ortak mirası antik kentleri yıktırdılar. Amaç belliydi...Yeryüzünün her yerinde Işid adlı örgüte karşı öfkeyi büyütmek, yine eş zamanlı olarak bağımsızlıkçı müslüman hareketleri de içinden çıkamayacakları bir zan altına sokmak... Katil, gerici, yobaz, insanlık düşmanı, tecavüzcü, kelle kesicisi...

Böylece masum-sivil Kürtlere saldıran cani grup imajı üzerinden Suriye Kürtlerini meşrulaştırma ve onlara bir devlet kurma operasyonu hayata geçirilmeye başlandı. PYD yöneticisi kadınlar Elize Sarayında Fransa C.Bşk'nı Hollande tarafından kabul edildiler. Kandil'deki terörist PKK Kobani'de, Haseke'de, kısaca Rojava'da özgürlük savaşçısı yapılıyordu. 

Ve bu plan işletilmeye devam ediyor... Işid'ın merkezi Rakka'ya doğru harekete geçen YPG güçlerinin durumundan bunu anlıyoruz. Zira ilerledikleri yönde Kürt nüfusu yoktur. Tel Abyad'ta da Kürt nüfusu yok denecek kadar azdı. Olay nettir, Rojava kantonları bir adım ileri, iki adım geri Işid canavarlığına karşı yaratılan mücadele duygusu ve Uluslararası destek ile birleştirilmeye çalışılıyor.

Elbette Kürtlerin kendi devleti olsun. Diğer halkların böyle bir hakkı var ve bu hak hayata geçmişse, Kürtler de bu hakka sahiplerdir. 

Fakat kurulacak bu devlet İsrail ve Abd güdümünde olursa bu bölgede yani Ortadoğu'da çok büyük felaketler yaşanacaktır. Bu felaketlerin merkezinin Türkiye olma ihtimali git gide büyümektedir. 6-7 Ekim olaylarında iki gün içinde elli kişi öldü, ki eğri oturup doğru konuşursak Türk milliyetçileri sahnede değillerdi o günlerde. Devlet Bahçeli çok açık tavır olarak olayları alevlendirecek söylem ve davranışlardan geri durdu.

Kısaca şimdiki çatışmaları, kavgaları misliyle görürüz ve üzülerek söylüyorum ki Türkiye'de de çok kan akar.

Çünkü Türkiye İran, Irak, Suriye gibi bir ülke değil. Kürtlerin yaşadığı söz konusu diğer üç ülkede de Kürtler o ülkelerin diğer halklarıyla demografik açıdan iç içe geçmemiştir. Ancak Türkiye'de Kürtler ve Türkler iç içedir. Türkiye'nin her yerinde Kürt vardır, Irak, Suriye, İran böyle değildir. 

Büyük kırım olur. Yazık olur. Binlerce yanlışını tek tek sayabileceğimiz Cumhuriyet idaresinin ülkemizde iyi kötü yarattığı müsbet bir sosyolojik yapı var. Bu yapının bozulmasına ve kardeşliğe halel gelmesine izin vermemeliyiz. Huzur içinde yaşamak hepimizin hakkıdır. Hakkaari'de, Urfa'da, Van'daki Kürdün nasıl hakkıysa İstanbul'daki, İzmir'deki, Mersin'deki, Aydın'daki Kürdün de hakkıdır. 

Ben iyi bir izleyici olarak gördüklerimi yazıyorum. 
Şimdilik yazdıklarımla oluşabilecek telafisi imkansız alt üstlükleri göstermeye çabalıyorum...


Coğrafyamızda sistematik, planlı bir küresel operasyonun 
adımları atılıyor. Burada...Topraklarımızda... Olaylara makr
ölçekten bakınca bu bazılarına  'Hdp'ye düşmanlık' gibi 
geliyor. Asla...Kimseye karşı kör ve dogmatik bir düşmanlık 
içinde değiliz. Bu mesele kişisel düşmanlık ya da destek 
meselesinin çok ötesinde ve üzerindedir.

1.Dünya savaşıyla başlayan bir proje var.Projenin şekli ve 
metotları değişti ancak proje işlemeye devam ediyor. Bu 
dediklerime 'komplo yapıyorsun' diyene 'İsrail'e bakın' derim. 
İsrail'in Ortadoğu'daki bir toprak parçası üzerinde devlet 
haline getirilmesinden büyük komplo mu olur?

Milyonlarca insan evinden yerinden yurdundan sürüldü. 
Hepsi masumdu. Herhangi bir devletle büyük güç hesapları 
yoktu ve ortakçılık içinde değillerdi.

Bugün yaşadığımız sorunların hepsi yüz yıl evvel bize 
giydirilen deli gömleğinde gizlidir. Benim ne bir şahsa ne bir 
fikre kişisel düşmanlığım söz konusu olabilir. Ama küresel 
hegemonik ilişkilere, onların planlarına, eylemlerine, 
tetikçiliğini yapanlara karşı durmak ve Kürt, Türk, Arap, 
Yezidi, Ermeni ne dersen de, tüm halkları bu cendereden 
kurtarma amacını düstur edinmek bir ANADOLU'LU olarak 
en tabii hakkımdır.


Hiç bir gruba dahil ya da angaje değilim. Tek başıma neyi başarabilirim bilmiyorum. 



Sadece Türk, Kürt ve Arap aile soyumun yedi renkli mirasını korumam için elimden geleni yapacağımı, yapmam gerektiğini biliyorum. Benim gibi düşünenlerin fazla olduğuna dair tespitim en büyük umuttur. 

23 Haziran 2015 Salı

REZA ZARRAB İLE KISA BİR TÜRKİYE CUMHURİYETİ SEYAHATİ



Numan Kurtulmuş ve Nihat Zeybekçi Türkiye İhracatçılar meclisinin verdiği ödüllerden birini Reza Zarrab'a takdim edince kıyamet koptu. Kopacak tabii... Kopmalı...

Numan Kurtulmuş "ödülün o kişiye verileceğini bilseydim gitmezdim." diyerek kırık potu iyice parçalamış oldu. 

Ya da...

Ya da bu işin içinde bir iş var demeliyiz ki ben bu görüşte olanlardanım. Kurtulmuş'un bu konuda bilgisi olmamasına imkan yok. Planlı bir hareket olduğu belli. Şimdilik bu planın ne olabileceği, neyin amaçlandığı meselesine girmeyip, hadiselerin gerçek kısmını yani göz önünde olanlarını konuşmakla yetinelim.

Reza Zarrab adlı İran azerisi kimdir?

Komisyoncudur ! 

Yani...Trans-atlantik siyonist hegemonyanın İran'a uyguladığı ambargoyu delerek İran'ın petrolünü gizlice satan TC'nin bu satıştan elde ettiği gelir ile TC'nin kendi adına İran'dan satın aldığı doğalgaz bedellerinin altın olarak ödenmesini sağlayan kişidir. Kısaca...TC'ye külçe altın temin edenlerden biridir ve İran ayağıyla bağ bu zat üzerinden kurulmuştur.

Peki bu Zarrab Dünya çapındaki malum işleri tek başına mı yapmıştır? Herhalde tek olduğunu düşünen saf kimseler yoktur aramızda. 

Örneğin ABD yamyamlığına çok sert başkaldıran Venezuella devlet başkanı Chavez ile stratejik işbirliği yapan Ahmedinejat hükümeti düşünce (düşürülünce) yerine iktidara oturtulan ve Viyana'da Dünya Atom Enerjisi kuruluşundaki buluşmalarda nükleer enerji ve silah üretimi konusunda ABD ile anlaşan (anlaştırılan) ılımlı yüz Ruhani hükümeti Reza Zarrab'ın İran'daki patronu Babek Zencani'yi tutuklamıştır. Bu şahıs halen ceza evindedir. 

İran Babek Zencani adlı kişiyi neden tutuklamıştır? 

Çünkü ABD Viyana görüşmelerinde istediklerini İran'a kabul ettirince İran üzerinde uygulanan ambargoyu kaldırmıştır. Yani artık Zencani'ye ihtiyaç kalmamıştır. Ahmedinejat Urumiye gölünün kenarındaki evinden nasıl izinle çıkabiliyorsa, Zencani de cezaevinde yüzde yüz kontrol altında olmalıdır. 

Anlaşılması için tarihleri de verelim... Ruhani 2013 yılının Haziran ayında seçimleri kazandı. Nasıl? 2009 yılından 2013 yılındaki seçimlere dek başlatılan özgürlük (!) eylemleriyle... Bu eylemlerde İran kolluk gücü onlarca kişiyi öldürdü. Binlerce göz altı yapıldı. Eylemciler yaşanan olayları başka ülke IP'leri ile girdikleri twitter ve facebook üzerinden  Dünya kamuoyuna ulaştırmayı başardılar. İran devletinin aldığı önlemler yeterli olamadı. 

Peki Ruhani gelir gelmez ne yaptı? Ekim 2013'de Twitter ve Facebook yasağını kademeli olarak kaldırdı. 

Detaylandıralım ki anlaşılsın...

Jack Dorsey, kurucusu olduğu Twitter'dan 2013 yılının Ekim ayında İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani'ye bir mesaj gönderdi. Dorsey, Ruhani'ye Twitter üzerinden şu soruyu yöneltti: "İyi akşamlar, Başkan, İran halkı tweetlerinizi okuyabiliyor mu?"

İran Cumhurbaşkanı Ruhani, ülkesinin en çok eleştirildiği konulardan birinde diplomasi geleneğini bir tarafa bırakarak Jack Dorsey'e Twitter üzerinden cevap verdi. Ülkesinde çok yakında sosyal medyaya özgürlük tanıyacaklarını belirten Ruhani, Dorsey'ye "İyi akşamlar, Jack. Christiane Amanpour'a belirttiğim gibi, vatandaşlarımın en temel hakkı olan küresel bilgiye rahatlıkla ulaşmalarını sağlamak için çaba sarfediyoruz." tweetini attı.

İran Cumhurbaşkanı Ruhani'yi cevapladıran Jack Dorsey, "Teşekkür ederim. Gerçeğe dönüştürmek için nasıl faydamız dokunacağı konusunda lütfen bizi haberdar edin."

Ve böylece İran özgürleşmiş (!) oldu. 

Devamla...

Babek Zencani ne zaman tutuklandı? 2013 yılının Aralık ayında...

İran Abd ile Viyana'da ne zaman anlaştı? Aynı günlerde...

Beyaz Saray Sözcüsü Jay Carney 16.01.2014 günü anlaşmanın sağlandığını Dünya kamuoyuna duyurdu. Yani Zencani tutuklandıktan bir ay sonra...

Tonla fakir fukaranın olduğu ülkemizde şarkıcı eşine 600.000 TL değerinde otomobil, 800.000 değerinde yarış atı hediye eden Zarrab adlı kişi umurumuzda falan olamaz. Dış kapının mandalıdır, adı üstünde komisyoncudur.

Fakat karşımızdaki kişinin çirkin fotoğrafı olayların altında yatan ana sebepleri görmezden gelmemizi de sağlamamalıdır. 

Hattı zatında TC'nin tüm tarihi boyunca resmen bulamadığı için gayri resmi olarak yarattığı kaynaklar hakkında biraz araştırma yaparsak her dönemde nice Zarrab'larla münasebet içine girildiği görülür.

12 Eylül sonrası devlet memurlarına para ödeyemeyecek durumdaki maliyeyi ayaklandırmak ve -her zaman olduğu gibi- müteşebbis yaratmak için Turgut Özal'ın dönemin en ünlü altın kaçakçısı Lübnan'lı Muhammed Şekerci'yle anlaşması ve Avrupa'ya Türkiye üzerinden kaçak altın gönderilmesi sayesinde devlete gizlice gelir sağlandığını duymadınız mı hiç? 

09/07/2001 tarihli Radikal gazetesi yıllar evvel gerçekleşen bu olayı anlattığı haberinde şu cümleleri kurmuştu:

"İnanması güç olsa da Türkiye Cumhuriyeti'nin bir başbakanı o zaman yeraltının, şimdilerdeyse iş dünyasının ünlülerinden Uğur Süzer, Hadi Üruğ, Yakup Kefeli, Suphi Aşıcıoğlu, Emin Görpe, Yaşar Aktürk'le bir otel odasında bir araya geliyordu. Döviz sıkıntısına çözüm aranan toplantıya Güneş Taner, Ahmet Özal, Mehmet Perçin gibi parlamenterlerle, Özal'ın prensi Bülent Şemiler katılıyordu."

O otel odası Zürih Hilton'un süitlerinden biridir. Haberi yapan gazeteci arkadaşlar eksik isim vermişler. O otel odasında başkaları da vardı. Belki de farklı bir günde gerçekleşen buluşmadaki başka isimler...Erol Aksoy, Emin Karamehmet, Hüsnü Özyeğin ve Nasrullah Ayan gibi...

Aslında söz konusu kaçakçılık işi Turgut Özal'dan önce başlamıştı. (Devlette devamlılık esastır.) Özal başlamış olan işi büyütmüş ve sürekli kılacak hale getirmek istemiştir ve başarmıştır da.

19.10.2000 tarihli yeni Şafak gazetesinin haberi şöyle: 

"Banker Kastelli" lakaplı Cevher Özden, altın kaçakçılığını 1980'de Maliye Bakanı olan İsmet Sezgin ve Başbakan Süleyman Demirel'in onayıyla başlattıklarını açıkladı.

Özden'in anlatımlarına göre Nasrullah Ayan, Halit Soydan, Vural Akışık, Erol Aksoy, Hüsnü Özyeğin, Yaşar Aktürk, Muhammed Şekerci ve Osman Berkmen'in adının geçtiği altın kaçakçılığının temelleri 1980 Şubatı'nda atıldı. Özden o dönemi şöyle özetledi: "Şubat 1980'de -soyadını anımsayamadığım 'Nazif' adlı bir arkadaş bana geldi ve yurtdışına gayriresmi yollardan altın gönderilmesi ve bunun karşılığında ülkeye bankalar üzerinden döviz transfer edilmesi için kendilerine yardım etmemi istedi. 'Abi sen de bundan nasiplenirsin' dedi. Ben de; 'Hayır, tek kuruş yemem. Daha sonra hesap sorarlar benden' dedim. Konuyu dönemin Maliye Bakanı İsmet Sezgin'e açtım. Sezgin 'Tamam, hemen başlayın' dedi. Ben de 'Şifahi emirle iş yapmam, size bir mektup yazayım, siz de bunu onaylayıp kayıtlarınıza geçirin' dedim. Sezgin konuyu Demirel'e açmış. Demirel beni aradı ve 'Tamam izin veriyoruz. Bu işi yapabilirsiniz' dedi. Bu ne demektir? 'Bırakınız altın kaçırsınlar, bırakınız döviz getirsinler' demek değil midir? Bu mektup Hazine kayıtlarına girdi. Şimdi bulmak isteyenler bulabilirler. Neyse ilk partiyi İsviçre'ye gönderdik. Daha sonraki bütün transferler de İsviçre'den yapıldı. Bunun karşılığı olan para Yapı Kredi ve Akbank'ın Bahçekapı Şubesi'ne yatırıldı. İlk aşamada toplam 100-150 milyon dolarlık altın çıkarıldı. Daha sonra gerisi geldi."

Cumhuriyetin ilk yıllarına gidersek karşımıza İstanbul'un güzelim bölgesi Haliç civarındaki eroin fabrikaları çıkar. O dönem eroin ceza kanunlarında uyuşturucu maddeden sayılmıyordu. Ancak ilaç tekelleri açısından üretimi uluslararası düzeyde kontrol altında olmak zorundaydı. Avrupa jet sosyetesinin en gözde içeceğiydi eroin. Paris'in zengin ev toplantılarında eroin partileri düzenlenirdi. 

Ve evet, devletimiz resmen eroin üreticisiydi. Fakat üretim çok fazla olduğundan ve Avrupa devletleri ülkelerine giren miktarları kontrol edememeye başladığından Türkiye'ye resmi ihtaratta bile bulunmuşlardır. İşin sonunda TC eroin fabrikaları kapadığını açıkladı. Sizce kapatıldı mı gerçekten? 

23.06.2015 tarihli Hürriyet Cumartesi ekinde Savaş Özbey bakın neler yazmış:

"1926 yılında İstanbul’da üç ayrı eroin fabrikası vardı ve bunların ciroları 10 milyon Türk Lirası’na varmıştı. 1929 Buhranı’nı bu parayla atlattığımızı söyleyenler var. Eroinin iç pazara satışı yasaktı. Buna karşın, başta fabrika işçileri olmak üzere toplumun farklı kesimlerine yayılmıştı. Mesela Sağlık Bakanı Rıza Nur’un eşi ile oyuncu Afife Jale, morfin bağımlısıydı. Balık Pazarı’nda yapılan afyonlu şaraplarının kafası efsane halinde dilden dile yayılıyordu."

Yıllarca Behçet Cantürk, Hüseyin Baybaşin, Derya Ayanoğlu ve daha bir çok ismin uyuşturucu ticaretini devletten bağımsız yaptığını mı düşünüyorsunuz yoksa?

Peki 2.Dünya savaşının dışında kalan TC'nin savaş esnasında çatışmaların göbeğinde kalan bir çok ülkeye silah sevkinde yardımcı olarak bu sevklerden komisyon aldığını da bilmiyor musunuz?  Bu işin başında Satvet Lütfi Tozan vardı. Kendisi Alman silah fabrikatörlerinden birinin kızıyla evlenmiş olup II. Dünya Savaşı sırasında İngiltere yararına gösterdiği fedakârlık ve başarılardan dolayı İngiltere Kralı VI. George tarafından Honorary Officer of British Empire nişanı ile taltif edilmiştir. 

Şimdi konudan konuya geçiyoruz gibi gözükecek ama bağlantılıdır. 

İngiltere Kraliyeti'nin çok önemli zatlara verdiği iki nişan vardır. Biri Satvet Lütfi Tozan'a verilen Honorary Officer of British Empire nişanı olup, diğeri İngiltere'nin yüksek onur ünvanı olan Commander of the Most Excellent Order of the British Empire (CBE) yani Britanya İmparatorluğu Onursal Mükemmeliyet Önderliği nişanıdır. Ülkemizde iki kişiye verilmiştir. Nişanların biri Rahmi Koç'ta, diğeri Abdullah Gül'dedir. 

Konuyla ne ilgisi var demeyin. İlgisi var. 

11 Haziran 2015 Perşembe

TÜRKİYE SİYASETİNDE KOMPLONUN YERİ

Adnan Menderes'in asılmasının sebepleri bile konuşulamaz bu ülkede. Herkes sallar durur. Ezberletilmiş cümleleri tekrarlar tüm bilmişler.
İki sene önce öğrendiğim gerçeği söyleyeyim;
Menderes'in idam edilmesinin sebebi Kerkük bölgesini ilhak etmek istemesidir. Bu operasyon istihbarat zaafiyeti sonucu İngiliz uşağı Bağdat hükümetince kanlı bir biçimde engellendi. Merak eden 1958'de kurşuna dizilen Türkmen subayları araştırır.

Örneğin Türk milliyetçileri bile bilmez bunu. Çünkü onlara verilen bilinç te sistemlidir ve kontrol altındadır. Her yerin kontrol altında olduğu ve olması gerektiği gibi.
Şimdi Turgut Özal da bu yüzden öldürüldü diyeceğim, komplocu diyecekler. Çünkü "bu komplo demek" en kolayıdır, verilenle yetinmeye alıştırılmış güdülen bilinçli (!!!) kitleleri uyutmanın bulunmuş en güzel yoludur.
Ey Mhp'li, komünist, sosyalist, demokrat, kemalist, İslamcı, Türkçü, Kürtçü, Hdp'li arkadaşlarım !
Abdullah Öcalan'in Kürt hareketinden tecrit edilmesinin sebebi de Irak petrolleri üzerindeki hakimiyet mücadelesidir. Çünkü Apo Özal'ın planını kabul etmişti. Bu da komplo size göre değil mi? Yıllarca Pkk'ya destek veren Avrupa'nın Apo'yu sınır dışı etmesinin sebebini bile düşünmediniz. Neden İtalya'dan Paris Kürt Enstitüsünün olduğu Fransa'ya ya da Pkk'lıları her daim bağrına basan Almanya'ya gitmedi de Yunanistan'a gitti, hiç düşünmediniz. Ne öğrenmeniz ne ezberlemeniz gerekiyorsa onu kabul ettiniz.
Nedir size göre komplo olmayan vakıalar?

Wall Street Journal, Financial Times, The Economist haberleri mi? Sözde Cumhuriyetçi Cumhuriyet gazetesinin çok normal (!!!) bir şekilde ikinci cumhuriyetçi Soros liberalleriyle, Ahmet İnsel'ler, Aydın Engin'ler, Can Dündar'larla buluşup ülkeye yüksek hizmet görevini üstlenmesi mi? Tır fotoğraflarının servis edilmesi mi komplo değil? Bu devleti yönetenlerin en gizli konusmalarının yapıldığı kriptolu telefonlar dinlenip servis edilmiş, bu mu komplo değil ?
Komplonun babasıyla hareket ettiriliyorsunuz ve uçmuş durumdasınız. Yazık!

28 Şubat'ın fikir babası Abd'li operasyon şefi Alan Makovsky ne diyor dün?
"Hdp Akp ile koalisyon yaparsa Suriye meselesinde Akp'yi Abd politikalarına angaje edebilir."
Akp'yi Abd'nin Suriye politikalarına uydurmak!

Aklı başında insan sormaz mı, Esad'ı indirmek üzere yola çıkan Abd bu amacından hem de bir haftada neden vazgeçti? Ya da olayları biraz takip eden İran'a uygulanan ambargoyu gizlice delen Türkiye'nin nereye hapsedilmek istendiğini merak etmez mi? İran'ın Ahmedinecad döneminde asla taviz vermediği nükleer silah konusunda üç ay içinde neden pozisyon değiştirip uranyum zenginleştirmeyi düşürme kararı aldığının sebebi neydi, hiç düşündünüz mü? 
Yok canım, bunlar da komplo !