ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ABD etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ocak 2016 Cuma

YALANLARIN VE SAHTEKARLIĞIN TRAGEDYASI


MALUM BİLDİRİYLE PKK'YI AKLAYAN BİLDİRİCİ AKADEMİSYENLERE VE GEÇMİŞİN 'FAŞİST DEVLET' SLOGANINDAN KURTULAMAYAN, HAYATTAKİ DURUŞUNU SKOLASTİK BİR ZİHİNLE -BİLİNÇALTI VEYA BİLİNÇÜSTÜNDE- 'DEVLETİ YIKMAK' ÜZERİNE İNŞA EDENLERE SESLENİYORUM !

Devleti tanrılaştırmam, bir 'devlet fetişizmi' içinde olmam mümkün değildir. Devletin tüm erkleri ve koyduğu düzen bilakis hepimizce eleştirilmeli ve elbette sorgulanmalıdır. Ne için? Daha adil bir düzen için, refahın artması için, fırsat eşitliği için, gelir dağılımı adaletsizliginin son bulması için, yurttaşın haksız vergilerle ve banka-faiz tahakkumuyle ezilmemesi için, temel insan haklarının ve sosyal devlet prensibinin layıkıyla yaşanması için. Yurttaşlarına hizmetle mükellef devlet üstteki egemenlik mücadeleleri esnasında halka zarar verecek tasarruflarda da bulunabilir ve bizim görevimiz bu hallerde sorumlu bir duruşla haklı itirazları dillendirmeyi de kapsar.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruluşundan bu yana kendi yurttaşına sayısız haksız uygulamaları olmuş bir devlettir. En çok da olağanüstü dönemlerde yani askeri darbe dönemlerinin öncesi ve sonrasında halkla devletin arasını açan insanlık ve hukuk dışı bir çok devlet uygulaması maalesef zihinlerimizden hala çıkmıyor. Ciddi kalıcı etkiler söz konusudur. Toplumsal travma bireysel travmadan daha zor düzelir. Bunu tüm ülke, yaşadıklarımızla biliyoruz. Bugün yaşadığımız savaş ortamının gerisinde muhakkak ki geçmiş uygulamaların kalın tortusu duruyor. Sokakta Kürtçe konuştuğu için jandarma çavuşundan dayak yiyen, geleneksel köylü kıyafeti olan poşiyle ve tütün tabakasıyla şehre geldiği için başındaki poşisine, elindeki tütününe, kıt kanaat geçindiği mezrasında davarına, sütüne, peynirine, arpasına, buğdayına zorla el konulan bir halktır Kürt halkı. On yıllarca devlet destekli şeyhler ve ağaların baskısı altında kimliksiz ve kişiliksiz bir hale getirilmeye çalışılmıştır. Evet geçmiş böyledir. Bu geçmişin neticesi de Pkk'dır hiç kuşkusuz.

Pkk çıkışı itibariyle suni bir örgüt değildir kısaca. 1984 Eruh baskınıyla kendini duyuran bu yapının halk içindeki meşruiyeti geçmişin bahsettiğim travmalarına dayanmaktaydı. Travmalar tarihi Cumhuriyetin kuruluş aşamasındaki isyanlarla başlar, 12 Eylül'ün faşizan uygulamalarına ve 1990'ların köy boşaltma ve faili meçhul cinayetlerle dolu karanlık günlerine dek sürer. 1980 darbe döneminin Diyarbakır cezaevinden çıkan soluğu Bekaa'daki Pkk kampında almıştır. Esat Oktay Yıldıran adlı cezaevi komutanın insanlık dışı rezilce işkenceleridir biraz da Pkk'yı Pkk yapan. Abdullah Öcalan geçmişin travmalarını militan kazanmak için yeterli görmesine rağmen 12 Eylül uygulamaları Pkk'nın kuruluşunu ve eyleme geçmesini çok daha kolaylaştırmıştır. Burada Lozan'dan, ilk Kürt isyanlarının sebeplerinden, 12 Eylül darbesinden, Pkk'nın istihbari bağlantılarından, Batı Avrupa ve Abd'nin ülkemiz ve Ortadoğu'daki Kürt sorununu nasıl kullandığından bahsetmeyeceğim. Ortadoğu'daki kaostan ve bu kaosu yaratan enerji kaynaklarının paylaşımı ile sevkiyatı meselesinden de bahsetmeyecegim. Bu maddeler muhakkak ki ülkemizdeki savaş ortamının tam olarak sebeplerindendir. 'Ulus devlet teorisi', 'Wilson prensipleri, Lenin'in teorileştirdiği 'Halkların kendi kaderini tayin hakkı' ilkesi, 'yeni emperyalizm tespiti', Sayspikot anlaşması, Musul-Kerkük problemi, Barzani gerçeği, soğuk savaş dönemi Arap devletleri, İşıd olayı, Suriye iç savaşı, Israil'in hedefleri, Iran-Suud çelişkisi, bölgenin tarihte/günümüzdeki jeopolitiği ve Dünya devlerinin enerji politikalarına da değinerek tahlil ve fikir cimnastiği gerektiren bu maddeleri başka bir yazıya erteleyelim ve sadete gelelim.

Akp iktidarı Oslo görüşmeleriyle deşifre olduğu üzere Pkk ile Mit üzerinden iletişime geçmiş ve 'çözüm süreci' adı altında çatışmasızlık dönemine girilmesini sağlamıştır. Bu dönemin aktörleri Mit Müsteşarı Hakan Fidan, Abdullah Öcalan ve Kandil'deki Pkk/Kck yönetimidir. Oslo görüşmelerinin başlangıç tarihi Eylül 2008'dir. Demek ki TRT 6 (Kurdi) kanalının yayın hayatına geçmesinden üç ay evvel başladı Oslo buluşmaları. Bu buluşmaların ana gündemini silahın ilanihaye rafa kalkması oluşturmuştur. Pkk temsilcileri görüşmelerde çatışma sürecinin devam etmemesi için bazı taleplerde bulunmuş ve Abdullah Öcalan'ın yol göstericiliğinin esas olduğunu deklare etmiştir. Pkk'nın en önemli talebi 19.10.2009'da, yani Oslo görüşmelerinin başlangıcından bir yıl sonra gerçekleşmiş ve bir grup Pkk'lı Habur sınır kapısından giriş yapmıştır. Sonrasını herkes az çok biliyor. (O zaman ki BDP bu olayı bir gövde gösterisine dönüştürerek siyasi iktidarı Türk seçmen karşısında zor duruma düşürmüştü.) Tam da bu noktada kritik bir hatırlatma yapmak isterim. Türkiye'de kırk yıldır Pkk terörü sebebiyle oğlunu, eşini, babasını kaybetmiş onbinlerce insan vardır. Hısımlarıyla yüzbinleri bulan insanlarımızın birebir canı yanmıştır. Buna rağmen halkımız 'Habur olayına da' 'akil insanlar heyetine de' ufak tefek olaylar dışında sert tepki göstermemiştir. Toplum yüzlerce yıllık kardeşlik mirasının gücünü ve çelebiligini her zaman olduğu gibi yine ortaya koymuştur.

Peki Pkk militanları Habur'dan ülkeye girerken Akp'nin o zamanki ortağı F.Gülen çetesi ne yapıyordu? Birinci can alıcı nokta burasıdır. Kck soruşturmasının Diyarbakır Başsavcılığı'nca başlatıldığı tarih 2009 yılının Mayıs ayı olduğuna göre Savcılık (daha dogru ifadeyle F.Gülen cetesinin hakimiyetindeki Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı) Oslo'daki görüşmelerden sekiz ay sonra süreci bozma girişimlerine başlamış gözüküyor. Evet Kck davası bir sabotajdır, aynen Ergenekon ve İzmir'de görülen Casusluk davası gibi. Kck davasıyla binlerce sivil Kürt tutuklanarak Pkk tahrik edilmeye çalışılmış, çatışmasızlık ortamı bozulmak çalışılmıştır. Pkk içindeki savaş yanlısı kanat Kck tutuklamaları başlayınca bunu sebep olarak tespit etmiş ve eylemlere başlamak istemiştir. Hatta bu davada sanık avukatı sıfatıyla görev yapmış biri olarak tespitim odur ki Kürt siyasetindeki ağırlıklı ekip tutukluların tahliyesinin gerçekleşmesini istememiş ve davayı içte ve dışta devlet aleyhine kullanmayı amaçlamıştır. Ancak Abdullah Öcalan'ın Mit'in yönlendirmesiyle yaptığı kritik müdahaleler ve açıklamaları Pkk'yı da dönemin Bdp'sini de kilitlemiştir. Zira Öcalan'ın da daha sonraki İmralı görüşmelerinde F.Gülen çetesinin darbe girişimini engellediğini toplantıda bulunan Bdp vekillerine ifade ettiğini biliyoruz.

Pkk içindeki savaş yanlısı hakim grup Öcalan'ın örgüt üzerindeki etkisinin zayıf olduğunu göstermek ve bu yolla Öcalan’ı etkisizleştirmek için çeşitli eylemler yapmış olup bu eylemlerin 'örgütün vahametini gösteren en mühim örneği' 21.09.2011'de Siirt'te gerçekleşti. Örgüt üyeleri polis otosu sandıkları bir otomobili roketle havaya uçurup okul mezuniyetinden dönen araç içindeki dört genç kadının ölümüne iki kadının ağır yaralanmasına sebep oldu. 23.09.2011 günü Kandil'den yapılan açıklamada olayın 'acı bir kaza' olduğu ifade edilerek eylemde ölenlerin ailelerinden özür dilendi. Bu eylem dışındaki sivil-resmi kişilere yönelik ölümlü saldırılar, iş makinesi yakma, yol kesme, kimlik kontrolü yapma, kalekol ve baraj inşaatlarını bombalama gibi onlarca eylemi saymıyorum.

Söz konusu eylemler Abdullah Öcalan'ın 2014 ve 2015 Nevruz'unda 'silahlı dönemin kapandığı ve sivil siyaset dışında başka bir yol olmadığına' yönelik mesajları ve öncesinde Kandil'e gönderdiği mektuplar sebebiyle Pkk içinde büyük tartışmalara sebep olmuştur. Öcalan'ın duruşu Pkk içindeki ayrılıkçı olmayan güçsüz grubun elini kuvvetlendirdiğinden Pkk'nın Kürt milliyetçisi olan ayrılıkçı kanadı roketli, mayınlı, hendekli eylemlere bir zamana kadar geçememiştir. İşte 'o zaman' imza attıkları bildiriyle Pkk'nın ilkel Kürt milliyetçisi olan ayrılıkçı kanadını temize çıkarmaya çalışan akademisyenlerin, Hdp'nin ve Hdp destekçisi olan 'aydın sıfatıyla boy gösteren karanlık kişiliklerin' koro halinde ifade ettikleri üzere Dolmabahçe'de masanın devrildiği an değildir. 'O zaman' Haziran seçimleri sonrasındaki zaman da değildir.

Pkk kurucusu Öcalan'ın 2014 ve 2015 Nevruz'unda örgüte yaptığı silahların gömülmesine yönelik çağrı aslında karşılığını hiç bir zaman bulmamıştır. Pkk'nın hakim olan ayrılıkçı yönetimi tarafından karşılığı varmış gibi davranılmıştır. Bu hem kendi militanlarına hem de Hdp'ye destek veren Akp ve Erdoğan karşıtlarına yönelik tamamen taktik bir davranıştır. Strateji ise Şengal dağına yapılan İşıd saldırısından başlamak kaydıyla ABD hava kuvvetlerinin de desteğiyle tüm Kuzey Suriye'de hayata geçirilecek 'sözde enternasyonal YPG direnişi' neticesi oluşturulacak alanla ülkemizin Suriye-Irak sınırında ele geçirilecek alanların birleştirilmesini amaçlamaktadır.

İşte ikinci can alıcı nokta da burada kendini ayan beyan gösteriyor. Biraz evvel de değindiğim üzere Hdp, Chp, bunlara bağlı yazar çizer taifesi, Türkiye'yi ihtar eden bildirici akademisyenler ve tümünün destekçileri ne demektedir: "çözüm süreci Dolmabahçe'deki mutabakatın televizyonlardan deklare edilmesini müteakip Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bu mutabakatı tanımadığına yönelik ifadelerle son bulmuş ve TC'nin silahlı güçlerinin durağan olan Pkk'ya saldırısıyla savaşı devlet başlatmıştır."

Kronolojik olarak devam edersek daha kolay olur; Yalçın Akdoğan ve Sırrı Süreya Önder'in mutabakatı okuduğu tarih 28.02.2015'tir. Cumhurbaşkanı'nın bu mutabakatı tanımadığını ifade ettiği tarihse 20.03.2015'tir. 

Peki çatışmalar ne zaman başladı? 11.07.2015 günü Pkk şefi Murat Karayılan şu açıklamayı yaptı: "Çözüm süreci esas olarak sizin de çok iyi bildiğiniz gibi kamuoyu önünde açıkça yürütülen bir süreç Erdoğan'ın müdahalesiyle ortadan kaldırıldı. İlk önce Kürt sorunu diye bir sorun yoktur dedi, daha sonra izleme heyetine katılmıyorum doğru değildir, İmralı'nın itibarını artırır dedi. Daha sonra Dolmabahçe Sarayı'ndaki açıklama da doğru değildir dedi. Daha sonra da masa filan ortada yok dedi, yani her şeyi yok saydı. Oysa 22 yıllık bir emek var yani bu 93'te başlayan bir süreçti. Bu sürecin geldiği bir düzey var. Dolmabahçe Sarayı'nda yapılan 10 maddelik açıklama düzeyi var. Her iki tarafın mutabık olduğu belge ilk kez kamuoyu önünde açıklandı. Şimdi tüm bunların yerle bir edilmesi ne anlama gelir? Çözümün bitirilmesi anlamına gelir, çözüm dolayısıyla bitmiştir, çözüm yoktur." İşte bu açıklamayla birlikte Pkk'nın mayın patlatma ve hendek eylemleri devreye sokuldu. Adına da 'devrimci halk ayaklanması' adı verildi. Temmuz ayından bugüne dek toplam altı aydır süren çatışmalar gösteriyor ki Pkk çözüm sürecinin şartı olan sınır dışına çekilme safhasına hiç geçmemiş, tam tersine savaşa hazırlanmış. Bu halde Cumhurbaşkanı'nın Dolmabahçe mutabakatını izale etmesinin sebebi de ortaya çıkmış oluyor. Ancak gerçek daha da geride durmaktadır.

Şimdi tarih tarih belirteceğim olaylar Pkk, Hdp ve destekçilerinin gerçek niyetini anlamak bakımından aklı ve vicdanı yerinde olan herkese yardımcı olacaktır.

Pkk'nın çözüm sürecinin son iki yılında gerçekleştirdiği eylemler ve yaşanan olaylar:

1) Mayıs 2014- Lice'de kalekol inşaatını protesto eylemleri başladı. 
2) 06.06.2014- Lice olaylarında iki kişi öldü. 
3) 06.06.2014- Tunceli ve Van/Çatak'ta Pkk militanları araçları durdurup kimlik kontrolü yaptı. 
4) 09.06.2014- Lice'deki 2.Hava Üs Komutanlığının Türk bayrağı direkten indirilerek göstericilerin çiğnemesi için yere atıldı. 
5) 13.08.2014- Lice merkeze dört kilometre uzaklıktaki bir mezarlığa Mahsum Korkmaz'ın heykeli dikildi.
6) 08.09.2014- Muş'un Bulanık ilçesine bağlı Çataklı köyü otuz Pkk militanı tarafından basılarak köylüler camiye kapatıldı ve on çocuk dağa kaçırıldı. 
7) 05.10.2014- Selahattin Demirtaş'ın çağrısı sonucu başlayan Kobani için ayaklanma olayları iki gün içinde ellibeş yurttaşın hayatını kaybetmesiyle sonuçlandı. Olaylar A.Öcalan'ın çağrısiyla sona erdi. Hadise tarihe 6-7 Ekim olayları olarak geçti.
8) 24.10.2014- Pkk Kağızman'da hidroelektrik santrali bombalayarak ağır hasara neden oldu.
9) 25.10.2014- Yüksekova'da çarşı iznine çıkan iki uzman çavuş ve bir erbaş sivil ve silahsız oldukları halde kafalarına silah sıkılmak suretiyle öldürüldüler. 
10) 30.10.2014- Hava astsubay Necdet Aydoğdu 2.5 aylık hamile eşine meyve satın alırken Diyarbakir'ın Sur ilçesinde eşinin gözü önünde öldürüldü. 
11) 27.12.2014- Cizre'de Pkk'lılar Hüda-Par'lilara saldırdı, altmış yaşında bir Huda-par'li öldürüldü. Kolluk güçlerinin müdahalesiyle olaylar daha da büyüdü. Bir çok kamu kurumunda ağır hasar meydana geldi.
12) 29.12.2014- Cizre'deki olaylar Batman ve Yüksekova'ya sıçradı. Esnaf üç gün kepenk açamadı. Bir çok kamu kurumu hasara uğradı. 
13) 30.12.2014- Güneydoğu Genç İşadamları Derneği Başkanı Hakan Akbal Cizre olaylarında 'üçüncü bir elin' varlığından bahsetti ve amacın Suriye'deki çatışmaların Türkiye içine çekilmesi olduğunu söyledi. 
14) 07.01.2015- Cizre'deki çatışmalar artarak sürdü ve çatışma ortasında kalan ondört yaşındaki Ümit Kurt hayatını kaybetti. 
15) 19.01.2015- Cizre Emniyet Müdürü Ercan Demir geçmişte Trabzon Emniyetindeki görevi dolayısıyla Hrant Dink davası kapsamında tutuklandı.

Tarihlere bakılacak olursa bu eylemlerin gerçekleştiği tarihlerde Suriye tarafında da İşıd-Ypg çatışması söz konusuydu. Örneğin Lice olayları İşıd'ın Şengal baskınından iki gün sonra başladı. Yine Demirtaş'ın çağrıyla başlayan 6-7 Ekim olayları ve Cizre çatışmaları da Kobani'deki çarpışmaların en kızgın anında gerçekleşti.

Saydığım bu eylemler görüldüğü üzere Abdullah Öcalan'ın Pkk'ya silah bırakma çağrısı yaptığı iki nevruz arasında meydana gelmiştir. Ancak Pkk ve onun legalitedeki temsilcisi Hdp lafta bu çağrıya uydukları yönünde hareket etmiş olsalar da gerçek ve yaşadıklarımız böyle değildir. Demek ki devletin istihbarat kurumlarının verdiği bilgiler bir havuzda biriktikten ve seçimler -tüm partiler için- atlatıldıktan sonra 2014 yılının ortasında Pkk tarafından başlatılan şiddet olayları gerçek ifadesini Murat Karayılan'ın 'çözüm sürecinin bittiği' yönündeki 11.07.2015 tarihli savaş ilanında bulmuştur. Sözün özü şudur ki Pkk'nın milliyetçi-ayrılıkçı kanadı ABD tarafından Ypg'ye alan açılması konusunda mutabakat sağlandığı andan itibaren çözüm sürecini satmıştır. Ypg komutanı Polat Can'ın 14.10.2014'deki beyanı herhalde iki günlük bir ilişkiye dayanmıyor. Ne demişti Polat Can: "işıd'e karşı kurulan koalisyon güçleri idaresinde temsilcimiz var." Biraz daha geriye gidersek taşlar yerine daha iyi oturacak; Ahmet Davutoğlu Dış işleri Bakanıyken iki kez Ankara'ya davet edilen Pyd'nin lideri Salih Müslim Ankara'nın Suriye'ye ve Esad yönetimine yönelik işbirliği teklifini reddetmiş ve ABD Dış işleri bakanının değişmesiyle yeni Bakan Kerry'nin direktifiyle hareket etme yoluna gitmiştir.

Bütün bunlar olayları takip eden herkes tarafından çok iyi bilinmektedir. Silahların bırakılması ve sınır dışına çıkılması gerekirken Pkk tarafından 2014 yılının Mayıs ayından bugüne dek sürdürülen savaşın Suriye'deki çatışmalarla paralelliği olayın şifresini çözmektedir.

Ancak şer planı Kürt halkının desteği sağlanamadığı ve güneydoğudaki savaş konsepti Türkiye'nin Batısına taşınamadığı için çökmüş bulunuyor. Bu halde yaşananlar hendeklere-barikatlere sürülen çocuk yaştaki bilinçsiz gariban Kürt çocuklarının sonu olmayan çatışmalarda ölmesi ve içine sokuldukları girdapta masum polis ve askerlerimizin katledilmesinden başka bir şey değildir. Kürt siyasetini yönetenler bırakın Türkiye'yi, Kürt halkına ihanet etmişlerdir. Yalanları ve sahtekarlıkları 'hastalıklı sözde aydın' tahkimatıyla gerçek bir tragedyadır artık ve perde kapandığında geriye sadece halkımıza yaşatılan acılar kalacak ne yazık ki.

21 Ocak 2015 Çarşamba

PARİS KOMÜNÜ, DE GAULLE, CHARLİE HEDBO VE YARILMA

Paris Komünüyle belanın derinliğini tam göbeğinde yaşayarak anlayan Avrupa egemenleri ve burjuvazisi bir daha bu olayı yaşamamak için inanılmaz teknikler bulmuşlardır. Son yüz yıla bakıldığında sosyoloji, psikoloji, antropoloji, arkeoloji, iletişim gibi bilimlerle üretilen tekniklerin başarılı olduğu kesindir. (Ve elbette bu tekniklerin geliştirilmesine sosyal adalet ilkesinin geliştirilmesi süreci paralel olarak eşlik etmiştir.)
Bu teknikler günün hayat algısına, teknolojik ilerlemesine eş zamanlı fakat daha hızlı ilerlemiştir. Sosyal adaletin sağlanmaya çalışılması ve gitgide kuvvetlenmesi elbette hammadde için sömürülen dünyanın geri kalan kesiminin daha şiddetli, daha acımasız sömürülmesini zorunlu kılmış, bu zorunluluk sömürülenlere uygulanan vahşeti daha da yükseltmiştir.
Vahşi kapitalizmin Orta ve Güney Amerika'da, Afrika'da, Ortadoğu'da, Güney Asya'da yaptıkları bellidir. Her türden baskı, asimilasyon, soykırımlar... Konuşmaya gerek yok.
Fakat egemenler her zaman kendi içlerinde de bir birilerine daldılar, insanlık tarihinin modern çağdan sonraki döneminde savaşların tümünde bu faktör başattır. İşte Paris Komününden itibaren söz konusu belayı savuşturmak ve yok etmek için geliştirdikleri operasyonel özelliklerle destekli sosyal ve psikolojik teknikler Dünya egemenlerinin kendi aralarındaki paylaşım savaşlarında da kullanılmaya başlandı. Hem nizami harbin hem gayri nizami harbin (ki 2.Dünya Savaşından sonraki tüm tarih gayri nizami harbin, yeni deyimle asimetrik savaşların tarihidir.) çarklarında işletilen bu teknikler bilhassa manipülatif, provokatif ve sosyal silahlarla donatılan istihbarat servisleri ve o servislere yön veren açık-gizli düşünce kuruluşlarının yaratımlarıyla akıl almaz sonuçlar elde etti.
Soğuk Savaş dönemi (büyük parça olarak ta dümeni) ve bu dönemin (ve bu dümenin) türevleri çok başarılı örneklerdir.İçeride türevlere oluşturtulan toplumsal çalkantıların aynı cephede ortaklık yapan egemenlerin kendi iç savaşlarında o akıl almaz sonuçlara gidene kadar feci toplum mühendislikleriyle kullanıldığına şahit olduk. Hala da oluyoruz. Batı hem kendi egemenliği için hem toplumunun baş kaldırmaması için zalimane sömürdüğü yerlerde de kendine bağlı yönetimleri kurgularken yine bu tekniklere başvurmuş ancak yeryüzündeki bu ağır sömürü (kuzey-güney,doğu-batı farkını sağlayan) ve taarruzlara karşı çıkışlar da olmuştur. Yazık kı bu karşı çıkışlar aynen İslam Tarihinde Ebu Cehil'in müslüman olup, İslamın kazanımlarını kendi şahsına bağlamasındaki gibi önce ehlileştirilmiş, sonra da son kora su dökülür gibi söndürülmüştür.
Yer yüzünün bugünkü durumunda uzak yanda Çin -batının ucuz iş gücü olması dolayısıyla ne kadar güvenilir, tartışmalı-, Asyanın kuzeyinde Rusya, Amerika kıtasında Chavez'in devamı Maduro, sancılı bir biçimde İran ve son beş senedir Türkiye var. Bu ülkeler ve büyütmek istedikleri etki alanı İsrail'in, ABD'nin ve İngiltere'nin etki alanını azaltmakta olup, Ukrayna meselesinde ve petrol fiyatı operasyonunda Putin'e ve idaresine, bu yanda Ahmedinejat ve idaresine, Türkiye'de de Tayyip Erdoğan ve idaresine ameliyat düzenlendiği de nesnel biçimde ortada durmaktadır.
Geriye gidip oradan bugüne gelmeye çalışırsak;
Charles De Gaulle'ün Amerikancı politikaları hayata geçiren Fransa Merkez Bankası'na müdahale etmek istemesi ve Akdeniz'de çeşitli jeostratejik girişimleri amaçlamasına nasıl darbe indirildi? Ülkemizde ve Batı Avrupa'da silahlı sol hareketlerin faaliyete başlaması ve en kolay harekete geçirilebilecek unsurlardan gençlik kesimlerinin önüne devrim stratejileri konmasıyla soğuk savaşın Batı'sında ihtiyaç olduğunda servis edilen kaosla neler hedefleniyordu? Üstelik her kaosun her iniş-kalkışın sosyalist devrim öncesi uygun zemin olduğu yönündeki tespitlerle kaos durdurulamayacak derinliklere ulaştırılıyor sonra da zamanı geldiğinde bu kaoslara son veriliyordu.
Dönemin Fransa'sını ve biraz da Batı Avrupa'sını anlamak için sözü eski Dev-Genç'li Türkiye'deki '68 gençlik hareketinin bilinen isimlerinden Yusuf Küpeli'ye bırakalım:
(Uzun bir yazı olup, dikkatle okunmalıdır.)
" İngiltere ile birlikte dünyanın en eski sömürge imparatorluklarından birini kuran, ve İngiltere çapında olmasa da en güçlü emperyalist ülkelerin başında yer almış olan Fransa, I. Dünya Savaşı’nın ve II. Dünya Savaşı’nın acılarını ve yıkımlarını bizzat kendi toprakları üzerinde yaşayarak eski gücünü yitirmişti. Özellikle II. Dünya Savaşı’nın ardından İngiltere’de birinci güç olmaktan çıkmış olmakla birlikte, savaşın zararlarından azami ölçüde sakınabilmişti. Bu ada ülkesi, üstünlüğünü kabul etmek zorunda kaldığı “ortağı” ABD’nin gölgesinde gücünü, ve egemenliğini göreceli olarak koruyabilmişti. Fransa ise, diğer kıta Avrupası ülkeleriyle birlikte, -hiç te öyle olmadığı halde, güçlü propoganda makineleriyle Avrupa’nın kurtarıcısı olarak tanıtılan- ABD’nin hegemonyasını kabul etmek zorunda kalmıştı... Avrupa’nın doğusu ise, savaşın asıl ağır yükünü çekmiş ve en büyük bedeli ödemiş olan Sovyetler Birliği’nin etki alanı içine girmiştir. Dünya egemenliği peşindeki Truman yönetiminin (Harry S. Truman, 1945- 53) kışkırttığı “Soğuk Savaş” süreciyle birlikte iki kutuplu bir dünya şekillenmişti. Eski sömürge imparatorluğu Fransa, dünyanın başat güçlerinden olduğu o “şanlı” yılların çok ötesinde, ABD gölgesinde, krizler içinde çırpınan bir devlet haline gelmişti. Ekonomik zaaflar içindeki Fransa, eski Asya ve Afrika sömürgelerini korumakta zorlanmaktaydı.
Komünistlerin ve milliyetçi güçlerin birliğinden oluşan Vietnam ulusal kurtuluş cephesi, Vieth Minh, asıl mesleği tarih öğretmenliği olan general Nuguyen Vo Giap (1912-) komutasında, Vietnam’ın kuzey sınırlarına yakın, Hanoi’nin kuzeybatısında, Laos sınırında yer alan dağlarla çevrili Dien Bien Phu düzlüğünde, çembere almış oldukları kırk bin kişilik Fransız sömürge ordusunu, 7 Mayıs 1954 günü, neredeyse toptan imha etmişti... Özet olarak, bu zaferin ardından Temmuz 1954’de imzalanan Cenevre anlaşması ile ülke 17'nci paralelden kuzey ve güney olarak ikiye bölünürken,1883’den beri varolan Fransız sömürgeciliği son bulmuştu. Söz konusu anlaşma çiğnenerek, kuzey ile birleşmesi gereken güneyi ABD güçleri işgal etmişti. “Kuzey Vietnam”ın, gerçek adıyla Vietnam Sosyalist Cumhuriyeti’nin başkenti Hanoi olmuştu... Yine Fransa, 1960 yılında, Mauritania, Senagal, Mali, Ivory Kıyıları, Yukarı Volta, Niger, Togo, Dahomey, Kamerun, Çad, Merkezi Afrika Cumhuriyeti, Kongo Brazaville ve Gabon gibi Batı ve Orta Afrika sömürgelerini serbest bırakmak zorunda kalmıştır. Tüm bu ülkeler “bağımsızlık”larına kavuşmuşlardı. Fransız iç politikasını ve ekonomisini asıl etkileyen, ülke de krizin derinleşmesinde baş rolü oynayan olay, Cezayir halkının bağımsızlık mücadelesi olacaktı...
Moskova, Leningrat, Stalingrat ve Kursk önlerinde Nazi ordularının hezimetlerinin, ve Almanya’ya yaklaşmaya başlayan Sovyet güçlerinin zaferlerinin kesinlik kazanmasının ardından, Batı Avrupa’nın bütünüyle Sovyet etkisi altına girmesini, ve komünist partilerin Batı’da iktidara gelmelerini engellemek amacıyla, -vaktiyle kasıtlı olarak geciktirilmiş olan- Normandiya Çıkartması, 6 Haziran 1944 günü yaşama geçirilmişti. Özellikle komünist partizanların önderliğinde başarılı bir anti-Nazist savaş vermiş olan ve İtalya ile birlikte Batı’nın en güçlü, iktidara en yakın Komünist Partisi’ne sahip olan Fransa, söz konusu çıkartmanın ardından, 1944 yılında “kurtarıcı” olarak gelen müttefik güçlerin ve öncelikle ABD’nin etkisi ile eski burjuva demokratik sistemi “Dördüncü Cumhuriyet” adıyla 1945 yılında restore etmişti... Komünizm korkusu temelinde şekillenen ve Batı’da ABD hegemonyasını perçinleyen NATO anlaşmasını (4 Nisan 1949) imzalayan ilk 12 devlet arasında Fransa’da yer almıştı.
Hitler Almanyası’nın ezilmesinde Sovyetler Birliği’nin oynadığı başat rol, ya da savaşın asıl galibinin Sovyetler Birliği olması, ve komünist partizanların tüm Avrupa’da ve Fransa’da gösterdikleri güçlü direniş, halk yığınları içinde komünizmin prestijini zirveye taşımıştı. Avrupa’da komünistler iktidara hiçbir zaman bu kadar yakın olmamışlardı ama, Batı Avrupa ABD’nin denetimi altına girmişti. Yalta’da (4- 11 Şubat 1945) -Balkanlar dahil- nüfuz alanlarının paylaşımı çoktan yapılmıştı... Fransa’da iktidarı kaçıran komünistler, yine de ülkenin en büyük politik güçlerinden biri, hatta başlangıçta birincisi olarak kalmışlar, ve “Dördüncü Cumhuriyet”in ilk kabinesi içinde yer almışlardı. Fakat, Gehlen gibi eski Nazi istihbarat şeflerinin ellerinde doğum yapan CIA’nın tarih sahnesine çıktığı 1947 yılında, komünistler, kabineden uzaklaştırılacaklardı ve bürokrasi içindeki komünist yandaşları için de yol gözükecekti. Her ne kadar ortalıkta gözükmese de, bu operasyonun gerisinde Beyaz Saray vardı. Aynı yıl, iktidarın en güçlü adayı olan komünistlerin yollarını kesmek için, CIA’nın ilk en büyük sınır dışı provokasyonu İtalya’da tezgahlanacaktı- ileride, sırası gelince kısaca dokunacağız... Bundan sonra da, yüzde 22’yi aşan oyları ile komünistler, Fransız Ulusal Meclisi’nde en güçlü guruplardan biri olarak kalmayı sürdüreceklerdi.
Bilindiği gibi, savaşın sonlarına doğru, Japonya’nın ve Nazi Almanyası’nın yenilgilerinin ardından kurulacak dünya da mali anlaşmaları şekillendirmek amacıyla, ABD’de, New Hampshire’de, Bretton Woods’da, 1-22 temmuz 1944 günlerinde Birleşik Devletler Para ve Finans Konferansı örgütlenmişti. Franklin D. Roosevelt, 44 ülkenin temsilcilerini toplantıya çağırmıştı... Ardından, savaşın bitmesine birkaç ay kala, Bretton Woods kararlarına uygun olarak Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası kurulacaktı. ABD, tek egemen olarak kalacağını hesapladığı yeni dünya düzeninde, uluslararası mali sistemi de denetimi altına almak, mali manipülasyonlarla egemenliğini perçinlemek istiyordu... Sözkonusu konferansın kararlarına göre, sabit değişim bedeli olacak ve bu sadece dolara veya altına göre belirlenecekti. Diğer para birimleri dolara bağlanmış oluyorlardı... Altın’ın onsu, 35 dolar olarak belirlenmişti.
Dördüncü Cumhuriyet, 1954- 55’de alevlenen Cezayir bağımsızlık hareketi ile sarsılmıştı. Fransa, 1956 yılında, Fas’ın ve Tunus’un bağımsızlıklarını tanımak zorunda kalmıştı ama, Cezayir’de acımasız kanlı bastırma operasyonlarını sürdürmekteydi. Burada, bazı fransız vatandaşlarına ait büyük mülkler, topraklar vardı, ve bu tipler ülkedeki tutuculuğun önde gelen kışkırtıcıları konumundaydılar... Baş kaldırıyı bastırma çabasındaki 500 bin kişilik Fransız ordusunun artan masraflarının ekonomiye vurduğu darbe, ülkeyi zayıflatıp ABD denetimindeki uluslararası mali sistemlere bağımlılığını arttırmakta idi... Aynı olay, ülke içinde de bir baş kaldırıyı, savaş karşıtı büyük gösterileri tetiklemişti... Hem ekonomik ve hem de politik dengesizlik yaşanmaktaydı. Fransız frangı, 1958 yılında diğer avrupa para birimleri ile birlikte tam değişim değeri kazanınca, ABD bankaları Fransız şirketlerine büyük borçlar vermeye başlamışlardı. Bu paralarla yeni moder amerikan makineleri alınıyordu. Amerikan şirketleri de risksiz olarak Fransız ve diğer tüm Avrupa şirketlerine yatırımlar yapabilir, bunların hisselerini satın alabilir duruma gelmişlerdi. Artık onlar dolarlarını rahatça fransız frangı ile değiştirebilirlerdi. Bu gelişme, Fransa’da, tüm Fransız şirketlerinin Amerikalıların eline geçeceği korkusunu tetiklemiş ve milliyetçi duygulara güç katmıştı...
Kısacası, yaşanan bu ekonomik ve poltik kaos süreci içinde, zafer alayı ile birlikte Paris’e girmiş olan Özgür Fransız Güçleri komutanı ve savaş sonrası ilk geçici hükümetin (1945- 46) başı ulusal kahraman General Charles de Gaulle (1890- 1970) yeniden göreve çağrılacaktı... De Gaulle, 1 Haziran 1958’de Ulusal Meclis tarafından başbakanlığa davet edilecek ve gerekirse halk oyuna (referanduma) sunulacak yeni bir anayasa hazırlamak dahil geniş yetkilerle donatılma garantisi O’na verilecekti. Sonuçta, 28 Eylül 1958’de gerçekleşen referandum ile başkanlık sistemi getiren yeni anayasa yüzde 83’lük oy çokluğu ile yürürlüğe girecekti. Böylece, -halen sürmekte olan- Beşinci Cumhuriyet’in temelleri atılmış oluyordu... De Gaulle, kurduğu Yeni Cumhuriyet İçin Birlik partisinin başında Kasım 1958 seçimlerine girecek ve Ulusal Meclis’te çoğunluğu elde edecekti. Solda olan partiler bu seçimlerde önemli miktarda oy yitirmişlerdi... Aynı yılın Aralık ayında -büyük yetkilerle donanmış olarak- yedi yıl için ülkenin cumhurbaşkanlığına seçilecek olan De Gaulle’in cumhurbaşkanlığı 8 Ocak 1959 günü yürürlüğe girecek ve yeni hükümet O’nun tarafından atanacaktı.
ABD’nin Batı dünyasında kurmuş olduğu hegemonyaya başkaldıran De Gaulle, Fransa’yı eski güçlü günlerine döndürecek -ulusal bağımsızlıkçı- bir politikayı yaşama geçirmek için kolları sıvayacaktı. ABD’den ve bu ülkenin Avrupa’da eli olan İngiltere’den derin şüpheler duyan De Gaulle’nin tavizsiz politik çizgisi, Fransa’nın bağımsızlığını savunmak ve Fransa’yı güçlü önder ülke konuma yükseltmekti. O, Fransız-Alman birliğinin, ABD hegemonyasına yönelik mücadele de anahtar rol oynayacağına inanmaktaydı ve bu yönde harekete geçecekti. Ortak Pazar, 1959’da işlerlik kazanacaktı. Şüphe duyduğu İngiltere’nin Ortak Pazar’a üye olma girişimlerini, 1963- 66- 67 yıllarında üst üste üç kez protesto ile engelleyecekti. Başaracak gücü pek olmasa da O, Atlantik’ten Urallar’a dek güçlü bir Avrupa düşü kurmaktaydı. Bu amaçla, ABD hegemonyasındaki Batı tarafından “demir perde” olarak anılan “Doğu Avrupa” halk cumhuriyetleri ve Sovyetler Birliği ile bağımsız iyi ilişkiler geliştirecekti. ABD’nin muhalefetine karşın, Ocak 1964’de, Çin Halk Cumhuriyeti’ni resmen tanıyacaktı. Yine O, 1960 yılında Fransa’yı, atom bombasına sahip olan dördüncü büyük nükleer güç haline getirecek ve 1968 yılında Hidrojen bombası denemesini -ABD’nin yardımı olmadan- başarı ile sonuçlandıracaktı.
De Gaulle, Fransa’nın ekonomik gelişmesinin ve politik dengesinin prangaları olan ve yukarıda adları sıralı 12 Batı ve Orta Afrika sömürgesine 1960 yılında rahatça özgürlük verecekti... General Raoul Salan’ın komutasında bir gurup yüksek rütbeli subay, “Gizli Ordu Örgütlenmesi” (OAS) adıyla yasa dışı bir kuruluşa gitmişler ve Cezayir’de darbe girişiminde bulunmuşlardı. CIA ile dirsek teması içinde olduğu anlaşılan ve büyük toprak sahipleri tarafından desteklenen bu örgütlenme, Fransa’da terör eylemleri başlatmış ve -Cezayir’i özgür bırakmaya kararlı- De Gaulle’yi öldürmeye teşebbüs etmişti... De Gaulle, 18 Mart 1962 günü imzalanan Evian Anlaşması ile Cezayir savaşını noktalayacak, bu ülkenin özgürlüğünü tanıyacaktı.
NATO’nun askeri kanadından 1966 yılında ayrılan De Gaulle, aynı yılın Eylül ayında gerçekleştirdiği Kamboçya gezisi sırasında, Phnom Penh’de yaptığı ünlü konuşma da, ABD’nin Vietnam’dan çıkmasını isteyecekti. Yine O, 1956 Süveyş Krizi sırasında İngiltere ve İsrail ile birlikte Mısır’a saldırmış olan Fransa’nın bu politikasının tam tersine, 5- 10 Haziran 1967 Altı-Gün Savaşı’nın ardından, İsrail’i suçlayacaktı. İsrail’in, işgal etmiş olduğu Batı Yakası’ndan ve Gazza bölgesinden çekilmesini isteyecekti. Zaten O, savaş başlamadan üç gün önce, 2 Haziran 1967 günü, İsrail’e silah ambargosu başlatmıştı... De Gaulle, halkı Arap ülkelerle iyi ilişkiler geliştirme çabası içinde idi... De Gaulle, “Üçüncü Dünya Ülkeleri” olarak adlandırılan bloklar dışı ülkelerin birliklerini destekleyecekti. Latin Amerika ülkelerinin ABD hegemonyasına karşı mücadelelerine destek verecekti. Expo 67 münasebetiyle Temmuz 1967’de ziyaret ettiği Kanada’da, fransızca konuşan Québec (Kebek) bölgesinin -Kanada içinde- bağımsızlığına destek verecek, “Yaşasın özgür Kebek” diye konuşacaktı.
Dördüncü Cumhuriyet’ten De Gaulle yönetimine ekonomik yıkıntı miras kalmıştı. Önce, psikolojik bir darbe olarak, eski yüz frank, yeni bir frank ile değiştirilecekti. Ekonomi politikası, kapitalist liberal sistem ile iktisadi devlet kuruluşlarının karması üzerine kurulu idi. Yönetim, beş yıllık planlarla ekonomiye doğrudan müdahale edecek ve ikitisadi devlet kuruluşlarına ağırlık verecekti. Endüstri de modernizasyon ve devlet yatırımları ağırlık kazanacaktı... Fransız ekonomisi güçlenecek, ve 1964 yılında kişi başına ulusal gelir İngiltere’de olanla eşitlenecekti. Halkın tüketimi 1958’den 1969’a dek yüzde 56 artacaktı... Fakat bu süreç içinde, dünya da gelişen olaylarla birlikte, Mayıs 1968 olaylarının arifesinde, Fransız ekonomisinde problemler yaşanacaktı.
De Gaulle, 1965 yılında, ikinci kez yedi yıl için seçilmesinin ardından, aynı yıl, mali ilişkilerde doları anahtar konumundan çıkartıp savaş öncesi altın sistemine dönmeyi önerecekti. Ona göre, doların değişimde anahtar rolü oynaması, ABD emperyalizmine yaramaktaydı ama, altın tek bir ulusun üstünlüğüne hizmet etmeyecekti... İşte O’nun bu yaklaşımı, zaten De Gaule’den rahatsız olan Washington’un ve Londra’nın karşı saldırıya geçmelerinde başlıca etken olacaktı.
ABD’nin baskısı ile, -aralarında Fransa’nın da olduğu- on gelişmiş endüstri ülkesi, 1961 yılında, “Altın Havuzu” adlı ortak bir fon oluşturmuşlardı. Bunun idaresi Londra’da bulunan İngiltere Bankası’nda idi. Altın fiyatlarının onsunun 35 doların altında süreklilik kazanması üzerine olan anlaşma da, masrafların yarısını Amerikan Merkez Bankası, diğer yarısını da kalan ülkeler ve ek olarak İsviçre garanti etmişti... Anlaşılmış olduğu gibi, kurların sabit kalmasını sağlamayı amaçlamaktaydılar. Doların egemenliğine başkaldırmış olan De Gaulle yönetimi, Haziran 1967’de “Altın Havuzu”ndan çekildiğini açıklayacaktı. Amerikan ve İngiliz mali basını hemen karşı saldırıya geçecekti. Fransız Merkez Bankası, dolar ve sterlin stoklarını altınla değiştirmeye karar verecekti. Yaşanan panik ortamı içinde Londra borsasında 80 ton altın satılacaktı. Sterlin yüzde 14 devalüe edilecekti ve bu krizin başlangıcı idi sadece.
Kriz, 1968 yılında hız kazanacaktı... Yaşanan bir seri olayla birlikte, 1968 öğrenci olayları patladığında, kriz Fransa’yı da vurmaya başlamıştı ve aynı yılın sonuna doğru ülke altın rezervlerinin yüzde otuzunu yitirecekti... De Gaulle’nin politik sonunu getirecek olan Anglo-Amerikan karşı atağı başarıya ulaşmıştı.
İşçi eylemlerinde ekonomik talepler ön plana çıkmakla birlikte, öğrenci eylemlerinin başat nedeni ekonomik değildi. Öğrenciler, eğitim sisteminin, eski idari yapının değiştirilmesi taleplerini ön plana çıkartmaktaydılar. Başlangıçta polisin acımasız sert tavrı, ve De Gaulle’nin herhangi bir uzlaşmaya yanaşmaması, olayların büyümesinde başlıca etken olacaktı... Nantre Üniversitesi idari binasının birtakım müzisyenler ve 150 kadar öğrenci tarafından 22 Mart günü işgali, ilk protesto gösterisi olacaktı. Yönetim, polis çağıracak ve okul polis tarafından çembere alınacaktı. Taleplerini ifade ettikten sonra binayı terkeden öğrencilerin önderleri, okul disiplin kuruluna çağrılacaklardı.
Natre Paris Üniversitesinde yaşanan anlaşmazlık Mayıs ayı başında da sürecekti. Yönetim, 2 Mayıs 1968 günü bu üniversiteyi tatil edecekti. Bazı öğrenciler okuldan uzaklaştırılacaklardı. Bu durumu protesto etmek amacıyla Sorbon Üniversitesi öğrencileri, 3 Mayıs günü toplanacaklardı. Fransa’da en geniş öğrenci kitlesini temsil eden ulusal öğrenci birliği UNEF, ve üniversite öğretmenleri birliği, Sorbon’un polis tarafından işgalinin protesto edilmesi için 6 Mayıs Pazartesi günü gösteri çağrısı yapacaklardı, ve buna 20 bini aşkın öğrenci katılacaktı. Polis coplarla saldırıya geçecek ve bazı öğrenciler barikat kurma girişiminde bulunacaklardı. Ertesi gün, hocaların ve genç işçilerin de katılımları ile daha büyük bir gösteri örgütlenecekti... Ardından, 10 Mayıs günü bir diğer dev gösteri olacak ve bazı ajan provokatörlerin arabaları yakmaları, molotof kokteylleri atmaları, polise şiddetle saldırma fırsatı verecekti.
Aslında gösterileri desteklemeye pek hevesli olmayan, ve katılımcıları daha çok anarşist unsurlar olarak gören, ve sükunet tavsiye eden Fransız Komünist Partisi, polisin acımasız şiddetine karşı göstericilerden yana destek pozisyonu alacaktı. Ülkenin en büyük sol sendika federasyonu CGT ve CGT-FO, 13 Mayıs Pazartesi için bir-günlük genel grev ve gösteri çağrısı yapacaktı. Söz konusu 13 Mayıs günü Paris’te, yönetime karşı bir milyonu aşkın insan yürüyecekti. Başbakan Georges Pompidou, mahkumların serbest bırakılacaklarını ve Sorbon’un yeniden eğitime açılacağını bizzat anons edecekti. Fakat ertesi gün, 14 Mayıs’ta, Nantes kenti yakınlarında, Sud Aviation’da işçiler fabrikaları işgale başlayacaklardı. Ardında Ruen’de, Renault fabrikasında grev başlayacaktı ve bu hızla diğer Renault fabrikalarına yayılacaktı. İşçiler, 16 Mayıs günü 50 fabrikayı işgal etmiş durumdaydılar. Önce 200 bin, ardından iki milyon ve daha sonra sekiz- on milyon işçi greve gidecekti. İş gücünün 24 milyon civarında, çalışan işçilerin ise 19 milyon olduğu ülke de, iş gücünün yaklaşık üçte biri, çalışanların ise yaklaşık yarısı grevdeydi... Bazı kaynaklara göre, daha sonraki günlerde, grevde olanların sayıları tüm işçilerin üçte ikisine dek yükselecekti.
De Gaulle işçilere fabrikalarına dönme çağrısı yapacaktı. Sendikacılar, asgari ücrette yüzde 35, diğerlerinde ise yüzde 7 artış talebinde bulunacaklardı. Sosyal İşler Bakanlığı, 25- 26 Mayıs günlerinde sendikacılarla Grenelle anlaşmasını imzalayacak ve asgari ücretlerde yüzde 25, diğerlerinde ise yüzde 10 artış sağlanacaktı. İşçilerle ilgili sorun, her hangi devrimci politik bir dönüşüme yol açmadan, ücret artışları ile sonlandırılmıştı. Gelişmenin bu yönde olmasında sendikalar da önemli rol oynamışlardı. Fakat yine de işçi eylemleri sürmekteydi.
Öğrenci olayları kesintisiz devam etmekteydi. Fransa Öğrencileri Ulusal Birliği, 27 Mayıs günü, 30 ile 50 bin arasında bir öğrenci kitlesi ile miting örgütleyecek ve hükümetin devrilmesi gibi radikal talepler ileri sürecekti. Üç gün sonra, 30 Mayıs günü, solcu sendika federasyonu CGT önderliğinde birkaç yüz bin kişilik bir kitle, Paris sokaklarında yürüyecek ve “Güle güle De Gaulle!”, diye haykıracaktı.
Hükümetin devrilme aşamasına geldiğini gören De Gaulle, ertesi gün, sadık askeri birlikleri alarma geçirip mobilize edecek ve ardından radyo evine gidecekti. Radyodan Ulusal Meclis’i dağıttığını, yeni seçimlerin 23 Haziran günü yapılacağını ilan edecekti. Radyodan konuşuyordu, çünkü, TV çalışanları grevdeydiler. Konuşmasının ardından De Gaulle, işçilere, hemen işe dönmeleri emrini verecekti. Bu son gelişme, seçim haberi tansiyonu düşürecekti ve işçiler işlerine geri döneceklerdi.
Ulusal Öğrenci Birliği, yeniden sokak gösterileri çağrısı yapacaktı. Hükümet bazı ekstrem “sol” örgütlenmelere yönelecekti ve 16 Haziran günü polis yeniden Sorbon’a girecekti. Sonuçta, De Gaulle’nin ilan ettiği gün seçim olacak ve olay De Gaulle’nin istediği gibi sonuçlanacaktı. Seçimi kazanmış olmakla birlikte Gaullizm ağır darbe yemişti ve De Gaulle bir kez daha başkanlığa aday olmayacaktı. Yerine, başbakanı Georges Pompidou aday olacak, ve 1969 yılında Fransa’nın yeni cumhurbaşkanı olarak seçilecekti.
Aralarında dönemin sosyalist ülkelerinden aydınların da bulunduğu birkısım aydın, bu olaylar sırasında Fransa’nın devrimci bir durum yaşadığını ve Komünist Partisi’nin büyük bir fırsatı kaçırdığını hararetle iddia edeceklerdi. Bu konuda ateşli tartışmalar olacaktı. Doğru, bir ölçü de devrimci durum yaşanmış olmakla birlikte, bu kriz ne devrime yol açacak ölçüde derindi ve ne de krizi sosyalist devrime taşıyabilecek bir güç merkezi vardı. Fransız Komünist Partisi’nin örgütlü büyük bir parti olması, krizi, köklü değişiklikler getirecek bir devrime dönüştürmesine yetmezdi. Çünkü, özellikle silahlı kuvvetlerin dışında kaldığı böyle bir ulusal kriz devrime dönüşecek dinamiklerden yoksun olduğu gibi, uluslararası dengeler de böyle bir değişime uygun değildi... Bir kez, kalkışmaya katılanlar protesto olayında birleşiyorlardı ama, -aralarında gerçekten çok miktarda anarşist unsurların da olduğu bu kitle- herhangi somut bir politik değişim hedefi için aynı birliği koruyamazlardı. İş, var olanı devirip, yeni bir düzen kurmaya gelince, söz konusu protestolara katılanlar onlarca parçaya bölünürler ve devletin güçleri tarafından kolayca ezilirlerdi. Zaten o kadar olay içinde ölen kalan olmayacaktı.
Bir kez, Sovyetler Birliği’nin De Gaulle yönetiminin devrilmesinden bir yararı olmadığı gibi, böyle bir devirme işine yardımcı olmaya gücü de yetmezdi. Aynı yılın başında Sovyet yönetiminin Çekoslavakya’daki Dubçek iktidarı ile başı derde girmişti. Sovyetler Birliği, Varşova Paktı tanklarını Ağustos 1968’de bu ülkeye sokarak büyük prestij kaybına uğramıştı. Gerçi söz konusu işgal, bir anlama, 1967 yılında yaşanmış olan Altı-Gün Savaşı’na ve NATO planı çerçevesinde 21 Nisan 1967 günü Papadapulos önderliğinde Yunanistan’da gerçekleşmiş olan faşist darbeye bir yanıt olsa da, güçlü ABD propaganda mekanizmasının da etkisi ile Sovyetler Birliği çok zor durumda kalmıştı. Kendi derdi kendisine yeterdi... Uluslararası destek olmadan Fransa’da kimse devrim yapamazdı, ve ayrıca mevcut kriz böyle bir girişime kesinlikle uygun değildi.
Bir an için -birtakım aydınların şehvetli gevezelikleri ile uyum sağlayarak- söz konusu olaylar sırasında Fransa’da sosyalist devrime yönelen gelişmelerin başladığını farz edelim. De Gaulle yönetiminin devrilmesini en çok arzulayan ve belki gizli servis elemanları ile olayların içinde dahi yer almış olan ABD ve İngiltere, böyle bir gelişme karşısında, kesinlikle ve kesinlikle, gelmekte olan devrimi ezmek için ne gerekli ise onu yaparlardı. Bu konuda, komünistlerin iktidara gelmeleri durumuyla ilgili olarak, Fransa ve İtalya için çok daha önceden alınmış kesin kararları vardı... Mevcut koşullarda ABD ve İngiltere, NATO güçlerini de peşlerine takarak, Fransa içindeki sağ ve liberal güçlerle, ve ordu ile el ele, en ufacık bir ikircim göstermeden her türlü devrimci girişimi acımasızca ezerlerdi ve Sovyetler Birliği’de herhangi bir müdahale de bulunamazdı.
Söz konusu ezme işinin provası daha önce İtalya’da yapılmıştı... Ocak 1951’de ABD, NATO üyesi ülkeleri çok gizli bir anlaşma imzalamaya zorlamıştı. Üye ülkelerin kendi aralarında imzaladıkları bu anlaşmanın 5nci paragrafına göre, Komünistlerin seçimle iktidara gelmeleri, veya hükümetlerde önemli yerler elde etmeleri durumunda, ABD ve diğer NATO ülkeleri acilen müdahale edeceklerdi. Zaten, hazır NATO planı çerçevesinde -gizli NATO örgütlenmesi “Kontragerilla”nın veya Yunanistandaki adıyla “Kızıl Teke Postu”nun üyesi-Papadapulos önderliğinde 1967’de gerçekleşen darbe, yaklaşan seçimlerde merkez ve sol partilerin iktidara geleceklerinin anlaşılması üzerine yapılmıştı. Anlaşılmış olduğu gibi bu olay, söz konusu gizli NATO kararının yaşama geçirilmesinden başka bir şey değildi. Fransa için çok daha acımasız olacakları ise bir başka gerçekti... Tecrübeli İtalyan devlet adamı ve Hristiyan Demokrat Parti önderi Aldo Moro (23 Eylül 1916- 9 Mayıs 1978), ülkeyi politik krizden çıkartmak amacıyla Komünist Partisi ile koalisyon yapamaya hazırlanırken, aynı gizli anlaşma gereği, “komünistleri iktidara taşıyacağı” gerekçesi ile, İtalyan “Kontragerillası” olan “Gladio” örgütlenmesi tarafından ölüme yollanacaktı. Cinayet, “Gladio” tarafından denetim altına alınmış “Kızıl Tugaylar” adlı aşırı “sol” terör örgütüne işlettirilecekti.
Son bir örnek olarak. Yapısı Türkiye’de olana hiç benzemeyen ABD Genelkurmay Başkanlığı’nın (Joint Chief of Staff) ortaya çıkan çok gizli bir yazışmasında şu ifadeler yer almaktaydı: “İtalya’da ve Fransa’da komünistlerin güçlerinin kırılmaları, nihai hedeftir. Bu amaç uğruna her türlü araç mubahtır!” Söz konusu gizli karar, 1947 yılında İtalya’da yaşama geçirilecekti. İtalya’da 1948 seçimlerini komünistlerin kazanacakları kesinlik kazanmıştı. Bunu engellemenin tek yolu, iç savaş kışkırtmaktı. Ve Sicilya’da ayrılıkçı hareketi kışkırtacaklar, kaosa neden olacaklardı.
Olayların politik özünden tamamen habersiz biri olan Salvatore Guiliano’yu kışkırtarak “Robin Hood” rolünde sahneye süreceklerdi. Çetesi ile zenginleri soyup yoksullara vermek Guiliano’yu halk arasında efsaneleştirmişti. Bu konumu O’nun da çok hoşuna gitmekteydi. Sicilya -tam seçimler öncesi- Guiliano aracılığıyla istikrarsızlaştırılacaktı. Politik perspektiften yoksun Guiliano, 1 mayıs 1947 işçi gösterisine de saldırtılacak, ve bazı lokal komünist liderleri öldürecekti. Amaç, Guiliano’yu seven yoksul köylülerle işçilerin arasına kama sokmak, iç çatışma çıkartmaktı. Sonuçta alabildiğine ünlenmiş olan Guiliano, Sicilya’nın İtalya’dan ayrılmasını istemeye dek işi vardıracaktı. Söz konusu olaylarla halkın arasına korku salındıktan ve komünistlerin zayıflamaları sağlandıktan sonra, ne yaptığının bilincinde olmayan Guiliano’yu bizzat kendi adamlarından birine vurdurtacaklardı. Fransa için ise çok daha trajik olaylar yaşanabilirdi."
İşte bu gerçekliklerin arkasında Nato'nun hakimi olan Judaik-Amerikan-Anglo Sakson "silah-petrol-finans kapital" güçleri vardır. Bu güçlerin yazının başında değindiğim tekniklerle donattığı adına Gladio ya da ne derseniz deyin o organizasyonla yaptıkları hem ülkemizde hem de Avrupa'da ortadadır.
Öncelikle belirtmek gerekir ki içinde-tabanında hep iyi niyetli inanmış unsurların motor gücü oluşturduğu hem silahlı sol yapılara hem de sağ diye dile getirilen milliyetçi ya da İslamcı yapılara bu perspektiften bakmak gerekir. Bu gerekliliğin ana nedeni o günlerden bugünlere yaşananlar ve yaşananların yarattığı sonuçlardır. Hiç bir silahlı sol hareketin başarıya ulaşması mümkün olmadığı gibi yaşanan her kaos ve iniş-kalkıştan sonra söz konusu Judaik-Amerikan-Anglo Sakson egemenliğe yarayan siyasal düzenlemeler hayata geçmiştir.
Doğu Blokunun çökmesiyle oluşan yeni ortamın nasıl olacağı da aslında 1980'lerden beri ilmik ilmik örülmüştür. Bugünden geriye baktığımızda Judaik-Amerikan-Anglo Sakson egemenlik '90 sonrası gelişecek yeni dünyanın nasıl şekilleneceğine dair tezlerini Amerikan Ting-tang'lerinde 1980'lerde adamakıllı üretmiş ve bu tezlerin hayata hızlıca geçmesi için algı bombardımanlarıyla Dünya halklarının hazırlık evresi işi de kotarılmıştır.
Saddam Hüseyin'e verilen destekle devam ettirilen İran-Irak Savaşı neticesinde ortadoğu'daki mezhepçilik ayaklandırılmış, Afganistan'da Amerikan üniversitesinden çıkmış Usame Bin Ladin adlı bir Suudi'ye cihadist bir yapılanma kurdurulmuş, Afrika'nın çeşitli yerlerinde iç savaşlar çıkartılmış, Türkiye 12 Eylül faşizmiyle ezilmiş, bu faşizm ve tarihteki ciddi sorunların da etkisiyle oluşan silahlı Kürt politikası hem TC'ye karşı koz olarak görülmüş hem de gitgide çembere alınmış, Irak işgali hazırlığına geçilmiş, Barzani'ye bağlı güçler Guam adalarına uçaklarla taşınıp eğitilip geri getirilmiş ayrıca 1991'de ABD tarafından Irak hava taşıtları için ilan edilen uçuşa yasak bölge sınırı 32. paralelden 33. paralelin güneyine indirilmiş, Yugoslavya'da iç savaş yaşanmış, çok sert politikalarla ülkeye hakim olmaya çalışan Rus yanlısı Miloseviç yönetimi Nato bombardımanıyla yok edilip, Yugoslavya yedi parçaya ayrılmış, ABD ve Nato yeni üslerini eski Yugoslavya'nın çeşitli yerlerinde faaliyete geçirmiş, Trans-Kafkasya'da yıllarca süren savaşlar yaşanmıştır.
11 Eylül ikiz kule sabotajından bugüne süren son dönem ise en ilginç dönemdir.
Büyük Orta Doğu projesiyle sonlandırılmak istenen bu son dönem kanaatimce Judaik-amerikan-anglo sakson egemenlerin ayağına dolaşmıştır.
Dönemin ABD Dış işleri bakanı Condoleezza Rice ve Savunma Bakanı (eski ABD Genelkurmay Bşk.'nı) Colin Powell idaresinde başlatılan BOP'un unsurlarının kontrol edilemeyecek duruma gelmesi, söz konusu egemenliğin BOP'tan dönemsel olarak çark etmesine yol açmıştır. Obama idaresinin bu dönemsel çark sürecinde kritik rol oynadığı açık. Ancak kritik rol Hillary Clinton'un görevine son verilerek eski Cumhuriyetçi John Kerry'nin Dış İşleri bakanlığına getirilmesi ve geçen seneki Beyaz Saray bütçesinin kongre tarafından Beyaz Saray memurlarının işlerine son verilmesine dek onaylanmaması yoluyla ana eksene çekildi. Bugünkü haberlerde yer alan ABD'nin Suriye'de Esad yönetimini devirmekten vazgeçmesi hususu bir küsür sene önce John Kerry'nin Londra'da yaptığı basın açıklamasıyla zaten olayları takip edenlerce biliniyordu.
Fransa seçimlerinin muhtemel galibi olacak eski IMF Bşk.'nı Dominic Strauss-Kahn'ın ABD'de başına örülen cinsel taciz belasıyla rezil edilmesi ve seçimlerde aday olamamasıyla Sarkozy iktidarı devam ettirilmek istenmiş ancak Hollande'ın galibiyeti engellenememişti.
Öte yandan geçen yıl CIA'nin Alman Şansölyesi Merkel'i dinlediği, Merkel yönetiminin de Tayyip Erdoğan'ı dinlediği ortaya çıkmıştı. Tayyip Erdoğan'ın başbakan iken ofislerinin dinlendiği de hepimizin malumu. Amerikan ulusal güvenlik kurumları NSA ve CIA'nin belgelerini Dünya'yla paylaşan Edward Snowden Rusya'da sığınmacı. Meşhur wikileaks belasını yaratan Julian Assange ise İngiltere'nin Ekvador Büyükelçiliği'nden çıkamamakta halen.
Kısaca Dünya'nın paylaşımı-egemenlik kavgası insanlığın bildiği ve kullandığı teknolojiden çok daha üst teknolojilerin kullanıldığı istihbarat savaşları üzerinden sürüyor. Algı operasyonlarıyla yaratılan istikrarsızlıklar ve kaoslarla oluşturulmak istenen konjonktüre karşı bir başka konjonktürel konsensüsün var edilmeye çalışıldığı ülkemizde ve çevre ülkelerdeki olaylara bakınca net olarak görülmektedir.
Çembere alınmak istenen PKK ile Ortadoğu operasyonunun bir adımı atılma aşamasındayken Abdullah Öcalan ve Turgut Özal'ın 1992 yılında savaşı durdurma iradesi bu çemberi kırmak istemiş, ardından bu atak 1993'teki Eşref Bitlis, Uğur Mumcu, Jitem yöneticisi Cem Ersever cinayetleri ve Bingöl'de sivil otuz üç Mehmetçiğin öldürülmesiyle ve alevlendirilen milliyetçi duyguların baskısıyla boşa çıkarılmış, sonrasında Abdullah Öcalan CIA operasyonuyla TC'ye teslim edilerek İmralı'ya hapsedilmiş ve hem Avrupa hem Kandil hem de Türkiye'deki legal Kürt politik güçleri Tel Aviv-Washington-Londra hattından kontrol edilir kılınmaya çalışılmış, TC ise bu plana MİT-Abdullah Öcalan işbirliği ile mukavemet etmeye çalışarak karşı durmuş, bu karşı duruş ta CIA merkezlerinden yönlendirilen Fethullah Gülen cemaatinin devlet içindeki uzantılarıyla sabote edilmiştir. Ülkedeki politik gelişmeler sabotajın başarıya erişemediğini kanıtlıyor. Ancak TC'nin projesinin de başarıya eriştiğini hala söyleyemiyoruz. Kıl köprü üzerinde yüründüğü aşikar.
Irak'ta başlayıp Suriye'ye kayan Işid vahşeti, Milli Güvenlik Kurulu'nun kararı ve bilgisi olmadan Suriye'ye gönderilmesi imkansız olan Mit tırlarının bir savcı ve bir jandarma üsteğmenince yakalanarak deşifre edilmesi, Rojava ve Kobani'de yaşananlar, 6-7 Ekim olayları, geçen yıl Lice'de bayrak indirme ve heykel dikme -herhalde o bölgeden sorumlu jandarma birliğinden habersiz değildir- olaylarına benzer provokatif olayların günlerdir Cizre'de sürüyor olması ve evvel gün Hakkari'de sivil polislerin gösterici gruba ses bombası atarak olayları kışkırtmak istediği yönündeki hadiselerin bizlere gösterdiği gerçek şudur: "Dünya'yı paylaşım savaşının tarafları arasına Türkiye de katılmış ya da katılmaya çabalamaktadır. Bu çaba imkan olan her girişimle örselenmek istenmektedir."
Bir an için konuyla alakasız gibi görünen Charlie Hedbo olayını 1968 Paris ayaklanması bağlamında düşünelim:

"Fransa'daki Charlie Hedbo katliamı aslında Fransa devletine ve toplumuna yapılmıştır. Ülkesinde Afrika ve başka coğrafyalardan milyonlarca müslümanı barındıran Fransa'da müslümanlara göre İslam'a hakaret niteliğindeki karikatürlerin provokatif özelliği kullanılarak yaratılan katliam kaosuyla hem Fransız halkında müslümanlara yönelik nefreti büyütmek hem de devletin bu halklar üzerindeki baskısını arttırmak suretiyle yeni sansasyonel olaylara yol açmak amaçlanmıştır. Bu amacın elbette Fransa üzerinden tüm Avrupa'da hedeflenmekte olduğunu söylersek yanılmış olmayız. Saldırganların ölü ele geçmesi, soruşturmayı yürüten polis amirinin şüpheli intiharı, kadın militan Hayat'ın Fransa'dan kolayca ayrılabilmesi, Hollande'ın Paris'teki yürüyüşe Netanyahu'nun katılmamasını istemesine rağmen İsrail Devlet Bşk.'nın yürüyüşe katılması, o gün ABD Savunma Bakanı Paris'te olmasına rağmen ABD'nin yürüyüşte Büyükelçi düzeyinde temsil edilmesi kamplaşmanın De Gaulle dönemindeki gibi bir kamplaşma olup olmadığını sormayı zorunlu kılıyor. Çünkü Işid, "Suriye'de tampon bölge" ve Esad konusunda Türkiye'nin uluslararası zeminde dile getirdiği tezlere Batı Avrupa kampından destek veren tek yönetim Hollande yönetimiydi. Ayrıca iki senedir kah ABD firmaları, kah Çin firmaları derken Ulusal füze sistemi ihalesinde TC'nin yüzünü Fransa'ya çevirmesi ve Fransa'nın ortak üretimi kabul eden tek ülke olması ve üzerine İsrail'in tüm karşı çıkışlarına rağmen Fransa'nın Filistin'i tanıma prosesine alan ülkeler içinde yerini almasıyla yer yüzündeki yarılma elle tutulur gözle görülür hale gelmiş oluyor.Soğuk savaş döneminde (dümeninde) Silahlı sol örgütlerce zaafiyete uğratılıp sıkıştırılan ülkeler bugün selefi terörle sıkıştırılmak, zaafa ve kaosa bu yolla itilmek istenmektedirler. Bilhassa Charlie Hedbo'dan sonra Avrupa'da Judaik-Amerikan-Anglo sakson egemenlik dışında hareket edecek ülkelerin hangileri olacağı, Fransa'nın 1968'deki gibi boyun eğip eğmeyeceğini ilerleyen günlerde hep birlikte göreceğiz."

20 Ağustos 2014 Çarşamba

MAHSUM KORKMAZ'IN HEYKELİNDEN GÖZÜKENLER


Lice'de PKK'nın sembol isimlerinden Mahsum Korkmaz'ın heykelinin dikilmesi ve yıktırılması büyük ses getirdi. Sesin büyüklüğü yapılan operasyonun büyüklüğünden ileri geliyor. Yazık ki askerimiz ve vatandaşlarımız öldü, yaralılar var. Bu mesele hakkında her ağızdan yerli yersiz çok şey çıkınca konuya pek bakılmayan pencerelerden de bakalım dedik.


Öncelikle Cumhurbaşkanlığı seçimleri göstermiştir ki Türk halkı artık kesin olarak PKK ile süregelen çatışmanın bitmesini ve bu sorunun ülke bütünlüğü zarar görmeden halledilmesini istiyor. Tayyip Erdoğan'ın aldığı %52 oyun anlamı budur. Selahattin Demirtaş'ın % 6'sı Kürt'lerden olmak üzere aldığı %9 oy da hesaba katılırsa seçmenin %61'i sorunun çözümünden yanadır ve bebek katili Apo'dan Kürt halk önderi Apo'ya gelinebilmiştir. %38 ise şu an sürdürüldüğü şekliyle bir çözümden yana değildir ve zımnen Kürt halkının terör olaylarının öznesi olarak kalmasını istemektedir. Sözün özü budur, daha fazla detaya gerek yok.

Peki şimdiye dek neler oldu? Hatırlatalım.

Abdullah Öcalan'la sürdürülen çalışmalar devlet tarafından azar azar topluma duyurulmaya başlandıktan sonra sürece yönelik ilk operasyon Oslo görüşmelerinin kamuoyuna servis edilmesiyle başladı. Bu deşifrasyonla süreç paralelinde oluşturulmaya çalışılan algı ve duygu iklimi iğfal edildi. Bir taşla on beş kuşun vurulması hedeflendi.

Çok gizli olarak sürdürülen bu görüşmelerin sızması KCK davasının dayanağını oluşturdu. KCK davasında sivil Kürt siyasetçilerin tutuklanması Kürt'lere legal alanları kapatmak demekti. Yani silahı bırakması için uğraşılan Kürt'ler bu davayla tekrar silaha itilmek istendi. Davayı hazırlayanlar kimlerdi: Fetullahçı çetenin emniyet içindeki üst düzey görevlileri ! 17-25 Aralık operasyonunu da başlatan bu kişilerin bir kısmı tutuklandı.

KCK davasının diğer hedefi -ki ilk hedeften çok daha büyük ve sarsıcıdır- Hakan Fidan'ın tutuklanmak istenmesidir. Oslo görüşmelerinde bizzat Başbakanın özel temsilcisi olarak yer alan bu bürokratın tutuklanmak istenmesinin tek sebebi çözüm sürecini yürütmesi değil, aynı zamanda sahip olduğu başkaca özellikleridir. (Ahmedinejat dönemi İran istihbaratıyla birlikte çalışmalar yürütmesi ve Ortadoğu'da İsrail'in hakimiyetini çökertecek bazı organizasyonların içinde yer alması Hakan Fidan'ın ipinin çekilmesi için yeterli sebeplerdir. Ancak paralel operasyon Türkiye'de tutmamıştır.)

Aslında herkes biliyor ki o büyük taşla vurulmak istenen hedeflerin merkezi Tayyip Erdoğan'dır. Çünkü Hakan Fidan savcının önüne getirilebilseydi, Oslo ve çözüm sürecine yönelik faaliyet talimatlarının Başbakan Erdoğan'dan geldiği belgelenmiş olacak ve Tayyip Erdoğan'ın terör örgütüyle iş tutması gerekçe yapılarak "vatana ihanet" suçundan yargılanma yolu açılacaktı. Ancak iki gün içinde Mit Kanunu'nda yapılan değişiklikle bu saldırının önü kesilmiş oldu. Hakan Fidan savcılıkça alınamadı. Bu durumu sindiremeyen emniyet içindeki Fetullahçı ekip beş bine yakın sivil parti üyesini tutuklatarak bu tutukluluklarla yaratmak istedikleri kaosun olumsuz getirileri üzerinden intikam almak istedi. Fakat Abdullah Öcalan Kandil'de ve Avrupa'daki Kürt seksiyonu içinde çatışmadan yana olan gruplara rağmen Kürt'leri silahlı bir çatışmanın içine sokmadı. Sabredilmesini salık verdi ve Kürt hareketini yöneten bir kısım idareciler istemeye istemeye de olsa Apo'yu dinlemek zorunda kaldılar. 

KCK davasının bir diğer hedefi Abdullah Öcalan'ın Kürt halkı nezdindeki sıfat ve hakimiyetini bozup kamuoyuna Apo'nun devlete tamamen teslim olmuş bir işbirlikçi olduğu izleniminin verilmesiydi. Çünkü Fetullahçı çete'nin polis ve basın ayağı tarafından en yakın avukatlarının bile Mit ajanı olduğu ortaya çıkarıldı. Gayet doğaldı, zira devlet Kandil'le Apo'nun arasındaki iletişimi tehlikeye atma riskine giremezdi. Bunu bizzat kendisi sürdürmeliydi ki, Apo tarafından Kandil'e iletilen talimatlar sağlıklı gitsin ve Kandil'den gelenler sağlıklı ve olduğu gibi gelsin. Kısaca ABD'nin emir eri malum çetenin bu amacı da başarısız oldu. Kürt halkı Apo'dan vazgeçmedi. 

Böylece KCK davasının tüm vahim amaçları -belki bir çok can yandı fakat- ustalıkla savuşturulmuş oldu.

Roboski katliamının da çözüm sürecini hedef aldığını bilmemiz gerekir. PKK içindeki çatışmacı klik'te yer alan HPG'nin başında (silahlı güçler) olan Suriye Kürdü Fehman Hüseyin önderliğinde ağır silahlı terörist grubun Roboski'den ülkeye giriş yaptığı bilgisini TSK'ya veren ABD istihbarat güçleri masum otuz beş insanımızı ordu kuvvetlerimize katlettirmiştir. Roboski'de öldürtülen kaçakçı köylülerin cesetleri üzerinden "devlet sivilleri öldürmeye devam ediyor" algısı yaratılmak istendi. Kürt'ler her zamanki gibi silaha, dağa, çatışmaya itilmeliydi. Ancak Kürt halkı çok saygı duyulası bir öngörü ve duygusuyla bu provokasyona da malzeme olmamayı bildi. 

2013 yılının Haziran ayında Taksim Gezi Parkında yapılmak istenen inşaata karşı direnen elli civarında gence sabah beşte gaz sıkılması ve çadırlarının yakılmasından (büyük operasyon) sonra bu mağduriyet ve iktidarın git gide otoriterleşen söylemine karşı sokaklara inen gençlik günlerce süren eylemlerle iktidarı sarstı. Kürt Halk Hareketi önderi Abdullah Öcalan'ın bu olayları darbe girişimi olarak görmesi o günlerde biz de dahil herkese ilginç gelmişti. Ancak süreçte gördüğümüz üzere Fetullahçı polis ve ajanlar arkalarına aldıkları Tüsiad gücüyle gençliği kullanarak iktidarı devirmek istemişti. Kollanan fırsat Taksim Gezi Parkında ayaklarına gelmişti. Kürt'ler sol-sosyalist çizgiye ayıp olmasın diye temsilci düzeyinde bulundular Taksim'de, ancak ne İstanbul'da ne de başka bir yerde ülkede en mobilize olan kitlelerini sokağa dökmediler. Aslında hükümeti kurtaran da buydu. Çünkü o günlerin sıcak ortamına ülkenin her bölgesinde yaşayan Kürt'ler de katılsaydı ülke gerçekten yangın yerine dönerdi ve kimse bu tepkiyi göğüsleyemezdi. Bu itibarla Apo "darbe girişimidir" diye nitelediği bu olaylara uzak durarak kritik bir eşiğin aşılmasını sağlamıştır.

Bugünlere gelelim. Lice'de son iki yıldır diğer bölgelerden farklı olarak olaylar daha şiddetli yaşanıyor. Sivil yurttaşlarımız ölüyor, askerlerimiz genç yaşlarında hayatlarını kaybediyor. 

Gezi olaylarının sürdüğü günlerde Lice'de Kalekol inşaatlarını yaptırtmama amacıyla halk birilerince sokaklara döküldü. Medeni Yıldırım adlı on sekiz yaşındaki kardeşimiz bu olaylar çerçevesinde 28.06.2013 günü askerin açtığı ateşle hayatını kaybetti. Bu tarihten sonra eylemler arttırıldı. Yol kesme eylemleri yapan bazı kimseler araçları geçirmeyerek hayatın akışını durdurmak istiyorlardı. 08.06.2014 günü yol kesme eylemine müdahale eden güvenlik görevlilerine saldırı şiddetlenince söz konusu olaylarda da iki sivil hayatını kaybetti. Bu olayların devamında askeri birlik içindeki direkten indirilip yere atılan bayrağımız protestocularca yakılarak ulusal değerlerimize büyük bir hakarette bulunuldu. Hemen ertesi günü Abdullah Öcalan bu olayın çözüm sürecini sabote etmek için yapılan provokasyonlardan biri olduğunu söyledi. BDP temsilcileri de aynı beyanlarda bulundular. 

Son olarak 16.08.2014 günü sosyal medya Lice'deki bir heykelin fotoğraflarıyla sallandı. İnsanlarımız çok duygusal. Bir işin önünü arkasını hiç düşünmeden anlık tepkiler veriyorlar. Bunu Kürt'ler, Türk'ler, Arap'lar velhasılı bu coğrafyanın tüm insanları için söylüyorum. Olaya bir de buradan bakalım:

PKK'nın sembol isimlerinden, ilk silahlı eylemi yapan önder kişiliklerden biri olan Mahsum Korkmaz'ın devasa heykelinin nerede kimler tarafından yapıldığı, oraya hangi yollardan getirildiği ve nasıl dikildiği soruları cevaplanmadan bu mesele anlaşılmaz. Uydu görüntüleriyle tarlalarda ne ekildiğini dahi gören devlet güçlerinin bu heykelin Lice'ye dikilmesini görmemiş olmalarına imkan var mı? Yok! O halde neden engellememişlerdir? Bayrak direğine tırmanan o provakatörü durdurmadıkları gibi bu heykeli getirenleri, oraya dikenleri, heykelin altında merasim yapanları da engellememişlerdir. Bu durum garip değil mi? Tayyip Erdoğan grup konuşmasında "o bayrağın indiğini izleyenler hesap verecekler" dediğinde bunun gelişi güzel bir cümle olmadığını her halde herkes anlamıştır.

Biraz geçmişi hatırlarsak Lice'de olanlara yönelik düşünceler seyrelmiş olur. 

Hatay, Adana ve Osmaniye'de ne olmuştu? Bir jandarma yüzbaşısı emrindeki çavuş ve erlerle devletin en gizli işlerini yapan kurumunun araçlarını durdurup, o gizliliği deşifre etmişti. Talimatı kimden almıştı? F tipi savcılardan...

Mit'in yurt dışına giden tırlarını durdurup içinde silah ya da mühimmat taşındığını Dünya'ya duyurmak için savcılarını ve subaylarını harcayan bir yapı Lice'de neler yapmaz? Barışın önünü kesmek için PKK içindeki Abdullah Öcalan karşıtı gizli odakları harekete geçiren güç Lice'de de ilgili devlet görevlilerinin o heykelin dikilmesine sırtını dönüp görmezden gelmesini kolayca sağlar, değil mi? Mahsum Korkmaz'ın heykelinin dikilmesiyle kaç kuş, yıkılmasıyla kaç kuş vurmak istedikleri üzerine detaylı düşünmemiz gerekiyor.Hatay, Adana, Osmaniye'de ulusal çıkarlarımızı yok etmek için koca koca savcıları, rütbeli subayları dış odakların çıkarları yolunda harcayanların Lice'de iki zavallı masum Kürt ölmüş, üç beş gariban er ölmüş, umurunda olur mu?


20.08.2014, iSTANBUL
Saygın Bedri Gider