Abdullah Öcalan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Abdullah Öcalan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
15 Ocak 2016 Cuma
YALANLARIN VE SAHTEKARLIĞIN TRAGEDYASI
MALUM BİLDİRİYLE PKK'YI AKLAYAN BİLDİRİCİ AKADEMİSYENLERE VE GEÇMİŞİN 'FAŞİST DEVLET' SLOGANINDAN KURTULAMAYAN, HAYATTAKİ DURUŞUNU SKOLASTİK BİR ZİHİNLE -BİLİNÇALTI VEYA BİLİNÇÜSTÜNDE- 'DEVLETİ YIKMAK' ÜZERİNE İNŞA EDENLERE SESLENİYORUM !
Devleti tanrılaştırmam, bir 'devlet fetişizmi' içinde olmam mümkün değildir. Devletin tüm erkleri ve koyduğu düzen bilakis hepimizce eleştirilmeli ve elbette sorgulanmalıdır. Ne için? Daha adil bir düzen için, refahın artması için, fırsat eşitliği için, gelir dağılımı adaletsizliginin son bulması için, yurttaşın haksız vergilerle ve banka-faiz tahakkumuyle ezilmemesi için, temel insan haklarının ve sosyal devlet prensibinin layıkıyla yaşanması için. Yurttaşlarına hizmetle mükellef devlet üstteki egemenlik mücadeleleri esnasında halka zarar verecek tasarruflarda da bulunabilir ve bizim görevimiz bu hallerde sorumlu bir duruşla haklı itirazları dillendirmeyi de kapsar.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruluşundan bu yana kendi yurttaşına sayısız haksız uygulamaları olmuş bir devlettir. En çok da olağanüstü dönemlerde yani askeri darbe dönemlerinin öncesi ve sonrasında halkla devletin arasını açan insanlık ve hukuk dışı bir çok devlet uygulaması maalesef zihinlerimizden hala çıkmıyor. Ciddi kalıcı etkiler söz konusudur. Toplumsal travma bireysel travmadan daha zor düzelir. Bunu tüm ülke, yaşadıklarımızla biliyoruz. Bugün yaşadığımız savaş ortamının gerisinde muhakkak ki geçmiş uygulamaların kalın tortusu duruyor. Sokakta Kürtçe konuştuğu için jandarma çavuşundan dayak yiyen, geleneksel köylü kıyafeti olan poşiyle ve tütün tabakasıyla şehre geldiği için başındaki poşisine, elindeki tütününe, kıt kanaat geçindiği mezrasında davarına, sütüne, peynirine, arpasına, buğdayına zorla el konulan bir halktır Kürt halkı. On yıllarca devlet destekli şeyhler ve ağaların baskısı altında kimliksiz ve kişiliksiz bir hale getirilmeye çalışılmıştır. Evet geçmiş böyledir. Bu geçmişin neticesi de Pkk'dır hiç kuşkusuz.
Pkk çıkışı itibariyle suni bir örgüt değildir kısaca. 1984 Eruh baskınıyla kendini duyuran bu yapının halk içindeki meşruiyeti geçmişin bahsettiğim travmalarına dayanmaktaydı. Travmalar tarihi Cumhuriyetin kuruluş aşamasındaki isyanlarla başlar, 12 Eylül'ün faşizan uygulamalarına ve 1990'ların köy boşaltma ve faili meçhul cinayetlerle dolu karanlık günlerine dek sürer. 1980 darbe döneminin Diyarbakır cezaevinden çıkan soluğu Bekaa'daki Pkk kampında almıştır. Esat Oktay Yıldıran adlı cezaevi komutanın insanlık dışı rezilce işkenceleridir biraz da Pkk'yı Pkk yapan. Abdullah Öcalan geçmişin travmalarını militan kazanmak için yeterli görmesine rağmen 12 Eylül uygulamaları Pkk'nın kuruluşunu ve eyleme geçmesini çok daha kolaylaştırmıştır. Burada Lozan'dan, ilk Kürt isyanlarının sebeplerinden, 12 Eylül darbesinden, Pkk'nın istihbari bağlantılarından, Batı Avrupa ve Abd'nin ülkemiz ve Ortadoğu'daki Kürt sorununu nasıl kullandığından bahsetmeyeceğim. Ortadoğu'daki kaostan ve bu kaosu yaratan enerji kaynaklarının paylaşımı ile sevkiyatı meselesinden de bahsetmeyecegim. Bu maddeler muhakkak ki ülkemizdeki savaş ortamının tam olarak sebeplerindendir. 'Ulus devlet teorisi', 'Wilson prensipleri, Lenin'in teorileştirdiği 'Halkların kendi kaderini tayin hakkı' ilkesi, 'yeni emperyalizm tespiti', Sayspikot anlaşması, Musul-Kerkük problemi, Barzani gerçeği, soğuk savaş dönemi Arap devletleri, İşıd olayı, Suriye iç savaşı, Israil'in hedefleri, Iran-Suud çelişkisi, bölgenin tarihte/günümüzdeki jeopolitiği ve Dünya devlerinin enerji politikalarına da değinerek tahlil ve fikir cimnastiği gerektiren bu maddeleri başka bir yazıya erteleyelim ve sadete gelelim.
Akp iktidarı Oslo görüşmeleriyle deşifre olduğu üzere Pkk ile Mit üzerinden iletişime geçmiş ve 'çözüm süreci' adı altında çatışmasızlık dönemine girilmesini sağlamıştır. Bu dönemin aktörleri Mit Müsteşarı Hakan Fidan, Abdullah Öcalan ve Kandil'deki Pkk/Kck yönetimidir. Oslo görüşmelerinin başlangıç tarihi Eylül 2008'dir. Demek ki TRT 6 (Kurdi) kanalının yayın hayatına geçmesinden üç ay evvel başladı Oslo buluşmaları. Bu buluşmaların ana gündemini silahın ilanihaye rafa kalkması oluşturmuştur. Pkk temsilcileri görüşmelerde çatışma sürecinin devam etmemesi için bazı taleplerde bulunmuş ve Abdullah Öcalan'ın yol göstericiliğinin esas olduğunu deklare etmiştir. Pkk'nın en önemli talebi 19.10.2009'da, yani Oslo görüşmelerinin başlangıcından bir yıl sonra gerçekleşmiş ve bir grup Pkk'lı Habur sınır kapısından giriş yapmıştır. Sonrasını herkes az çok biliyor. (O zaman ki BDP bu olayı bir gövde gösterisine dönüştürerek siyasi iktidarı Türk seçmen karşısında zor duruma düşürmüştü.) Tam da bu noktada kritik bir hatırlatma yapmak isterim. Türkiye'de kırk yıldır Pkk terörü sebebiyle oğlunu, eşini, babasını kaybetmiş onbinlerce insan vardır. Hısımlarıyla yüzbinleri bulan insanlarımızın birebir canı yanmıştır. Buna rağmen halkımız 'Habur olayına da' 'akil insanlar heyetine de' ufak tefek olaylar dışında sert tepki göstermemiştir. Toplum yüzlerce yıllık kardeşlik mirasının gücünü ve çelebiligini her zaman olduğu gibi yine ortaya koymuştur.
Peki Pkk militanları Habur'dan ülkeye girerken Akp'nin o zamanki ortağı F.Gülen çetesi ne yapıyordu? Birinci can alıcı nokta burasıdır. Kck soruşturmasının Diyarbakır Başsavcılığı'nca başlatıldığı tarih 2009 yılının Mayıs ayı olduğuna göre Savcılık (daha dogru ifadeyle F.Gülen cetesinin hakimiyetindeki Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı) Oslo'daki görüşmelerden sekiz ay sonra süreci bozma girişimlerine başlamış gözüküyor. Evet Kck davası bir sabotajdır, aynen Ergenekon ve İzmir'de görülen Casusluk davası gibi. Kck davasıyla binlerce sivil Kürt tutuklanarak Pkk tahrik edilmeye çalışılmış, çatışmasızlık ortamı bozulmak çalışılmıştır. Pkk içindeki savaş yanlısı kanat Kck tutuklamaları başlayınca bunu sebep olarak tespit etmiş ve eylemlere başlamak istemiştir. Hatta bu davada sanık avukatı sıfatıyla görev yapmış biri olarak tespitim odur ki Kürt siyasetindeki ağırlıklı ekip tutukluların tahliyesinin gerçekleşmesini istememiş ve davayı içte ve dışta devlet aleyhine kullanmayı amaçlamıştır. Ancak Abdullah Öcalan'ın Mit'in yönlendirmesiyle yaptığı kritik müdahaleler ve açıklamaları Pkk'yı da dönemin Bdp'sini de kilitlemiştir. Zira Öcalan'ın da daha sonraki İmralı görüşmelerinde F.Gülen çetesinin darbe girişimini engellediğini toplantıda bulunan Bdp vekillerine ifade ettiğini biliyoruz.
Pkk içindeki savaş yanlısı hakim grup Öcalan'ın örgüt üzerindeki etkisinin zayıf olduğunu göstermek ve bu yolla Öcalan’ı etkisizleştirmek için çeşitli eylemler yapmış olup bu eylemlerin 'örgütün vahametini gösteren en mühim örneği' 21.09.2011'de Siirt'te gerçekleşti. Örgüt üyeleri polis otosu sandıkları bir otomobili roketle havaya uçurup okul mezuniyetinden dönen araç içindeki dört genç kadının ölümüne iki kadının ağır yaralanmasına sebep oldu. 23.09.2011 günü Kandil'den yapılan açıklamada olayın 'acı bir kaza' olduğu ifade edilerek eylemde ölenlerin ailelerinden özür dilendi. Bu eylem dışındaki sivil-resmi kişilere yönelik ölümlü saldırılar, iş makinesi yakma, yol kesme, kimlik kontrolü yapma, kalekol ve baraj inşaatlarını bombalama gibi onlarca eylemi saymıyorum.
Söz konusu eylemler Abdullah Öcalan'ın 2014 ve 2015 Nevruz'unda 'silahlı dönemin kapandığı ve sivil siyaset dışında başka bir yol olmadığına' yönelik mesajları ve öncesinde Kandil'e gönderdiği mektuplar sebebiyle Pkk içinde büyük tartışmalara sebep olmuştur. Öcalan'ın duruşu Pkk içindeki ayrılıkçı olmayan güçsüz grubun elini kuvvetlendirdiğinden Pkk'nın Kürt milliyetçisi olan ayrılıkçı kanadı roketli, mayınlı, hendekli eylemlere bir zamana kadar geçememiştir. İşte 'o zaman' imza attıkları bildiriyle Pkk'nın ilkel Kürt milliyetçisi olan ayrılıkçı kanadını temize çıkarmaya çalışan akademisyenlerin, Hdp'nin ve Hdp destekçisi olan 'aydın sıfatıyla boy gösteren karanlık kişiliklerin' koro halinde ifade ettikleri üzere Dolmabahçe'de masanın devrildiği an değildir. 'O zaman' Haziran seçimleri sonrasındaki zaman da değildir.
Pkk kurucusu Öcalan'ın 2014 ve 2015 Nevruz'unda örgüte yaptığı silahların gömülmesine yönelik çağrı aslında karşılığını hiç bir zaman bulmamıştır. Pkk'nın hakim olan ayrılıkçı yönetimi tarafından karşılığı varmış gibi davranılmıştır. Bu hem kendi militanlarına hem de Hdp'ye destek veren Akp ve Erdoğan karşıtlarına yönelik tamamen taktik bir davranıştır. Strateji ise Şengal dağına yapılan İşıd saldırısından başlamak kaydıyla ABD hava kuvvetlerinin de desteğiyle tüm Kuzey Suriye'de hayata geçirilecek 'sözde enternasyonal YPG direnişi' neticesi oluşturulacak alanla ülkemizin Suriye-Irak sınırında ele geçirilecek alanların birleştirilmesini amaçlamaktadır.
İşte ikinci can alıcı nokta da burada kendini ayan beyan gösteriyor. Biraz evvel de değindiğim üzere Hdp, Chp, bunlara bağlı yazar çizer taifesi, Türkiye'yi ihtar eden bildirici akademisyenler ve tümünün destekçileri ne demektedir: "çözüm süreci Dolmabahçe'deki mutabakatın televizyonlardan deklare edilmesini müteakip Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bu mutabakatı tanımadığına yönelik ifadelerle son bulmuş ve TC'nin silahlı güçlerinin durağan olan Pkk'ya saldırısıyla savaşı devlet başlatmıştır."
Kronolojik olarak devam edersek daha kolay olur; Yalçın Akdoğan ve Sırrı Süreya Önder'in mutabakatı okuduğu tarih 28.02.2015'tir. Cumhurbaşkanı'nın bu mutabakatı tanımadığını ifade ettiği tarihse 20.03.2015'tir.
Peki çatışmalar ne zaman başladı? 11.07.2015 günü Pkk şefi Murat Karayılan şu açıklamayı yaptı: "Çözüm süreci esas olarak sizin de çok iyi bildiğiniz gibi kamuoyu önünde açıkça yürütülen bir süreç Erdoğan'ın müdahalesiyle ortadan kaldırıldı. İlk önce Kürt sorunu diye bir sorun yoktur dedi, daha sonra izleme heyetine katılmıyorum doğru değildir, İmralı'nın itibarını artırır dedi. Daha sonra Dolmabahçe Sarayı'ndaki açıklama da doğru değildir dedi. Daha sonra da masa filan ortada yok dedi, yani her şeyi yok saydı. Oysa 22 yıllık bir emek var yani bu 93'te başlayan bir süreçti. Bu sürecin geldiği bir düzey var. Dolmabahçe Sarayı'nda yapılan 10 maddelik açıklama düzeyi var. Her iki tarafın mutabık olduğu belge ilk kez kamuoyu önünde açıklandı. Şimdi tüm bunların yerle bir edilmesi ne anlama gelir? Çözümün bitirilmesi anlamına gelir, çözüm dolayısıyla bitmiştir, çözüm yoktur." İşte bu açıklamayla birlikte Pkk'nın mayın patlatma ve hendek eylemleri devreye sokuldu. Adına da 'devrimci halk ayaklanması' adı verildi. Temmuz ayından bugüne dek toplam altı aydır süren çatışmalar gösteriyor ki Pkk çözüm sürecinin şartı olan sınır dışına çekilme safhasına hiç geçmemiş, tam tersine savaşa hazırlanmış. Bu halde Cumhurbaşkanı'nın Dolmabahçe mutabakatını izale etmesinin sebebi de ortaya çıkmış oluyor. Ancak gerçek daha da geride durmaktadır.
Şimdi tarih tarih belirteceğim olaylar Pkk, Hdp ve destekçilerinin gerçek niyetini anlamak bakımından aklı ve vicdanı yerinde olan herkese yardımcı olacaktır.
Pkk'nın çözüm sürecinin son iki yılında gerçekleştirdiği eylemler ve yaşanan olaylar:
1) Mayıs 2014- Lice'de kalekol inşaatını protesto eylemleri başladı.
2) 06.06.2014- Lice olaylarında iki kişi öldü.
3) 06.06.2014- Tunceli ve Van/Çatak'ta Pkk militanları araçları durdurup kimlik kontrolü yaptı.
4) 09.06.2014- Lice'deki 2.Hava Üs Komutanlığının Türk bayrağı direkten indirilerek göstericilerin çiğnemesi için yere atıldı.
5) 13.08.2014- Lice merkeze dört kilometre uzaklıktaki bir mezarlığa Mahsum Korkmaz'ın heykeli dikildi.
6) 08.09.2014- Muş'un Bulanık ilçesine bağlı Çataklı köyü otuz Pkk militanı tarafından basılarak köylüler camiye kapatıldı ve on çocuk dağa kaçırıldı.
7) 05.10.2014- Selahattin Demirtaş'ın çağrısı sonucu başlayan Kobani için ayaklanma olayları iki gün içinde ellibeş yurttaşın hayatını kaybetmesiyle sonuçlandı. Olaylar A.Öcalan'ın çağrısiyla sona erdi. Hadise tarihe 6-7 Ekim olayları olarak geçti.
8) 24.10.2014- Pkk Kağızman'da hidroelektrik santrali bombalayarak ağır hasara neden oldu.
9) 25.10.2014- Yüksekova'da çarşı iznine çıkan iki uzman çavuş ve bir erbaş sivil ve silahsız oldukları halde kafalarına silah sıkılmak suretiyle öldürüldüler.
10) 30.10.2014- Hava astsubay Necdet Aydoğdu 2.5 aylık hamile eşine meyve satın alırken Diyarbakir'ın Sur ilçesinde eşinin gözü önünde öldürüldü.
11) 27.12.2014- Cizre'de Pkk'lılar Hüda-Par'lilara saldırdı, altmış yaşında bir Huda-par'li öldürüldü. Kolluk güçlerinin müdahalesiyle olaylar daha da büyüdü. Bir çok kamu kurumunda ağır hasar meydana geldi.
12) 29.12.2014- Cizre'deki olaylar Batman ve Yüksekova'ya sıçradı. Esnaf üç gün kepenk açamadı. Bir çok kamu kurumu hasara uğradı.
13) 30.12.2014- Güneydoğu Genç İşadamları Derneği Başkanı Hakan Akbal Cizre olaylarında 'üçüncü bir elin' varlığından bahsetti ve amacın Suriye'deki çatışmaların Türkiye içine çekilmesi olduğunu söyledi.
14) 07.01.2015- Cizre'deki çatışmalar artarak sürdü ve çatışma ortasında kalan ondört yaşındaki Ümit Kurt hayatını kaybetti.
15) 19.01.2015- Cizre Emniyet Müdürü Ercan Demir geçmişte Trabzon Emniyetindeki görevi dolayısıyla Hrant Dink davası kapsamında tutuklandı.
Tarihlere bakılacak olursa bu eylemlerin gerçekleştiği tarihlerde Suriye tarafında da İşıd-Ypg çatışması söz konusuydu. Örneğin Lice olayları İşıd'ın Şengal baskınından iki gün sonra başladı. Yine Demirtaş'ın çağrıyla başlayan 6-7 Ekim olayları ve Cizre çatışmaları da Kobani'deki çarpışmaların en kızgın anında gerçekleşti.
Saydığım bu eylemler görüldüğü üzere Abdullah Öcalan'ın Pkk'ya silah bırakma çağrısı yaptığı iki nevruz arasında meydana gelmiştir. Ancak Pkk ve onun legalitedeki temsilcisi Hdp lafta bu çağrıya uydukları yönünde hareket etmiş olsalar da gerçek ve yaşadıklarımız böyle değildir. Demek ki devletin istihbarat kurumlarının verdiği bilgiler bir havuzda biriktikten ve seçimler -tüm partiler için- atlatıldıktan sonra 2014 yılının ortasında Pkk tarafından başlatılan şiddet olayları gerçek ifadesini Murat Karayılan'ın 'çözüm sürecinin bittiği' yönündeki 11.07.2015 tarihli savaş ilanında bulmuştur. Sözün özü şudur ki Pkk'nın milliyetçi-ayrılıkçı kanadı ABD tarafından Ypg'ye alan açılması konusunda mutabakat sağlandığı andan itibaren çözüm sürecini satmıştır. Ypg komutanı Polat Can'ın 14.10.2014'deki beyanı herhalde iki günlük bir ilişkiye dayanmıyor. Ne demişti Polat Can: "işıd'e karşı kurulan koalisyon güçleri idaresinde temsilcimiz var." Biraz daha geriye gidersek taşlar yerine daha iyi oturacak; Ahmet Davutoğlu Dış işleri Bakanıyken iki kez Ankara'ya davet edilen Pyd'nin lideri Salih Müslim Ankara'nın Suriye'ye ve Esad yönetimine yönelik işbirliği teklifini reddetmiş ve ABD Dış işleri bakanının değişmesiyle yeni Bakan Kerry'nin direktifiyle hareket etme yoluna gitmiştir.
Bütün bunlar olayları takip eden herkes tarafından çok iyi bilinmektedir. Silahların bırakılması ve sınır dışına çıkılması gerekirken Pkk tarafından 2014 yılının Mayıs ayından bugüne dek sürdürülen savaşın Suriye'deki çatışmalarla paralelliği olayın şifresini çözmektedir.
Ancak şer planı Kürt halkının desteği sağlanamadığı ve güneydoğudaki savaş konsepti Türkiye'nin Batısına taşınamadığı için çökmüş bulunuyor. Bu halde yaşananlar hendeklere-barikatlere sürülen çocuk yaştaki bilinçsiz gariban Kürt çocuklarının sonu olmayan çatışmalarda ölmesi ve içine sokuldukları girdapta masum polis ve askerlerimizin katledilmesinden başka bir şey değildir. Kürt siyasetini yönetenler bırakın Türkiye'yi, Kürt halkına ihanet etmişlerdir. Yalanları ve sahtekarlıkları 'hastalıklı sözde aydın' tahkimatıyla gerçek bir tragedyadır artık ve perde kapandığında geriye sadece halkımıza yaşatılan acılar kalacak ne yazık ki.
1 Mart 2015 Pazar
PKK'YA YÖNELİK SİLAH BIRAKMA ÇAĞRISI HAKKINDA BİR KAÇ SÖZ
Dünkü tarihi silah bırakma çağrısı ile bir dönem sona eriyor. Eğri oturup doğru konuşacağız. Kimse kimseye oyun oynamasın ve maval okumasın artık. Bu ülkede kardeşlik hukuku tekrar tesis edilecekse önce samimiyet gereklidir ve samimiyet için de önce adalete, hak bilmeye, namuslu olmaya ihtiyaç vardır. Ancak adil olanlar, hak bilirler, namuslu kişiler samimi olabilirler. Bu özelliklere sahip olmayanlar vatan ve insan sevgisine de sahip olamazlar. Adil olmayan, hak bilmeyen, namussuz bir kişiden vatan ve insan sevgisi beklemek saflıktır, hatta ahmaklıktır. Fakat bunlar da bazen yetmeyebilir. Bazı konularda duygularımızın etkisinde olmayan objektif-tarafsız bilgiler bu özellikleri tahkim etmelidir ki, meselelerde yanlışa düşülmesin. Ben bildiğimi iddia etmem hiç bir zaman. Ama bilmeye çalıştığımı, öğrenmeye gayret ettiğimi iddia ederim ve yazdıklarımın, söylediklerimin, savunduklarımın bu çerçevede düşünülmesini beklerim.
Kürt meselesi bu ülkenin şah damarına oturmuş, Türk-Kürt hepimizin canına, malına zarar vermiş; huzurumuzu, sağlığımızı, kardeşliğimizi bozmuş bir meseledir.
Adam anasından doğar okula gidene kadar sadece Kürtçe öğrenir, okula başlayınca denizden çıkmış balığa döner, tüm çocukluk kodları bir anda yerle yeksan olur...
Askere gider, aynısı...Dayakla Türkçe öğrenir, Kürdüm diyemez, herkesten fazla nöbet tutar..."Alavare dalavere, Kürt Memet nöbete" cümlesi gerçeklerden çıkmadı mı sanılıyor? Öyle bir zan varsa, inanın doğru değildir. Yıllarca böyle olagelmiştir.
İngilizlerin Musul-Kerkük için tezgahladığı -tarihi detaylara girmiyorum- olayların neticesinde; genç cumhuriyetin kendini koruma gayesiyle aldığı sert tedbirlerin kurunun yanında yaşı yakması sonucu oluşan acılar, 2.Dünya Savaşına paralel kurgulanan asimilasyon politikalarının yarattığı süreç, Nato konseptine dahil edilmiş devlet idaresinin bölgeyi kontrol altında tutmak için binlerce dönüm araziyi beş-on aileye teslim ederek Ağalık düzenini kökleştirmesi, şeyh-ağa-jandarma üçlüsünün en temel insani istekleri maddi ve manevi şiddetle bastırması, arkasından 12 Eylül'ün faşist askeri idaresi, D.Bakır Cezaevi'nde uygulanan insanlık dışı işkenceler (fiziki işkencenin yanında pislik yedirmeler, döve döve istiklal marşı okutturulması, kaba dayakla adam öldürülmesi) PKK hareketinin ilk çıkıştaki meşruiyet kaynaklarıdır. İnkar edilemez. Otuz senedir askeri yöntemlerle sonuçlandırılamaması bu anlattıklarımızı ispat ediyor zaten.
Ülkemizin jeostratejik konumu, bilhassa Kürt yurttaşlarımızın yoğun olduğu bölgelerin enerji hatları üzerinde olmasına bağlı olarak o bölgede, devletin yanlış uygulamalarıyla tetiklenen "Dünya'daki ana paylaşım savaşlarının hemen dibindeki destabilizasyon" elbette sömürgeci emperyalistlerin ellerini ovuşturarak istediği, beklediği ve hatta kışkırttığı bir durumdu. PKK, erimek bir yana güçlendikçe Almanya (bilhassa hem PKK içindeki Alevi Kürtleri hem de diğer silahlı sol örgütleri yönlendirmek istemiştir), İngiltere, İsrail, Fransa (Madam Mitterand'ı hatırlayınız) ve elbette ABD Türkiye'nin bu yumuşak karnını hep deşmek, çatışmayı el altından körükleyecek hamlelerle kendi adi emellerini işletmek istemişlerdir.
Özellikle 1990'lı yıllardaki köy boşaltma, köy yakma ve yargısız infazlar halkımız içindeki psikolojik mesafeyi açmış, buna paralel ülkenin her yerine akan şehit askerlerin tabutları maalesef Kürt halkına yönelik öfkenin derinleşmesine sebep olmuştur.
İçinde bulunduğumuz politik yapılarda da, arkadaş sohbetlerinde de, bu ve başka sayfalarda da dilimiz döndüğünce söyledik; 1993 yılı kilit yıldır. 1993 yılında Abdullah Öcalan ateşkes ilan etmiş, devlet bu ateşkese üstü kapalı bir biçimde uymuş, Cumhurbaşkanı Özal ve Öcalan arasında gidip gelen aracılarla çatışmasızlık dönemine geçilmiştir.
Olayları takip edenler bilirler ki; o ateşkes sürecinde Öcalan kanaatimce soğuk savaş döneminin bitmesiyle de bağlantılı olarak temel demokratik açılımların yapılması halinde silahlı mücadeleyi bitireceklerini ve Batı emperyalizminin açık hedefi halindeki bu bölgede ayrı devlet kurmanın Batılı güçlere yarayacağını dile getirmiştir. YANİ TÜRKİYE'DEN BİR KÜRT DEVLETİ ÇIKARMAK TEZİ BİZZAT ABDULLAH ÖCALAN TARAFINDAN TARİHE GÖMÜLMÜŞTÜR, HEM DE 1993 YILINDA. Elbette bu gerçek dönemin hakim boyalı İstanbul basını tarafından halka iletilmemiştir.
Kritik yıl dediğimiz 1993 yılında neler olduğunu tekrar hatırlayalım mı? Bingöl'de gerçekleşen otuz üç sivil askerimizin karanlık bir biçimde katledilmesi, Öcalan'la diyaloğa giren Turgut Özal'ın ölmesi (öldürülmesi), barışa yönelik adımları olduğu bilinen Jandarma komutanı Eşref Bitlis'in uçağının düşürülmesi, konuyla ilgili ciddi bir çalışması olduğu bilinen gazeteci Uğur Mumcu'nun yine çok karanlık bir cinayete kurban gitmesi, görevinde istifa etmiş Jitem kurucusu Cem Ersever'in infaz edilmesi, Sivas'taki Madımak katliamı, hemen üç gün sonra Başbağlar katliamı ve arkasından Genelkurmay başkanı Doğan Güreş'in komutasındaki ordunun operasyonları başlatmasıyla savaş dönemine geri dönülmesi 1993 yılının iyi anlaşılması gerektiğinin ana maddeleri olarak karşımızda duruyor.
Abdullah Öcalan'ın hiç bir Avrupa ülkesince kabul edilmeyip Kenya'ya gönderilmesi ve orada CIA görevlilerince TC görevlilerine teslim edilmesi Batı emperyalizminin onu kullanmak yerine başka dinamikleri tercih ettiğinin delilidir. Büyük güçler barışan Kürtler yerine çatışan Kürtler'in varlığını amaçlamıştır. Silahlı Kürt gruplarda "esaretteki Öcalan" düşüncesi hakim kılınarak Öcalan'ın dile getirdiklerine itibar edilmemesi sağlanmak istenmiştir. Ancak ülkemizdeki Kürt nüfusun Öcalan sevgisi, PKK'nın düşüncede ve eylemde Öcalan'a aykırı davranmasını tam olmasa da kısıtlamıştır diyebiliriz.
PKK sempatizan ve militan tabanını bir arada tutmak için put haline getirdiği Öcalan'dan caydığı anda o tabanı kaybedeceğini bildiğinden çok sıkışık halde bir seyir izledi son yıllarda. Açıklamalarda Öcalan güzellemeleri yapılsa da örgüt tarafından ortaya konan pratik Öcalan'ın 1993'ten beri dile getirdiklerine aykırı şekilde vücut buldu.
Abdullah Öcalan'ın son yıllardaki "paralel devlet" iddiası üzerinde düşünülmeye değer iddiadır. Bu iddianın Gülen Cemaatiyle hükümetin arasının açılmadan dile getirildiğini hatırlatalım. Bence bu durum iddianın ötesinde bir gerçektir. Öcalan'ın ABD'de ve Avrupa'daki en güçlü lobiler olan Yahudi, Ermeni ve Rum lobilerinin TC içinde paralel uzantıları olduğunu ve bin yıldır egemen olamadıkları Türkiye coğrafyasına bu paralel çetelerce yön vermek istediklerini cezaevi görüşlerinde defaatle dile getirdiğini biliyoruz. Bilhassa İsrail'in ve siyonizmin her iki tarafta gazladığı savaş ortamıyla Türkiye güçsüzleştirilmek istenmiştir.
TC Devleti içindeki yurtsever ve millici unsurların bu planları bozmak amacıyla Türkiye'yi görece demokratikleştirme hamleleri sonucu süreç içinde devlet eliyle Kürtçe televizyon açılması, Kürtçe dil kurslarının serbest bırakılması, geçmişte partilerin ensesinde demokles'in kılıcı gibi duran "parti kapatma" müessesinin sonlandırılması ve DTP, HDP, BDP gibi partilerin legal zemindeki yerinin kuvvetlendirilmesi, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemizde devletin çok ciddi sübvansiyonuyla kamusal ve özel yatırımların hızlıca hayata geçirilmesi şiddetten beslenen PKK'nın elindeki kozları gitgide zayıflatmıştır. Ancak biliyoruz ki bu satranç oyununda içinde F tipi çetenin de yer aldığı "paralel yapı ya da yapılar" örneğin KCK davasındaki haksız tutuklamalarla legal zemine taşınmaya çalışılan Kürtleri tekrar silaha itmeye çabalamıştır. İşte bu süreçte Abdullah Öcalan'ın çatışmaya karşı söylemleri, KCK davasını "paralel yapıların darbe girişimi" olarak nitelemesi ve akabinde ilgili kamu kurumlarının düzenlemesiyle KCK tutuklularının serbest kalmalarının sağlanmaları bir provokasyonu daha sonuçsuz bıraktı.
Geçen sene Lice'de Türk halkını provoke etmek amacıyla dikilen heykel, ardından devletin uyuşturucu tarlalarına müdahale etmesi karşısında gösterilen silahlı direniş, bu sene sebebi belli olmayan ve neden sürdürüldüğünü kimsenin anlamadığı, bir çok insanımızın hayatını kaybettiği Cizre olayları, bu olayların hemen öncesinde Selahattin Demirtaş'ın Kobani için ayaklanması çağrısı yapması ve kırk beş yurttaşımızın bu olaylarda hayatlarını kaybetmeleri karşısında yıllarca cezaevinde yatmış ve KCK davasında da uzun süre tutuklu kalmış Hatip Dicle'nin açıklamaları çok önemlidir, dikkate değerdir. Kürt politikasının bu önemli ismi üstü açık ya da kapalı şekilde bu olayların arkasında "paralel yapı" olduğunu dile getirmiştir.
Tüm bu anlattıklarımızdan sonra geçmişte kişisel bir sohbet esnasında Prof.Dr.Anıl Çeçen hocamızın söylediği bir lafı buraya taşımak isterim: "Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin içinde sekiz belki de onsekiz devlet vardır."
Görünen devlet içindeki görünmeyen yabancı ellerin idare ettiği bu "paralel devletlerin" Kürt sorununu Misak-ı Milli içinde bir kardeşleşmeyle bitirtmemek için her yola başvurdukları konusunda hiç kuşku duyulmamalıdır. İşte bu sebeple dünkü silah bırakma çağrısının değeri iyi anlaşılmalıdır. Geçen hafta İzmir'de Ege Üniversitesinde MHP'li bir gencimizin öldürülmesi olayı dahi bu çerçevede düşünülmelidir. (Bu ülkede yaşayan her sıradan yurttaş benim kardeşimdir; esas düşman bizi birbirimize düşmanlaştıranlardır.)
Sözün özü şudur; çözüm sürecinin geldiği aşamada köstek değil, destek olunması, yurduna ve insanına içtenlikle bağlı her yurttaşın bu sürece omuz vermesi gerekiyor. Çünkü bu iş parti veya ideoloji işi değil, ülke işidir. Geleceğimizle ilgilidir. Eğer çözüm sürecinin arkasında bahsettiklerimizin hilafına bir kötüniyet varsa bu bizim değil, kötüniyetlilerin problemidir. Bu süreçte yanlış yapanlar karşılarında bizi, tüm Türkiye'yi bulurlar ve kimse çıkacak yangından kendini kurtaramaz. Biz beyana itibar ederiz. Gerisini beyan sahipleri düşünsün.
Kürt meselesi bu ülkenin şah damarına oturmuş, Türk-Kürt hepimizin canına, malına zarar vermiş; huzurumuzu, sağlığımızı, kardeşliğimizi bozmuş bir meseledir.
Adam anasından doğar okula gidene kadar sadece Kürtçe öğrenir, okula başlayınca denizden çıkmış balığa döner, tüm çocukluk kodları bir anda yerle yeksan olur...
Askere gider, aynısı...Dayakla Türkçe öğrenir, Kürdüm diyemez, herkesten fazla nöbet tutar..."Alavare dalavere, Kürt Memet nöbete" cümlesi gerçeklerden çıkmadı mı sanılıyor? Öyle bir zan varsa, inanın doğru değildir. Yıllarca böyle olagelmiştir.
İngilizlerin Musul-Kerkük için tezgahladığı -tarihi detaylara girmiyorum- olayların neticesinde; genç cumhuriyetin kendini koruma gayesiyle aldığı sert tedbirlerin kurunun yanında yaşı yakması sonucu oluşan acılar, 2.Dünya Savaşına paralel kurgulanan asimilasyon politikalarının yarattığı süreç, Nato konseptine dahil edilmiş devlet idaresinin bölgeyi kontrol altında tutmak için binlerce dönüm araziyi beş-on aileye teslim ederek Ağalık düzenini kökleştirmesi, şeyh-ağa-jandarma üçlüsünün en temel insani istekleri maddi ve manevi şiddetle bastırması, arkasından 12 Eylül'ün faşist askeri idaresi, D.Bakır Cezaevi'nde uygulanan insanlık dışı işkenceler (fiziki işkencenin yanında pislik yedirmeler, döve döve istiklal marşı okutturulması, kaba dayakla adam öldürülmesi) PKK hareketinin ilk çıkıştaki meşruiyet kaynaklarıdır. İnkar edilemez. Otuz senedir askeri yöntemlerle sonuçlandırılamaması bu anlattıklarımızı ispat ediyor zaten.
Ülkemizin jeostratejik konumu, bilhassa Kürt yurttaşlarımızın yoğun olduğu bölgelerin enerji hatları üzerinde olmasına bağlı olarak o bölgede, devletin yanlış uygulamalarıyla tetiklenen "Dünya'daki ana paylaşım savaşlarının hemen dibindeki destabilizasyon" elbette sömürgeci emperyalistlerin ellerini ovuşturarak istediği, beklediği ve hatta kışkırttığı bir durumdu. PKK, erimek bir yana güçlendikçe Almanya (bilhassa hem PKK içindeki Alevi Kürtleri hem de diğer silahlı sol örgütleri yönlendirmek istemiştir), İngiltere, İsrail, Fransa (Madam Mitterand'ı hatırlayınız) ve elbette ABD Türkiye'nin bu yumuşak karnını hep deşmek, çatışmayı el altından körükleyecek hamlelerle kendi adi emellerini işletmek istemişlerdir.
Özellikle 1990'lı yıllardaki köy boşaltma, köy yakma ve yargısız infazlar halkımız içindeki psikolojik mesafeyi açmış, buna paralel ülkenin her yerine akan şehit askerlerin tabutları maalesef Kürt halkına yönelik öfkenin derinleşmesine sebep olmuştur.
İçinde bulunduğumuz politik yapılarda da, arkadaş sohbetlerinde de, bu ve başka sayfalarda da dilimiz döndüğünce söyledik; 1993 yılı kilit yıldır. 1993 yılında Abdullah Öcalan ateşkes ilan etmiş, devlet bu ateşkese üstü kapalı bir biçimde uymuş, Cumhurbaşkanı Özal ve Öcalan arasında gidip gelen aracılarla çatışmasızlık dönemine geçilmiştir.
Olayları takip edenler bilirler ki; o ateşkes sürecinde Öcalan kanaatimce soğuk savaş döneminin bitmesiyle de bağlantılı olarak temel demokratik açılımların yapılması halinde silahlı mücadeleyi bitireceklerini ve Batı emperyalizminin açık hedefi halindeki bu bölgede ayrı devlet kurmanın Batılı güçlere yarayacağını dile getirmiştir. YANİ TÜRKİYE'DEN BİR KÜRT DEVLETİ ÇIKARMAK TEZİ BİZZAT ABDULLAH ÖCALAN TARAFINDAN TARİHE GÖMÜLMÜŞTÜR, HEM DE 1993 YILINDA. Elbette bu gerçek dönemin hakim boyalı İstanbul basını tarafından halka iletilmemiştir.
Kritik yıl dediğimiz 1993 yılında neler olduğunu tekrar hatırlayalım mı? Bingöl'de gerçekleşen otuz üç sivil askerimizin karanlık bir biçimde katledilmesi, Öcalan'la diyaloğa giren Turgut Özal'ın ölmesi (öldürülmesi), barışa yönelik adımları olduğu bilinen Jandarma komutanı Eşref Bitlis'in uçağının düşürülmesi, konuyla ilgili ciddi bir çalışması olduğu bilinen gazeteci Uğur Mumcu'nun yine çok karanlık bir cinayete kurban gitmesi, görevinde istifa etmiş Jitem kurucusu Cem Ersever'in infaz edilmesi, Sivas'taki Madımak katliamı, hemen üç gün sonra Başbağlar katliamı ve arkasından Genelkurmay başkanı Doğan Güreş'in komutasındaki ordunun operasyonları başlatmasıyla savaş dönemine geri dönülmesi 1993 yılının iyi anlaşılması gerektiğinin ana maddeleri olarak karşımızda duruyor.
Abdullah Öcalan'ın hiç bir Avrupa ülkesince kabul edilmeyip Kenya'ya gönderilmesi ve orada CIA görevlilerince TC görevlilerine teslim edilmesi Batı emperyalizminin onu kullanmak yerine başka dinamikleri tercih ettiğinin delilidir. Büyük güçler barışan Kürtler yerine çatışan Kürtler'in varlığını amaçlamıştır. Silahlı Kürt gruplarda "esaretteki Öcalan" düşüncesi hakim kılınarak Öcalan'ın dile getirdiklerine itibar edilmemesi sağlanmak istenmiştir. Ancak ülkemizdeki Kürt nüfusun Öcalan sevgisi, PKK'nın düşüncede ve eylemde Öcalan'a aykırı davranmasını tam olmasa da kısıtlamıştır diyebiliriz.
PKK sempatizan ve militan tabanını bir arada tutmak için put haline getirdiği Öcalan'dan caydığı anda o tabanı kaybedeceğini bildiğinden çok sıkışık halde bir seyir izledi son yıllarda. Açıklamalarda Öcalan güzellemeleri yapılsa da örgüt tarafından ortaya konan pratik Öcalan'ın 1993'ten beri dile getirdiklerine aykırı şekilde vücut buldu.
Abdullah Öcalan'ın son yıllardaki "paralel devlet" iddiası üzerinde düşünülmeye değer iddiadır. Bu iddianın Gülen Cemaatiyle hükümetin arasının açılmadan dile getirildiğini hatırlatalım. Bence bu durum iddianın ötesinde bir gerçektir. Öcalan'ın ABD'de ve Avrupa'daki en güçlü lobiler olan Yahudi, Ermeni ve Rum lobilerinin TC içinde paralel uzantıları olduğunu ve bin yıldır egemen olamadıkları Türkiye coğrafyasına bu paralel çetelerce yön vermek istediklerini cezaevi görüşlerinde defaatle dile getirdiğini biliyoruz. Bilhassa İsrail'in ve siyonizmin her iki tarafta gazladığı savaş ortamıyla Türkiye güçsüzleştirilmek istenmiştir.
TC Devleti içindeki yurtsever ve millici unsurların bu planları bozmak amacıyla Türkiye'yi görece demokratikleştirme hamleleri sonucu süreç içinde devlet eliyle Kürtçe televizyon açılması, Kürtçe dil kurslarının serbest bırakılması, geçmişte partilerin ensesinde demokles'in kılıcı gibi duran "parti kapatma" müessesinin sonlandırılması ve DTP, HDP, BDP gibi partilerin legal zemindeki yerinin kuvvetlendirilmesi, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemizde devletin çok ciddi sübvansiyonuyla kamusal ve özel yatırımların hızlıca hayata geçirilmesi şiddetten beslenen PKK'nın elindeki kozları gitgide zayıflatmıştır. Ancak biliyoruz ki bu satranç oyununda içinde F tipi çetenin de yer aldığı "paralel yapı ya da yapılar" örneğin KCK davasındaki haksız tutuklamalarla legal zemine taşınmaya çalışılan Kürtleri tekrar silaha itmeye çabalamıştır. İşte bu süreçte Abdullah Öcalan'ın çatışmaya karşı söylemleri, KCK davasını "paralel yapıların darbe girişimi" olarak nitelemesi ve akabinde ilgili kamu kurumlarının düzenlemesiyle KCK tutuklularının serbest kalmalarının sağlanmaları bir provokasyonu daha sonuçsuz bıraktı.
Geçen sene Lice'de Türk halkını provoke etmek amacıyla dikilen heykel, ardından devletin uyuşturucu tarlalarına müdahale etmesi karşısında gösterilen silahlı direniş, bu sene sebebi belli olmayan ve neden sürdürüldüğünü kimsenin anlamadığı, bir çok insanımızın hayatını kaybettiği Cizre olayları, bu olayların hemen öncesinde Selahattin Demirtaş'ın Kobani için ayaklanması çağrısı yapması ve kırk beş yurttaşımızın bu olaylarda hayatlarını kaybetmeleri karşısında yıllarca cezaevinde yatmış ve KCK davasında da uzun süre tutuklu kalmış Hatip Dicle'nin açıklamaları çok önemlidir, dikkate değerdir. Kürt politikasının bu önemli ismi üstü açık ya da kapalı şekilde bu olayların arkasında "paralel yapı" olduğunu dile getirmiştir.
Tüm bu anlattıklarımızdan sonra geçmişte kişisel bir sohbet esnasında Prof.Dr.Anıl Çeçen hocamızın söylediği bir lafı buraya taşımak isterim: "Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin içinde sekiz belki de onsekiz devlet vardır."
Görünen devlet içindeki görünmeyen yabancı ellerin idare ettiği bu "paralel devletlerin" Kürt sorununu Misak-ı Milli içinde bir kardeşleşmeyle bitirtmemek için her yola başvurdukları konusunda hiç kuşku duyulmamalıdır. İşte bu sebeple dünkü silah bırakma çağrısının değeri iyi anlaşılmalıdır. Geçen hafta İzmir'de Ege Üniversitesinde MHP'li bir gencimizin öldürülmesi olayı dahi bu çerçevede düşünülmelidir. (Bu ülkede yaşayan her sıradan yurttaş benim kardeşimdir; esas düşman bizi birbirimize düşmanlaştıranlardır.)
Sözün özü şudur; çözüm sürecinin geldiği aşamada köstek değil, destek olunması, yurduna ve insanına içtenlikle bağlı her yurttaşın bu sürece omuz vermesi gerekiyor. Çünkü bu iş parti veya ideoloji işi değil, ülke işidir. Geleceğimizle ilgilidir. Eğer çözüm sürecinin arkasında bahsettiklerimizin hilafına bir kötüniyet varsa bu bizim değil, kötüniyetlilerin problemidir. Bu süreçte yanlış yapanlar karşılarında bizi, tüm Türkiye'yi bulurlar ve kimse çıkacak yangından kendini kurtaramaz. Biz beyana itibar ederiz. Gerisini beyan sahipleri düşünsün.
15 Ekim 2014 Çarşamba
TÜRKLER VE KÜRTLER (Son raunt)
(Sanal ortam yazışmasında verdiğim bir cevaptan.)
Elbette emekçi sınıfların kavgası ve başarısından daha önemli bir hedef yok, ancak burada Kürtlerin Türkiye devrimcilerine şunu deme hakları vardır; kardeşim sen kendi emekçi sınıfını savunamıyorsun, nüfus ta sende, tarihi tecrübe ve birikim de... Eşitler arası bir ilişki kurulacaksa ki hiç bir zaman kurulamadı, siz bir ayaklanın bakalım derler adama. Bu etkin ayaklanmanın orta sınıfların sokağa döküldüğü gezi olayları gibi örneklerle olamayacağını biliyoruz. Gezide'de biliyorduk.(Gezi'nin İstanbul sermayesi ve bazı istihbarat gruplarının operasyonu olduğunu düşünüyorum.En azından olaylara hemen dahil olup, yönlendirdikleri kesin bence.) Maalesef solcular, sosyalistler, devrimciler işçi sınıfı, çalışanlarımız ve köylülerimizden çok yukarda yaşadıklarından, halkımızın hassasiyetlerini (dini ve milli duygular) hiç takmaksızın söylem geliştirdiklerinden, geçmişin silinmeyen hatırası olarak birbirlerine silah sıktıklarından, yine geçmişin hatıra ve mirası olarak mahalleleri pasta paylaşır gibi paylaştıklarından öncelikli olarak emperyalizme ve siyonist yapılanmalara karşı esas ayaklanmanın manivelası olacak durumda değillerdir. Kim vardır solun içinde olmadığı geniş halk yığınlarının içinde ;AKP. Zaten AKP de bu yüzden iktidardır. Şu çok olumludur: ' Tarih bize Türkiye iktidarını egemen işbirlikçi sermayenin değil halkın belirlediğini ' ispatladı. Bu açıdan gelecek açısından umutvarız. (Bunu bilinçli söylüyorum zira 12 senedir ne yapıp edip egemen sermaye ve bağlı olduğu dış finans merkezlerinin operasyonlarına rağmen seçimleri kazanan bir iktidarla karşı karşıyayız.) Kısaca Türkiye devrimci hareketi kanserlidir. -bu ayrı bir tartışma konusudur, girmiyoruz.-
Gelelim Hamidiye paşalığından, Ermeni tehcirinden kalma mallarla palazlanan Kürt sermayesi ve bu sermayenin çok geniş topraklar üzerindeki mülkiyetinin temsilcilerine. PKK'nın ilk eylemleri bilirsiniz bu egemen Kürtlere karşı yapıldı.Önce devletle iğrenç bir işbirliği yapan Sedat Bucak'ın amcası Mehmet Ali Bucak bombaların ve uzun namlulu silahların kullanıldığı bir saldırının hedefi oldu. Siverek çevresinde bir kaç güren çatışmalar ses getirdi. Ardından Diyarbakır'ın kadim zenginlerine saldırıldı. Altan Tan'ın babası Bedii Tan meşhur Cemilpaşazade ailesinin şirketlerinin müdürü ve 12 eylül zindanlarında patronu Felat Cemiloğlu ile birlikte utanç yeri o cezaevinde tutuldular.Bakın burası ilginçtir. Çünkü o cezaevinde bu zengin eşraf kişilerden PKK adına vergi almaya çalışan militanlarda yatıyordu. Bu kişilerin cezaevine gönderilmelerinin sebebi de Pkk'ya önceleri direnmelerine rağmen en sonunda Şırnak'tan gelen kömür kamyonlarının yakılmasına dayanamayıp haraç vermeleridir. Yani teröristlere yardım yataklık...
Hasan Cemal'in Kürtler kitabında Felat Cemiloğlu bey -ben bu aileden bir çok kimse tanıdım, düzgün iyi eğitimli ve varlıklı kişilerdir- anılarını, çok müteessir eden o acı dolu dönemleri ayrıntıyla anlattı. Bedii bey yani Altan Tan bey'in babasıda işkencelere dayanamayıp kalp krizi geçirerek ölmüştür. Sanki o cezaevi idaresi, bir komplo teorisi demiyorum ama yaptıklarıyla PKK'ya adam kazandırmıştır. Bu kadar anlatımdan sonra sadete geleyim. PKK'nın silahla ve ölerek öldürerek elde ettiği güç legalitede sivil unsurlarca kullanıldıkça işin rengi değişti.
Türkiye'nin görece demokratikleşmek zorunda kalmasıyla, bu siyasal strüktür içinde legalite ile illegalite arasında iktidar problemleri yaşandı. Çünkü legalite zemininde temsiliyet bulanların tümü Apo'ya ya da Apo'cu PKK'ya bağlı kişiler değillerdir.
İşte bugüne bakarsanız Güneydoğu'nun en varlıklı ailesi diyebileceğimiz Cemiloğlu ailesinin ortağı ve müdürü Bedii beyin oğlu PKK'nın sivil örgütü diye bildiğimiz BDP'nin milletvekilidir ve ilginç bir biçimde bugün basında yer aldığı üzere kendi örgütünü eleştiri yağmuruna tutmuştur. Ahmet Türk Kızıltepeli çok geniş arazilere sahip bir ailenin reisidir. Kasrı Kanco'nun malikidir.Eski CHP milletvekilidir ve Diyarbakır cezaevinin misafirlerindendir aynı zamanda.
Sırrı Sakık yine Muş'un varlıklı ailelerinden birinin mensubudur. Söyliyeceğim; dağda savaşan gerilla fakir köylü çocuklarından oluşuyor. Ölenler, cezaevlerine girenler,en ağır yükü üstlenen onlardır. İşin kaymağını yemek isteyense yukarda bahsettiğim üzere Kürt sermayesidir. Aşağıda o gariban köylü çocukları savaşacak, beyler de hiltonlarda kluplerde viskilerini tokuşturacaklar.Bu ittifakın devamı mümkün değildir. Öbür çelişki ise uluslararası konjonktürde ortadoğu paylaşımında kimin hangi safta buluştuğudur ve Kobani üzerinden beliren ayrışmanın ana sebebide budur.Malumunuz Apo TC devleti politikalarıyla ortaklaşmış ve anlaşmıştır.
Ancak yukarda bahsettiğimiz o sivil unsurlar ve ABD, İngiltere ile İsrail'den bazı sözler alan Kandil'in bir kesimiyle Rojava yönetimi, TC ile APO'nun ortaklaştığı sürecin dışında oldukları iddiasıyla git gide aradaki mesafeyi açmışlar, maalesef son duruşmada malum olaylarda 40 yurttaşımız can vermiştir.Bu kavga yeni bir kavga değildir. Biz bu kavgadan DTH süreci başladığından beri haberdarız.Hatta bu kavganın kökü meclise ilk giren milletvekillerinden Leyla Zana'ya kadar gider ve Apo'nun Zana'ya kürtçe yemin ettirmesinin aslında Zana ve arkadaşlarının Apo tarafından cezalandırılmaları anlamına geldiği birçok sohbette geçen bir olaydır.
Ateş olmayan yerden duman çıkmaz misali, Diyarbakır zenginlerinin temsilcisi Mehdi Zana'nın eşi olan ve aslında bu zengin Kürt kesiminin temsilciliğini yapan bayan Zana ve arkadaşları bu yeminle harcandılar. Söz konusu uzun hapisler de hem iç politikada hem Avrupa propagandasında çok faydalı malzeme olmuştur. Peki Apo neden varlıklı Kürtlerin temsilcilerini, -Demirtaş olayıda aynıdır- kolayca gözden çıkarabilmektedir? Çünkü ana komuta paylaşılamamaktadır. Bunun sebebi de ortadoğu rantı ve coğrafyayı kimin kontrol edeceği üzerine şekillenmektedir. Ne TC Apo'dan cayabilir, ne APO TC'den...Apo'nun demokratik özerklik diye bahsettiği ve marksizmi aştığını söylediği demokratik konfederalizm kulağa çok hoş gelsede şu an itibarıyla uygulanması mümkün gözükmeyen bir tezdir. Kısa vadede bu tezin yaratacağı sonuçsa Ulusal bir Kürt devleti kurulmasının önünün kesilmesidir.
Zira haklı olarak çok sert bir ulus-devlet eleştirisi getiren bu tez sayesinde dört ülkeye bölünmüş Kürtlerin artık ulusal devlet amacında olmalarına gerek yoktur. Zaten bu tren çok önceden de kaçmış olduğundan oluşacak ulus-devletin kolonyalizm uzantısı bir uydu olmaması beklenemez. Bu halde demokratik konfederalizm tezi ışığında hedefin tüm Kürtleri içine alan bir Türkiye projesi olduğu açıktır. Bunu dürüst bir biçimde dile getirmeliyiz. Ve bu tez benimde inancım o yöndedir, hem Türklerin hem Kürtlerin geleceğini daha sağlıklı bir temele oturtmaktadır.Ancak bu tezin gerçekleşebilmesi Kürtler içindeki anti-apo kesimlerin temizlenmesiyle mümkün kılınabilir. Zira anti-apo kesimler temelde dayanmış oldukları sermaye ve işbirliği içinde oldukları Washington-Londra-Tel aviv hattı sebebiyle bu tezin tarafı olarak masaya oturamazlar, kabul edilemezler. Onlar Washington-Londra-Tel Aviv işbirliği gereği birleşik Kürt ulus devletinin peşindedirler.Ancak Türkiye'nin hem kısa hem uzun vadeli çıkarları buna cevaz vermez.
Dolayısıyla son Kobani eylemleri sonrası maalesef Kürtler içinde bir iç hesaplaşma beklenmelidir. Paris cinayetleri aslında bu hesaplaşmanın başlangıcı ve bir ayağı idi. Uzun zamana yayılı bir hesaplaşma beklenmelidir. Çünkü bu işin bir de hiç kimsenin dikkat etmediği ve çok kuvvetli olan Avrupa Kürtleri ayağı vardır.
TC ile can ciğer kuzu sarması haline gelen Barzani ve Irak Kürdistanı meselesini ise atiye bırakıyoruz.
Ancak bir soru soralım; acaba Barzani TC ve Apo'nun ortaklaştığı demokratik konfederalizmin neresinde duruyor? Bu konuyla ilgili politik ve sosyolojik bir çalışma var mı bilmiyorum. İncelemek ve anlamak gerekir.
Elbette emekçi sınıfların kavgası ve başarısından daha önemli bir hedef yok, ancak burada Kürtlerin Türkiye devrimcilerine şunu deme hakları vardır; kardeşim sen kendi emekçi sınıfını savunamıyorsun, nüfus ta sende, tarihi tecrübe ve birikim de... Eşitler arası bir ilişki kurulacaksa ki hiç bir zaman kurulamadı, siz bir ayaklanın bakalım derler adama. Bu etkin ayaklanmanın orta sınıfların sokağa döküldüğü gezi olayları gibi örneklerle olamayacağını biliyoruz. Gezide'de biliyorduk.(Gezi'nin İstanbul sermayesi ve bazı istihbarat gruplarının operasyonu olduğunu düşünüyorum.En azından olaylara hemen dahil olup, yönlendirdikleri kesin bence.) Maalesef solcular, sosyalistler, devrimciler işçi sınıfı, çalışanlarımız ve köylülerimizden çok yukarda yaşadıklarından, halkımızın hassasiyetlerini (dini ve milli duygular) hiç takmaksızın söylem geliştirdiklerinden, geçmişin silinmeyen hatırası olarak birbirlerine silah sıktıklarından, yine geçmişin hatıra ve mirası olarak mahalleleri pasta paylaşır gibi paylaştıklarından öncelikli olarak emperyalizme ve siyonist yapılanmalara karşı esas ayaklanmanın manivelası olacak durumda değillerdir. Kim vardır solun içinde olmadığı geniş halk yığınlarının içinde ;AKP. Zaten AKP de bu yüzden iktidardır. Şu çok olumludur: ' Tarih bize Türkiye iktidarını egemen işbirlikçi sermayenin değil halkın belirlediğini ' ispatladı. Bu açıdan gelecek açısından umutvarız. (Bunu bilinçli söylüyorum zira 12 senedir ne yapıp edip egemen sermaye ve bağlı olduğu dış finans merkezlerinin operasyonlarına rağmen seçimleri kazanan bir iktidarla karşı karşıyayız.) Kısaca Türkiye devrimci hareketi kanserlidir. -bu ayrı bir tartışma konusudur, girmiyoruz.-
![]() |
| Hamidiye paşası Milli aşiretinin reisi İbrahim Paşa |
Türkiye'nin görece demokratikleşmek zorunda kalmasıyla, bu siyasal strüktür içinde legalite ile illegalite arasında iktidar problemleri yaşandı. Çünkü legalite zemininde temsiliyet bulanların tümü Apo'ya ya da Apo'cu PKK'ya bağlı kişiler değillerdir.
İşte bugüne bakarsanız Güneydoğu'nun en varlıklı ailesi diyebileceğimiz Cemiloğlu ailesinin ortağı ve müdürü Bedii beyin oğlu PKK'nın sivil örgütü diye bildiğimiz BDP'nin milletvekilidir ve ilginç bir biçimde bugün basında yer aldığı üzere kendi örgütünü eleştiri yağmuruna tutmuştur. Ahmet Türk Kızıltepeli çok geniş arazilere sahip bir ailenin reisidir. Kasrı Kanco'nun malikidir.Eski CHP milletvekilidir ve Diyarbakır cezaevinin misafirlerindendir aynı zamanda.
Sırrı Sakık yine Muş'un varlıklı ailelerinden birinin mensubudur. Söyliyeceğim; dağda savaşan gerilla fakir köylü çocuklarından oluşuyor. Ölenler, cezaevlerine girenler,en ağır yükü üstlenen onlardır. İşin kaymağını yemek isteyense yukarda bahsettiğim üzere Kürt sermayesidir. Aşağıda o gariban köylü çocukları savaşacak, beyler de hiltonlarda kluplerde viskilerini tokuşturacaklar.Bu ittifakın devamı mümkün değildir. Öbür çelişki ise uluslararası konjonktürde ortadoğu paylaşımında kimin hangi safta buluştuğudur ve Kobani üzerinden beliren ayrışmanın ana sebebide budur.Malumunuz Apo TC devleti politikalarıyla ortaklaşmış ve anlaşmıştır.
Ancak yukarda bahsettiğimiz o sivil unsurlar ve ABD, İngiltere ile İsrail'den bazı sözler alan Kandil'in bir kesimiyle Rojava yönetimi, TC ile APO'nun ortaklaştığı sürecin dışında oldukları iddiasıyla git gide aradaki mesafeyi açmışlar, maalesef son duruşmada malum olaylarda 40 yurttaşımız can vermiştir.Bu kavga yeni bir kavga değildir. Biz bu kavgadan DTH süreci başladığından beri haberdarız.Hatta bu kavganın kökü meclise ilk giren milletvekillerinden Leyla Zana'ya kadar gider ve Apo'nun Zana'ya kürtçe yemin ettirmesinin aslında Zana ve arkadaşlarının Apo tarafından cezalandırılmaları anlamına geldiği birçok sohbette geçen bir olaydır.
Ateş olmayan yerden duman çıkmaz misali, Diyarbakır zenginlerinin temsilcisi Mehdi Zana'nın eşi olan ve aslında bu zengin Kürt kesiminin temsilciliğini yapan bayan Zana ve arkadaşları bu yeminle harcandılar. Söz konusu uzun hapisler de hem iç politikada hem Avrupa propagandasında çok faydalı malzeme olmuştur. Peki Apo neden varlıklı Kürtlerin temsilcilerini, -Demirtaş olayıda aynıdır- kolayca gözden çıkarabilmektedir? Çünkü ana komuta paylaşılamamaktadır. Bunun sebebi de ortadoğu rantı ve coğrafyayı kimin kontrol edeceği üzerine şekillenmektedir. Ne TC Apo'dan cayabilir, ne APO TC'den...Apo'nun demokratik özerklik diye bahsettiği ve marksizmi aştığını söylediği demokratik konfederalizm kulağa çok hoş gelsede şu an itibarıyla uygulanması mümkün gözükmeyen bir tezdir. Kısa vadede bu tezin yaratacağı sonuçsa Ulusal bir Kürt devleti kurulmasının önünün kesilmesidir.
Dolayısıyla son Kobani eylemleri sonrası maalesef Kürtler içinde bir iç hesaplaşma beklenmelidir. Paris cinayetleri aslında bu hesaplaşmanın başlangıcı ve bir ayağı idi. Uzun zamana yayılı bir hesaplaşma beklenmelidir. Çünkü bu işin bir de hiç kimsenin dikkat etmediği ve çok kuvvetli olan Avrupa Kürtleri ayağı vardır.
TC ile can ciğer kuzu sarması haline gelen Barzani ve Irak Kürdistanı meselesini ise atiye bırakıyoruz.
Ancak bir soru soralım; acaba Barzani TC ve Apo'nun ortaklaştığı demokratik konfederalizmin neresinde duruyor? Bu konuyla ilgili politik ve sosyolojik bir çalışma var mı bilmiyorum. İncelemek ve anlamak gerekir.
Etiketler:
Abdullah Öcalan,
Ahmet Türk,
AKP,
Altan Tan. Bedii Tan,
Apo,
demokratik konderalizm,
Felat Cemiloğlu,
PKK,
Sedat Bucak,
Sırrı Sakık,
Türkiye devrimci hareketi,
Türkiye solu
KOBANİ'NİN TÜRK-KÜRT BARIŞ SÜRECİNE ETKİSİ
Şimdi yazacağım satırlar okunmadan önce bir şey iyi anlaşılsın; elbette bu vahşi soysuz insanlık dışı Işid yeryüzünden silinsin gitsin. Fakat bize bu vahşeti seyrettirenler arkada kırk tane film çeviriyorlar. Bizim geleceğimiz o filmlerde kurgulananların iyi değil çok iyi idrak edilmesinden geçiyor. Öyle sansasyonel işler oluyor ki, arkadaki esas mühendislik perde gerisinde gizli kalıyor.
Aşağıdaki haberde YPG sözcüsü Polat Can'la yapılan söyleşi var. Koalisyon heyetinde YPG temsilcisi bir Kürt varmış ve YPG saflarında savaşan AMERİKALI gönüllüler Rojava Kürtlerini onurlandırıyormuş. Behey saf mı desem, ahmak mı desem, kendini tatlısu kurnazı zanneden mi desem benim Kürt kardeşim, sen bilmez misin "DOMUZDAN POST GAVURDAN DOST OLMAZ." Peki bu sözde Kürt halkını savunan alçaklar ne yapıyor; Ortadoğuyu kana boğan emperyalistlere askerlik yapıyor.
(Gavurdan kastımız asla dini ya da ırki bir ayrım değildir, gavur dediğimiz kolonyalist emperyalist gelişmiş batı ülkeleridir)
(Gavurdan kastımız asla dini ya da ırki bir ayrım değildir, gavur dediğimiz kolonyalist emperyalist gelişmiş batı ülkeleridir)
Amerikalılar Kürtleri çok mu seviyor dersiniz? O halde Abdullah Öcalan'ı neden teslim ettiler sorusunu sormak gerekmez mi? Demek ki Apo dışarda olsaydı bunlar kendi çıkarlarına yönelik çalışmalarını başarıyla sürdüremeyecekti. Kullanabileceklerine inansalardı asla teslim etmezlerdi. Bunu şundan söylüyorum; çünkü Turgut Özal ve Apo savaşı durdurmuş, çözüme çok yaklaşmıştı. Ancak karanlık o el her zaman olduğu gibi yine devreye girmiş ve 33 sivil silahsız askerimiz Bingöl'de katledilmişlerdi. Bu kirli adi katliam PKK'nın sırtına yüklendi. (Ya da Pkk içinde Apo karşıtı ekip süreci bu adi katliamla sabote etti.) Ardından da Özal öldü yada öldürüldü. Benim kanaatim öldürüldüğü yönündedir. Nitekim 1993 yılı Turgut Özal, Uğur Mumcu, Eşref Bitlis ve Jitem kurucusu Cem Ersever'in öldüğü yıl olarak çok mühim bir operasyonel faaliyetin hayata geçtiği yıldır.
12.10.2014 günü sayın Hatip Dicle A Haber kanalında bir anısını anlattı. Özal-Apo arasındaki görüşmelerde arabuluculardan biri de Talabani'ydi. Apo Hatip beye bir görüşmede bakın ne demiş :" Celal bey benle buluşur buluşmaz duydun mu dedi. Bir şey duymamıştım. Noldu dedim. Özal öldü dedi. Bu iş olmasın diye öldürdüler dedi. her şeyi bozacaklar şimdi." Evet seven var, nefret eden var. Farketmez, biz doğru bildiğimizi yazacağız. Apo'nun İmralı savunmalarını kaç kişi okumuştur. Okuyun lütfen. Orada söylediği en önemli husus ABD'nin her zaman çatışan, barışmayan bir PKK istediğiydi. Ve kendi tasfiyesini 93'te aldığı ve 99'a kadar düşe kalka devam ettirmeye çalıştığı silahları susturma kararına bağlıyordu. Çünkü Batı Kürtlere TC ile savaştığı ölçüde destekti. Savaşın durması ABD ve Batı Avrupa'nın bölge üzerindeki çıkarlarına tersti. Abdullah Öcalan savaşı durdurma yoluna girmeye çalıştı ve bu yüzden CIA'nin Kenya ekibi paketleyip Cavit Çağlar'ın uçağına teslim etti kendisini. Bugüne bakarken kafamızı geçmişe çevirmezsek önümüzde oynanan oyunlarla içine düşürüldüğümüz -aslında suni- meşguliyetlerden kafamızı çıkaramayız.
Apo'yu tasfiye edip kalanlardan kendine devşirdiklerinle yoluna devam et! Bu resmi görmemek için kör olmak gerek.
Türkiye aklını başına toplamalı. PKK'nın tarihi ve tecrübeleri iyi anlaşılmazsa telafi edilemez hatalarla karşılaşırız.
Hem Selahattin Demirtaş hem Salih Müslim'in Londra, Berlin, Brüksel ve Washington temaslarını biliyoruz. Şimdi TC'yi "siz Işid'e silah verdiniz" diye yaylım ateşine tutanlar bu beylerin Londra ve diğer Dünya yöneticisi başkentlerde nasıl pazarlıkların şeriki olduklarını da sorgulamalıdırlar. Kürt halkını Batı güçlerinin çıkarları doğrultusunda Türkiye'ye karşı kullanan işbirlikçi hainlerin foyası muhakkak ki delilleriyle ortaya çıkacaktır ve aşağıda linkini verdiğim haber ile S.Demirtaş-Salih Müslim-Kandil üçlüsünün Batı başkentlerindeki ilişkileri çok önemli delillerdir. Zamanla haklılığımız daha da belirginleşecek, buna eminiz.
Rojava'nın silahlı gücü YPG'nin Sözcüsü Polat...
RADİKAL.COM.TR
Etiketler:
Abdullah Öcalan,
Ayn-el Arap,
Barzani,
Hatip Dicle,
Isis,
Işid,
Kobane,
Kobani,
PKK,
pyd,
Salih Müslim,
Selahattin Demirtaş,
TC,
Türkiye
20 Ağustos 2014 Çarşamba
MAHSUM KORKMAZ'IN HEYKELİNDEN GÖZÜKENLER
Lice'de PKK'nın sembol isimlerinden Mahsum Korkmaz'ın heykelinin dikilmesi ve yıktırılması büyük ses getirdi. Sesin büyüklüğü yapılan operasyonun büyüklüğünden ileri geliyor. Yazık ki askerimiz ve vatandaşlarımız öldü, yaralılar var. Bu mesele hakkında her ağızdan yerli yersiz çok şey çıkınca konuya pek bakılmayan pencerelerden de bakalım dedik.
Öncelikle Cumhurbaşkanlığı seçimleri göstermiştir ki Türk halkı artık kesin olarak PKK ile süregelen çatışmanın bitmesini ve bu sorunun ülke bütünlüğü zarar görmeden halledilmesini istiyor. Tayyip Erdoğan'ın aldığı %52 oyun anlamı budur. Selahattin Demirtaş'ın % 6'sı Kürt'lerden olmak üzere aldığı %9 oy da hesaba katılırsa seçmenin %61'i sorunun çözümünden yanadır ve bebek katili Apo'dan Kürt halk önderi Apo'ya gelinebilmiştir. %38 ise şu an sürdürüldüğü şekliyle bir çözümden yana değildir ve zımnen Kürt halkının terör olaylarının öznesi olarak kalmasını istemektedir. Sözün özü budur, daha fazla detaya gerek yok.
Peki şimdiye dek neler oldu? Hatırlatalım.
Abdullah Öcalan'la sürdürülen çalışmalar devlet tarafından azar azar topluma duyurulmaya başlandıktan sonra sürece yönelik ilk operasyon Oslo görüşmelerinin kamuoyuna servis edilmesiyle başladı. Bu deşifrasyonla süreç paralelinde oluşturulmaya çalışılan algı ve duygu iklimi iğfal edildi. Bir taşla on beş kuşun vurulması hedeflendi.
Çok gizli olarak sürdürülen bu görüşmelerin sızması KCK davasının dayanağını oluşturdu. KCK davasında sivil Kürt siyasetçilerin tutuklanması Kürt'lere legal alanları kapatmak demekti. Yani silahı bırakması için uğraşılan Kürt'ler bu davayla tekrar silaha itilmek istendi. Davayı hazırlayanlar kimlerdi: Fetullahçı çetenin emniyet içindeki üst düzey görevlileri ! 17-25 Aralık operasyonunu da başlatan bu kişilerin bir kısmı tutuklandı.
KCK davasının diğer hedefi -ki ilk hedeften çok daha büyük ve sarsıcıdır- Hakan Fidan'ın tutuklanmak istenmesidir. Oslo görüşmelerinde bizzat Başbakanın özel temsilcisi olarak yer alan bu bürokratın tutuklanmak istenmesinin tek sebebi çözüm sürecini yürütmesi değil, aynı zamanda sahip olduğu başkaca özellikleridir. (Ahmedinejat dönemi İran istihbaratıyla birlikte çalışmalar yürütmesi ve Ortadoğu'da İsrail'in hakimiyetini çökertecek bazı organizasyonların içinde yer alması Hakan Fidan'ın ipinin çekilmesi için yeterli sebeplerdir. Ancak paralel operasyon Türkiye'de tutmamıştır.)
Aslında herkes biliyor ki o büyük taşla vurulmak istenen hedeflerin merkezi Tayyip Erdoğan'dır. Çünkü Hakan Fidan savcının önüne getirilebilseydi, Oslo ve çözüm sürecine yönelik faaliyet talimatlarının Başbakan Erdoğan'dan geldiği belgelenmiş olacak ve Tayyip Erdoğan'ın terör örgütüyle iş tutması gerekçe yapılarak "vatana ihanet" suçundan yargılanma yolu açılacaktı. Ancak iki gün içinde Mit Kanunu'nda yapılan değişiklikle bu saldırının önü kesilmiş oldu. Hakan Fidan savcılıkça alınamadı. Bu durumu sindiremeyen emniyet içindeki Fetullahçı ekip beş bine yakın sivil parti üyesini tutuklatarak bu tutukluluklarla yaratmak istedikleri kaosun olumsuz getirileri üzerinden intikam almak istedi. Fakat Abdullah Öcalan Kandil'de ve Avrupa'daki Kürt seksiyonu içinde çatışmadan yana olan gruplara rağmen Kürt'leri silahlı bir çatışmanın içine sokmadı. Sabredilmesini salık verdi ve Kürt hareketini yöneten bir kısım idareciler istemeye istemeye de olsa Apo'yu dinlemek zorunda kaldılar.
KCK davasının bir diğer hedefi Abdullah Öcalan'ın Kürt halkı nezdindeki sıfat ve hakimiyetini bozup kamuoyuna Apo'nun devlete tamamen teslim olmuş bir işbirlikçi olduğu izleniminin verilmesiydi. Çünkü Fetullahçı çete'nin polis ve basın ayağı tarafından en yakın avukatlarının bile Mit ajanı olduğu ortaya çıkarıldı. Gayet doğaldı, zira devlet Kandil'le Apo'nun arasındaki iletişimi tehlikeye atma riskine giremezdi. Bunu bizzat kendisi sürdürmeliydi ki, Apo tarafından Kandil'e iletilen talimatlar sağlıklı gitsin ve Kandil'den gelenler sağlıklı ve olduğu gibi gelsin. Kısaca ABD'nin emir eri malum çetenin bu amacı da başarısız oldu. Kürt halkı Apo'dan vazgeçmedi.
Böylece KCK davasının tüm vahim amaçları -belki bir çok can yandı fakat- ustalıkla savuşturulmuş oldu.
Roboski katliamının da çözüm sürecini hedef aldığını bilmemiz gerekir. PKK içindeki çatışmacı klik'te yer alan HPG'nin başında (silahlı güçler) olan Suriye Kürdü Fehman Hüseyin önderliğinde ağır silahlı terörist grubun Roboski'den ülkeye giriş yaptığı bilgisini TSK'ya veren ABD istihbarat güçleri masum otuz beş insanımızı ordu kuvvetlerimize katlettirmiştir. Roboski'de öldürtülen kaçakçı köylülerin cesetleri üzerinden "devlet sivilleri öldürmeye devam ediyor" algısı yaratılmak istendi. Kürt'ler her zamanki gibi silaha, dağa, çatışmaya itilmeliydi. Ancak Kürt halkı çok saygı duyulası bir öngörü ve duygusuyla bu provokasyona da malzeme olmamayı bildi.
2013 yılının Haziran ayında Taksim Gezi Parkında yapılmak istenen inşaata karşı direnen elli civarında gence sabah beşte gaz sıkılması ve çadırlarının yakılmasından (büyük operasyon) sonra bu mağduriyet ve iktidarın git gide otoriterleşen söylemine karşı sokaklara inen gençlik günlerce süren eylemlerle iktidarı sarstı. Kürt Halk Hareketi önderi Abdullah Öcalan'ın bu olayları darbe girişimi olarak görmesi o günlerde biz de dahil herkese ilginç gelmişti. Ancak süreçte gördüğümüz üzere Fetullahçı polis ve ajanlar arkalarına aldıkları Tüsiad gücüyle gençliği kullanarak iktidarı devirmek istemişti. Kollanan fırsat Taksim Gezi Parkında ayaklarına gelmişti. Kürt'ler sol-sosyalist çizgiye ayıp olmasın diye temsilci düzeyinde bulundular Taksim'de, ancak ne İstanbul'da ne de başka bir yerde ülkede en mobilize olan kitlelerini sokağa dökmediler. Aslında hükümeti kurtaran da buydu. Çünkü o günlerin sıcak ortamına ülkenin her bölgesinde yaşayan Kürt'ler de katılsaydı ülke gerçekten yangın yerine dönerdi ve kimse bu tepkiyi göğüsleyemezdi. Bu itibarla Apo "darbe girişimidir" diye nitelediği bu olaylara uzak durarak kritik bir eşiğin aşılmasını sağlamıştır.
Bugünlere gelelim. Lice'de son iki yıldır diğer bölgelerden farklı olarak olaylar daha şiddetli yaşanıyor. Sivil yurttaşlarımız ölüyor, askerlerimiz genç yaşlarında hayatlarını kaybediyor.
Gezi olaylarının sürdüğü günlerde Lice'de Kalekol inşaatlarını yaptırtmama amacıyla halk birilerince sokaklara döküldü. Medeni Yıldırım adlı on sekiz yaşındaki kardeşimiz bu olaylar çerçevesinde 28.06.2013 günü askerin açtığı ateşle hayatını kaybetti. Bu tarihten sonra eylemler arttırıldı. Yol kesme eylemleri yapan bazı kimseler araçları geçirmeyerek hayatın akışını durdurmak istiyorlardı. 08.06.2014 günü yol kesme eylemine müdahale eden güvenlik görevlilerine saldırı şiddetlenince söz konusu olaylarda da iki sivil hayatını kaybetti. Bu olayların devamında askeri birlik içindeki direkten indirilip yere atılan bayrağımız protestocularca yakılarak ulusal değerlerimize büyük bir hakarette bulunuldu. Hemen ertesi günü Abdullah Öcalan bu olayın çözüm sürecini sabote etmek için yapılan provokasyonlardan biri olduğunu söyledi. BDP temsilcileri de aynı beyanlarda bulundular.
Son olarak 16.08.2014 günü sosyal medya Lice'deki bir heykelin fotoğraflarıyla sallandı. İnsanlarımız çok duygusal. Bir işin önünü arkasını hiç düşünmeden anlık tepkiler veriyorlar. Bunu Kürt'ler, Türk'ler, Arap'lar velhasılı bu coğrafyanın tüm insanları için söylüyorum. Olaya bir de buradan bakalım:
PKK'nın sembol isimlerinden, ilk silahlı eylemi yapan önder kişiliklerden biri olan Mahsum Korkmaz'ın devasa heykelinin nerede kimler tarafından yapıldığı, oraya hangi yollardan getirildiği ve nasıl dikildiği soruları cevaplanmadan bu mesele anlaşılmaz. Uydu görüntüleriyle tarlalarda ne ekildiğini dahi gören devlet güçlerinin bu heykelin Lice'ye dikilmesini görmemiş olmalarına imkan var mı? Yok! O halde neden engellememişlerdir? Bayrak direğine tırmanan o provakatörü durdurmadıkları gibi bu heykeli getirenleri, oraya dikenleri, heykelin altında merasim yapanları da engellememişlerdir. Bu durum garip değil mi? Tayyip Erdoğan grup konuşmasında "o bayrağın indiğini izleyenler hesap verecekler" dediğinde bunun gelişi güzel bir cümle olmadığını her halde herkes anlamıştır.
Biraz geçmişi hatırlarsak Lice'de olanlara yönelik düşünceler seyrelmiş olur.
Hatay, Adana ve Osmaniye'de ne olmuştu? Bir jandarma yüzbaşısı emrindeki çavuş ve erlerle devletin en gizli işlerini yapan kurumunun araçlarını durdurup, o gizliliği deşifre etmişti. Talimatı kimden almıştı? F tipi savcılardan...
Mit'in yurt dışına giden tırlarını durdurup içinde silah ya da mühimmat taşındığını Dünya'ya duyurmak için savcılarını ve subaylarını harcayan bir yapı Lice'de neler yapmaz? Barışın önünü kesmek için PKK içindeki Abdullah Öcalan karşıtı gizli odakları harekete geçiren güç Lice'de de ilgili devlet görevlilerinin o heykelin dikilmesine sırtını dönüp görmezden gelmesini kolayca sağlar, değil mi? Mahsum Korkmaz'ın heykelinin dikilmesiyle kaç kuş, yıkılmasıyla kaç kuş vurmak istedikleri üzerine detaylı düşünmemiz gerekiyor.Hatay, Adana, Osmaniye'de ulusal çıkarlarımızı yok etmek için koca koca savcıları, rütbeli subayları dış odakların çıkarları yolunda harcayanların Lice'de iki zavallı masum Kürt ölmüş, üç beş gariban er ölmüş, umurunda olur mu?
20.08.2014, iSTANBUL
Saygın Bedri Gider
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


