PKK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
PKK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ocak 2016 Cuma

YALANLARIN VE SAHTEKARLIĞIN TRAGEDYASI


MALUM BİLDİRİYLE PKK'YI AKLAYAN BİLDİRİCİ AKADEMİSYENLERE VE GEÇMİŞİN 'FAŞİST DEVLET' SLOGANINDAN KURTULAMAYAN, HAYATTAKİ DURUŞUNU SKOLASTİK BİR ZİHİNLE -BİLİNÇALTI VEYA BİLİNÇÜSTÜNDE- 'DEVLETİ YIKMAK' ÜZERİNE İNŞA EDENLERE SESLENİYORUM !

Devleti tanrılaştırmam, bir 'devlet fetişizmi' içinde olmam mümkün değildir. Devletin tüm erkleri ve koyduğu düzen bilakis hepimizce eleştirilmeli ve elbette sorgulanmalıdır. Ne için? Daha adil bir düzen için, refahın artması için, fırsat eşitliği için, gelir dağılımı adaletsizliginin son bulması için, yurttaşın haksız vergilerle ve banka-faiz tahakkumuyle ezilmemesi için, temel insan haklarının ve sosyal devlet prensibinin layıkıyla yaşanması için. Yurttaşlarına hizmetle mükellef devlet üstteki egemenlik mücadeleleri esnasında halka zarar verecek tasarruflarda da bulunabilir ve bizim görevimiz bu hallerde sorumlu bir duruşla haklı itirazları dillendirmeyi de kapsar.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruluşundan bu yana kendi yurttaşına sayısız haksız uygulamaları olmuş bir devlettir. En çok da olağanüstü dönemlerde yani askeri darbe dönemlerinin öncesi ve sonrasında halkla devletin arasını açan insanlık ve hukuk dışı bir çok devlet uygulaması maalesef zihinlerimizden hala çıkmıyor. Ciddi kalıcı etkiler söz konusudur. Toplumsal travma bireysel travmadan daha zor düzelir. Bunu tüm ülke, yaşadıklarımızla biliyoruz. Bugün yaşadığımız savaş ortamının gerisinde muhakkak ki geçmiş uygulamaların kalın tortusu duruyor. Sokakta Kürtçe konuştuğu için jandarma çavuşundan dayak yiyen, geleneksel köylü kıyafeti olan poşiyle ve tütün tabakasıyla şehre geldiği için başındaki poşisine, elindeki tütününe, kıt kanaat geçindiği mezrasında davarına, sütüne, peynirine, arpasına, buğdayına zorla el konulan bir halktır Kürt halkı. On yıllarca devlet destekli şeyhler ve ağaların baskısı altında kimliksiz ve kişiliksiz bir hale getirilmeye çalışılmıştır. Evet geçmiş böyledir. Bu geçmişin neticesi de Pkk'dır hiç kuşkusuz.

Pkk çıkışı itibariyle suni bir örgüt değildir kısaca. 1984 Eruh baskınıyla kendini duyuran bu yapının halk içindeki meşruiyeti geçmişin bahsettiğim travmalarına dayanmaktaydı. Travmalar tarihi Cumhuriyetin kuruluş aşamasındaki isyanlarla başlar, 12 Eylül'ün faşizan uygulamalarına ve 1990'ların köy boşaltma ve faili meçhul cinayetlerle dolu karanlık günlerine dek sürer. 1980 darbe döneminin Diyarbakır cezaevinden çıkan soluğu Bekaa'daki Pkk kampında almıştır. Esat Oktay Yıldıran adlı cezaevi komutanın insanlık dışı rezilce işkenceleridir biraz da Pkk'yı Pkk yapan. Abdullah Öcalan geçmişin travmalarını militan kazanmak için yeterli görmesine rağmen 12 Eylül uygulamaları Pkk'nın kuruluşunu ve eyleme geçmesini çok daha kolaylaştırmıştır. Burada Lozan'dan, ilk Kürt isyanlarının sebeplerinden, 12 Eylül darbesinden, Pkk'nın istihbari bağlantılarından, Batı Avrupa ve Abd'nin ülkemiz ve Ortadoğu'daki Kürt sorununu nasıl kullandığından bahsetmeyeceğim. Ortadoğu'daki kaostan ve bu kaosu yaratan enerji kaynaklarının paylaşımı ile sevkiyatı meselesinden de bahsetmeyecegim. Bu maddeler muhakkak ki ülkemizdeki savaş ortamının tam olarak sebeplerindendir. 'Ulus devlet teorisi', 'Wilson prensipleri, Lenin'in teorileştirdiği 'Halkların kendi kaderini tayin hakkı' ilkesi, 'yeni emperyalizm tespiti', Sayspikot anlaşması, Musul-Kerkük problemi, Barzani gerçeği, soğuk savaş dönemi Arap devletleri, İşıd olayı, Suriye iç savaşı, Israil'in hedefleri, Iran-Suud çelişkisi, bölgenin tarihte/günümüzdeki jeopolitiği ve Dünya devlerinin enerji politikalarına da değinerek tahlil ve fikir cimnastiği gerektiren bu maddeleri başka bir yazıya erteleyelim ve sadete gelelim.

Akp iktidarı Oslo görüşmeleriyle deşifre olduğu üzere Pkk ile Mit üzerinden iletişime geçmiş ve 'çözüm süreci' adı altında çatışmasızlık dönemine girilmesini sağlamıştır. Bu dönemin aktörleri Mit Müsteşarı Hakan Fidan, Abdullah Öcalan ve Kandil'deki Pkk/Kck yönetimidir. Oslo görüşmelerinin başlangıç tarihi Eylül 2008'dir. Demek ki TRT 6 (Kurdi) kanalının yayın hayatına geçmesinden üç ay evvel başladı Oslo buluşmaları. Bu buluşmaların ana gündemini silahın ilanihaye rafa kalkması oluşturmuştur. Pkk temsilcileri görüşmelerde çatışma sürecinin devam etmemesi için bazı taleplerde bulunmuş ve Abdullah Öcalan'ın yol göstericiliğinin esas olduğunu deklare etmiştir. Pkk'nın en önemli talebi 19.10.2009'da, yani Oslo görüşmelerinin başlangıcından bir yıl sonra gerçekleşmiş ve bir grup Pkk'lı Habur sınır kapısından giriş yapmıştır. Sonrasını herkes az çok biliyor. (O zaman ki BDP bu olayı bir gövde gösterisine dönüştürerek siyasi iktidarı Türk seçmen karşısında zor duruma düşürmüştü.) Tam da bu noktada kritik bir hatırlatma yapmak isterim. Türkiye'de kırk yıldır Pkk terörü sebebiyle oğlunu, eşini, babasını kaybetmiş onbinlerce insan vardır. Hısımlarıyla yüzbinleri bulan insanlarımızın birebir canı yanmıştır. Buna rağmen halkımız 'Habur olayına da' 'akil insanlar heyetine de' ufak tefek olaylar dışında sert tepki göstermemiştir. Toplum yüzlerce yıllık kardeşlik mirasının gücünü ve çelebiligini her zaman olduğu gibi yine ortaya koymuştur.

Peki Pkk militanları Habur'dan ülkeye girerken Akp'nin o zamanki ortağı F.Gülen çetesi ne yapıyordu? Birinci can alıcı nokta burasıdır. Kck soruşturmasının Diyarbakır Başsavcılığı'nca başlatıldığı tarih 2009 yılının Mayıs ayı olduğuna göre Savcılık (daha dogru ifadeyle F.Gülen cetesinin hakimiyetindeki Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı) Oslo'daki görüşmelerden sekiz ay sonra süreci bozma girişimlerine başlamış gözüküyor. Evet Kck davası bir sabotajdır, aynen Ergenekon ve İzmir'de görülen Casusluk davası gibi. Kck davasıyla binlerce sivil Kürt tutuklanarak Pkk tahrik edilmeye çalışılmış, çatışmasızlık ortamı bozulmak çalışılmıştır. Pkk içindeki savaş yanlısı kanat Kck tutuklamaları başlayınca bunu sebep olarak tespit etmiş ve eylemlere başlamak istemiştir. Hatta bu davada sanık avukatı sıfatıyla görev yapmış biri olarak tespitim odur ki Kürt siyasetindeki ağırlıklı ekip tutukluların tahliyesinin gerçekleşmesini istememiş ve davayı içte ve dışta devlet aleyhine kullanmayı amaçlamıştır. Ancak Abdullah Öcalan'ın Mit'in yönlendirmesiyle yaptığı kritik müdahaleler ve açıklamaları Pkk'yı da dönemin Bdp'sini de kilitlemiştir. Zira Öcalan'ın da daha sonraki İmralı görüşmelerinde F.Gülen çetesinin darbe girişimini engellediğini toplantıda bulunan Bdp vekillerine ifade ettiğini biliyoruz.

Pkk içindeki savaş yanlısı hakim grup Öcalan'ın örgüt üzerindeki etkisinin zayıf olduğunu göstermek ve bu yolla Öcalan’ı etkisizleştirmek için çeşitli eylemler yapmış olup bu eylemlerin 'örgütün vahametini gösteren en mühim örneği' 21.09.2011'de Siirt'te gerçekleşti. Örgüt üyeleri polis otosu sandıkları bir otomobili roketle havaya uçurup okul mezuniyetinden dönen araç içindeki dört genç kadının ölümüne iki kadının ağır yaralanmasına sebep oldu. 23.09.2011 günü Kandil'den yapılan açıklamada olayın 'acı bir kaza' olduğu ifade edilerek eylemde ölenlerin ailelerinden özür dilendi. Bu eylem dışındaki sivil-resmi kişilere yönelik ölümlü saldırılar, iş makinesi yakma, yol kesme, kimlik kontrolü yapma, kalekol ve baraj inşaatlarını bombalama gibi onlarca eylemi saymıyorum.

Söz konusu eylemler Abdullah Öcalan'ın 2014 ve 2015 Nevruz'unda 'silahlı dönemin kapandığı ve sivil siyaset dışında başka bir yol olmadığına' yönelik mesajları ve öncesinde Kandil'e gönderdiği mektuplar sebebiyle Pkk içinde büyük tartışmalara sebep olmuştur. Öcalan'ın duruşu Pkk içindeki ayrılıkçı olmayan güçsüz grubun elini kuvvetlendirdiğinden Pkk'nın Kürt milliyetçisi olan ayrılıkçı kanadı roketli, mayınlı, hendekli eylemlere bir zamana kadar geçememiştir. İşte 'o zaman' imza attıkları bildiriyle Pkk'nın ilkel Kürt milliyetçisi olan ayrılıkçı kanadını temize çıkarmaya çalışan akademisyenlerin, Hdp'nin ve Hdp destekçisi olan 'aydın sıfatıyla boy gösteren karanlık kişiliklerin' koro halinde ifade ettikleri üzere Dolmabahçe'de masanın devrildiği an değildir. 'O zaman' Haziran seçimleri sonrasındaki zaman da değildir.

Pkk kurucusu Öcalan'ın 2014 ve 2015 Nevruz'unda örgüte yaptığı silahların gömülmesine yönelik çağrı aslında karşılığını hiç bir zaman bulmamıştır. Pkk'nın hakim olan ayrılıkçı yönetimi tarafından karşılığı varmış gibi davranılmıştır. Bu hem kendi militanlarına hem de Hdp'ye destek veren Akp ve Erdoğan karşıtlarına yönelik tamamen taktik bir davranıştır. Strateji ise Şengal dağına yapılan İşıd saldırısından başlamak kaydıyla ABD hava kuvvetlerinin de desteğiyle tüm Kuzey Suriye'de hayata geçirilecek 'sözde enternasyonal YPG direnişi' neticesi oluşturulacak alanla ülkemizin Suriye-Irak sınırında ele geçirilecek alanların birleştirilmesini amaçlamaktadır.

İşte ikinci can alıcı nokta da burada kendini ayan beyan gösteriyor. Biraz evvel de değindiğim üzere Hdp, Chp, bunlara bağlı yazar çizer taifesi, Türkiye'yi ihtar eden bildirici akademisyenler ve tümünün destekçileri ne demektedir: "çözüm süreci Dolmabahçe'deki mutabakatın televizyonlardan deklare edilmesini müteakip Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bu mutabakatı tanımadığına yönelik ifadelerle son bulmuş ve TC'nin silahlı güçlerinin durağan olan Pkk'ya saldırısıyla savaşı devlet başlatmıştır."

Kronolojik olarak devam edersek daha kolay olur; Yalçın Akdoğan ve Sırrı Süreya Önder'in mutabakatı okuduğu tarih 28.02.2015'tir. Cumhurbaşkanı'nın bu mutabakatı tanımadığını ifade ettiği tarihse 20.03.2015'tir. 

Peki çatışmalar ne zaman başladı? 11.07.2015 günü Pkk şefi Murat Karayılan şu açıklamayı yaptı: "Çözüm süreci esas olarak sizin de çok iyi bildiğiniz gibi kamuoyu önünde açıkça yürütülen bir süreç Erdoğan'ın müdahalesiyle ortadan kaldırıldı. İlk önce Kürt sorunu diye bir sorun yoktur dedi, daha sonra izleme heyetine katılmıyorum doğru değildir, İmralı'nın itibarını artırır dedi. Daha sonra Dolmabahçe Sarayı'ndaki açıklama da doğru değildir dedi. Daha sonra da masa filan ortada yok dedi, yani her şeyi yok saydı. Oysa 22 yıllık bir emek var yani bu 93'te başlayan bir süreçti. Bu sürecin geldiği bir düzey var. Dolmabahçe Sarayı'nda yapılan 10 maddelik açıklama düzeyi var. Her iki tarafın mutabık olduğu belge ilk kez kamuoyu önünde açıklandı. Şimdi tüm bunların yerle bir edilmesi ne anlama gelir? Çözümün bitirilmesi anlamına gelir, çözüm dolayısıyla bitmiştir, çözüm yoktur." İşte bu açıklamayla birlikte Pkk'nın mayın patlatma ve hendek eylemleri devreye sokuldu. Adına da 'devrimci halk ayaklanması' adı verildi. Temmuz ayından bugüne dek toplam altı aydır süren çatışmalar gösteriyor ki Pkk çözüm sürecinin şartı olan sınır dışına çekilme safhasına hiç geçmemiş, tam tersine savaşa hazırlanmış. Bu halde Cumhurbaşkanı'nın Dolmabahçe mutabakatını izale etmesinin sebebi de ortaya çıkmış oluyor. Ancak gerçek daha da geride durmaktadır.

Şimdi tarih tarih belirteceğim olaylar Pkk, Hdp ve destekçilerinin gerçek niyetini anlamak bakımından aklı ve vicdanı yerinde olan herkese yardımcı olacaktır.

Pkk'nın çözüm sürecinin son iki yılında gerçekleştirdiği eylemler ve yaşanan olaylar:

1) Mayıs 2014- Lice'de kalekol inşaatını protesto eylemleri başladı. 
2) 06.06.2014- Lice olaylarında iki kişi öldü. 
3) 06.06.2014- Tunceli ve Van/Çatak'ta Pkk militanları araçları durdurup kimlik kontrolü yaptı. 
4) 09.06.2014- Lice'deki 2.Hava Üs Komutanlığının Türk bayrağı direkten indirilerek göstericilerin çiğnemesi için yere atıldı. 
5) 13.08.2014- Lice merkeze dört kilometre uzaklıktaki bir mezarlığa Mahsum Korkmaz'ın heykeli dikildi.
6) 08.09.2014- Muş'un Bulanık ilçesine bağlı Çataklı köyü otuz Pkk militanı tarafından basılarak köylüler camiye kapatıldı ve on çocuk dağa kaçırıldı. 
7) 05.10.2014- Selahattin Demirtaş'ın çağrısı sonucu başlayan Kobani için ayaklanma olayları iki gün içinde ellibeş yurttaşın hayatını kaybetmesiyle sonuçlandı. Olaylar A.Öcalan'ın çağrısiyla sona erdi. Hadise tarihe 6-7 Ekim olayları olarak geçti.
8) 24.10.2014- Pkk Kağızman'da hidroelektrik santrali bombalayarak ağır hasara neden oldu.
9) 25.10.2014- Yüksekova'da çarşı iznine çıkan iki uzman çavuş ve bir erbaş sivil ve silahsız oldukları halde kafalarına silah sıkılmak suretiyle öldürüldüler. 
10) 30.10.2014- Hava astsubay Necdet Aydoğdu 2.5 aylık hamile eşine meyve satın alırken Diyarbakir'ın Sur ilçesinde eşinin gözü önünde öldürüldü. 
11) 27.12.2014- Cizre'de Pkk'lılar Hüda-Par'lilara saldırdı, altmış yaşında bir Huda-par'li öldürüldü. Kolluk güçlerinin müdahalesiyle olaylar daha da büyüdü. Bir çok kamu kurumunda ağır hasar meydana geldi.
12) 29.12.2014- Cizre'deki olaylar Batman ve Yüksekova'ya sıçradı. Esnaf üç gün kepenk açamadı. Bir çok kamu kurumu hasara uğradı. 
13) 30.12.2014- Güneydoğu Genç İşadamları Derneği Başkanı Hakan Akbal Cizre olaylarında 'üçüncü bir elin' varlığından bahsetti ve amacın Suriye'deki çatışmaların Türkiye içine çekilmesi olduğunu söyledi. 
14) 07.01.2015- Cizre'deki çatışmalar artarak sürdü ve çatışma ortasında kalan ondört yaşındaki Ümit Kurt hayatını kaybetti. 
15) 19.01.2015- Cizre Emniyet Müdürü Ercan Demir geçmişte Trabzon Emniyetindeki görevi dolayısıyla Hrant Dink davası kapsamında tutuklandı.

Tarihlere bakılacak olursa bu eylemlerin gerçekleştiği tarihlerde Suriye tarafında da İşıd-Ypg çatışması söz konusuydu. Örneğin Lice olayları İşıd'ın Şengal baskınından iki gün sonra başladı. Yine Demirtaş'ın çağrıyla başlayan 6-7 Ekim olayları ve Cizre çatışmaları da Kobani'deki çarpışmaların en kızgın anında gerçekleşti.

Saydığım bu eylemler görüldüğü üzere Abdullah Öcalan'ın Pkk'ya silah bırakma çağrısı yaptığı iki nevruz arasında meydana gelmiştir. Ancak Pkk ve onun legalitedeki temsilcisi Hdp lafta bu çağrıya uydukları yönünde hareket etmiş olsalar da gerçek ve yaşadıklarımız böyle değildir. Demek ki devletin istihbarat kurumlarının verdiği bilgiler bir havuzda biriktikten ve seçimler -tüm partiler için- atlatıldıktan sonra 2014 yılının ortasında Pkk tarafından başlatılan şiddet olayları gerçek ifadesini Murat Karayılan'ın 'çözüm sürecinin bittiği' yönündeki 11.07.2015 tarihli savaş ilanında bulmuştur. Sözün özü şudur ki Pkk'nın milliyetçi-ayrılıkçı kanadı ABD tarafından Ypg'ye alan açılması konusunda mutabakat sağlandığı andan itibaren çözüm sürecini satmıştır. Ypg komutanı Polat Can'ın 14.10.2014'deki beyanı herhalde iki günlük bir ilişkiye dayanmıyor. Ne demişti Polat Can: "işıd'e karşı kurulan koalisyon güçleri idaresinde temsilcimiz var." Biraz daha geriye gidersek taşlar yerine daha iyi oturacak; Ahmet Davutoğlu Dış işleri Bakanıyken iki kez Ankara'ya davet edilen Pyd'nin lideri Salih Müslim Ankara'nın Suriye'ye ve Esad yönetimine yönelik işbirliği teklifini reddetmiş ve ABD Dış işleri bakanının değişmesiyle yeni Bakan Kerry'nin direktifiyle hareket etme yoluna gitmiştir.

Bütün bunlar olayları takip eden herkes tarafından çok iyi bilinmektedir. Silahların bırakılması ve sınır dışına çıkılması gerekirken Pkk tarafından 2014 yılının Mayıs ayından bugüne dek sürdürülen savaşın Suriye'deki çatışmalarla paralelliği olayın şifresini çözmektedir.

Ancak şer planı Kürt halkının desteği sağlanamadığı ve güneydoğudaki savaş konsepti Türkiye'nin Batısına taşınamadığı için çökmüş bulunuyor. Bu halde yaşananlar hendeklere-barikatlere sürülen çocuk yaştaki bilinçsiz gariban Kürt çocuklarının sonu olmayan çatışmalarda ölmesi ve içine sokuldukları girdapta masum polis ve askerlerimizin katledilmesinden başka bir şey değildir. Kürt siyasetini yönetenler bırakın Türkiye'yi, Kürt halkına ihanet etmişlerdir. Yalanları ve sahtekarlıkları 'hastalıklı sözde aydın' tahkimatıyla gerçek bir tragedyadır artık ve perde kapandığında geriye sadece halkımıza yaşatılan acılar kalacak ne yazık ki.

7 Haziran 2015 Pazar

Graham Fuller, Trans-atlantik hegemonya ve Türkiye

Seçimlerden önce son bir hatırlatma;
Türkiye'nin politik hayatını dizayn etme işindeki en önemli figürler hep CIA, BND, MOSSAD oldular. Bu istihbarat kurumları nasıl çalışıyor?
Apaçık! Gizlileri saklıları yok. Etkileri altindaki basın, üniversiteler, siyasal partiler, sivil toplum kuruluşları, cemaatler, şirketler ve daha bir çok alandaki algi yönetme faaliyetleri ile kamuoyu oluşturuyorlar. Yaratılan kamuoyunun baskı gücü ile ülkemiz ve Ortadoğu üzerindeki 'halklar aleyhine politikaları' meşru hale getiriliyor. Toplumsal meşruiyetin sağlanamadığı hallerde amaclarini once ekonomik ambargolarla, piyasa oyunlariyla bununla da olmazsa askeri yöntemlerle gerçekleştirme yoluna giden söz konusu Trans-Atlantik gücün ne kadar ince çalıştığını göstermek açısından bir alıntıyi paylaşıyorum: "Yeni seçimler gelir, nihayetinde AK Parti kaybeder, sonra tekrar normal bir parti çıkar. Bu en önemli başarı. Benim kişisel hissiyatım ise Türkiye’de daha çok sol hareket görmek isterdim. Çünkü bence en büyük ihtiyaç bu."

Bu sözler CIA eski Ortadoğu şefi Graham Fuller'e ait. Graham E. Fuller ABD Merkezi Haberalma Teşkilatı’nın (CIA) eski Türkiye ve Ortadoğu İstasyon Şefi olarak görev yaptı. Almanya, Türkiye, Lübnan, Suudi Arabistan, Yemen, Afganistan gibi ülkelerde çalıştı. CIA’de Ulusal İstihbarat Konseyi Başkan Yardımcılığı’ndan emekli oldu. ABD hükümetine milli güvenlik konularıyla ilgili strateji üreten Rand Corporation adlı düşünce kuruluşunda danışman olarak çalıştı.
Fuller ABD'nin ve NATO'nun ulkemiz üzerinde en büyük ameliyatlari yapan görevlisi George Harris'ten aldığı bayrağı Paul Henze ile birlikte başarıyla taşımıştır.
Bu karanlık operasyonel ekibin en büyük eseri Fethullah Gülen cemaatidir. Ilımlı islam tezini ihdas ederek, dinde hoşgörü söylemini ön plana çıkartarak müslüman ülkelerde kendileri aleyhine gelişebilecek muhalif hareketleri parlamadan söndürmeyi hedeflemislerdir.

Çok başarılı oldukları kesindir.
Ancak Türkiye'de son beş yılda yaşanan gelişmeler gösteriyor ki ilk kez zorlanmaktadirlar. Bunu The Economist, Wall Street Journal, New York Times, The Guardian, Die Welt, Bild gibi yabancı basına bakınca çok net görüyoruz. Mit tırları üzerinden ülke yönetimini sıkıştırmaya çalışarak secim oncesi son kurşunlarini sıktılar. Bu kurşunun sıkılmasına "Terorizme veya vahşi Işid'e destek" iddiasıyla yardım edenler, diger deyisle Cia'nin yukardaki izahim üzere tetikciligini yapan F tipi orgut ve Can Dundar gibi basindaki algi yoneticisi gorevliler ornegin otuz senedir silahlı mücadele yürüten PKK'nın silahi nereden bulduğunu sormamaktadir.

Mit tırlarının fotoğrafını yayınlayan eskinin Kemalist, devletçi, Türkçü, milliyetçi sol gazetesi Cumhuriyet geçen hafta Kandil'de yıllarca "terörist köpekler" diye aleyhinde yayın yaptığı Pkk şefiyle röportaj yaptı. Neden kimsenin aklına Cumhuriyet gazetesinin Kandil'e nasil gittiği, Pkk'nin gecmiste yillar boyu kendisine kufreden bu gazeteyi nicin ve nasil kabul ettigi sorusu gelmiyor? Daha ileri gidiyorum; neden kimsenin aklına PKK'nın ekolojik hassasiyetini ön plana koyan Cumhuriyet muhabirinin Cemil Bayik'a sormadıgi soruları 'sormama sebebi' gelmiyor? Mit tırlarının fotoğraflarını yayinlayan anti-militer ve terörizm karşıtı bir gazetenin temsilcisi olarak Kandil'de soz konusu röportajı yapan ben olsam Pkk şefine binlerce mayın, ucaksavar, rpg füzesi, roket, radar, telsiz ve tüfeğin Pkk'ya nasıl, hangi yollarla ve hangi ülkelerden geldiğini sorardim. Mit tirlarini yayinlayan Cumhuriyet gazetesi sormamıştir. Unutmuş olabilir mi?

Yazinin basina donelim, Graham Fuller ne demişti?
"Yeni seçimler gelir, nihayetinde AK Parti kaybeder, sonra tekrar normal bir parti çıkar. Bu en önemli başarı. Benim kişisel hissiyatım ise Türkiye’de daha çok sol hareket görmek isterdim. Çünkü bence en büyük ihtiyaç bu."
Bu paragrafı kelime kelime deşmek isterim ama sadece en büyük ihtiyaç dediği sol hareketin gelişmesi istegine değinelim. Sol düşüncenin birinci maddesi anti emperyalist olmak, Bati ve yerli isbirlikcilerince somurulen halkları önce bu ağır sömürüden kurtarmaktir. Demek ki Fuller'in bahsettiği sol bu değil. Kendi ayağına sikacak değil ya yılların tilkisi. Peki Fuller'in bahsettiği sol kim, ne?

Arkadaşlar üzülerek söylüyorum ki bu sol gördüğüm kadariyla Chp ve Hdp'dir. Fuller'in ihtiyacını duyduğu SOL tek bir parti tarafından hayata geçirilemez. Çünkü ulkemizdeki sol taban buna musait değildir. 12 Eylül öncesinde sonradan kendi amaclarina uygun bir taban yaratmak için attıkları tohumlara yani geçmişin sol içindeki ideolojik kavgalarına bakan ve anlayan beni teyit edecektir. (Kaset darbesiyle yaratılan Türk partisi yeni Chp ve Doğan medya- Tusiad-F tipi destekli yeni Kürt partisi yeni Hdp. The Economist dergisinin 2011 seçimlerinde Chp'yi bugünkü seçimlerde ise Hdp'yi desteklemesi zaten durumu izah ediyor.)

George Harris, Paul Henze ve Graham Fuller'in öğrencilerini elbette takdir ediyoruz, iyi çalışıyorlar. Fakat bir şeyi yanlış hesap ediyorlar; Türkiye halkı kendisine dışardan saldırı olduğunu hissettiğinde aile içi kavgayı durdurup hemen bir araya gelir. Aynı şeyi Graham Fuller'in ulkemizde ihtiyacını duyduğu solu oluşturanlara da söylüyoruz ve Chp ile Hdp'ye gönül veren insanlarımızı ikaz ediyoruz.
Türkiye tarihi bir virajdadir; kendisiyle, maruz kaldigi saldirilar ve yalanlarla yüzleşmektedir. Bu yazıyı seçim gününe şerh düşmek istememin nedeni secim sonrasi çıkacak sonuçlar ve yaşanacak politik süreçlerdeki ihtimallere binaen yurttaşlık görevi olarak saydığım UYARI vazifemi yerine getirmektir.

4 Haziran 2015 Perşembe

TÜRKİYE ÜZERİNDEKİ BÜYÜK OPERASYONDA SON PERDE - SAFLAŞMANIN MEKANİĞİ


"Yabancı sermaye sorunu, kendilerini bir kısır döngü içinde bulan Türk liderlerini düşündürmeye devam etmektedir. Bağımsızlığını ve Türklerin deyimiyle 'ulusal bütünlüğü' koruması için, ülkenin zengin doğal kaynaklarını bir an önce geliştirmesi zorunludur. Bu ise ancak yabancıların yönetsel katkısı ve mali desteği ile gerçekleşebilir. Özellikle, büyük bir dış borç altına girilmesi, ya da yabancılara geniş ayrıcalıklar tanıyan bir poltika uygulanması, hızlı bir üretim artışı sağlayabilir. Ancak her şeyden önce Cumhuriyet yönetiminin, mutlu yanlızlık ve mutlak bağımsızlık tutkularından vazgeçmesi gerekmektedir."
(The Ekonomist dergisinin 11 Nisan 1925 tarihli nüshasından)

"Yüz yıllık kapitülasyonlar rejiminin tarihe karışmasıyla birlikte, Türkiye ile iş yapan yabancı tüccar, kendisini yepyeni koşullarla karşı karşıya bumuştur. Bu yeni koşulların en önemlilerinden biri de, geçmişte ticaret alanında etkisiz görünen yerli halkın bir kesiminin, giderek yabancı tüccarla rekabet edecek durma gelmesidir. Bu yeni koşullar altında geçen iki yıla bakmak ve mali iktisadi politikasını uygulamakta ısrarlı bir çaba gösteren Hükümet'in başarı ya da başarısızlığını ve sürekli artmakta olan yerli rekabet karşısında durumlarını korumak için enerjik bir mücadele vermekte olan yabancıların çabalarını değerlendirmek ilginç olacaktır. Hemen belirtilmelim ki tecrübe, girişimcilik ve işadamlığı yönlerinden, yabancıların çok gerisinde kalan yerli tüccar, armatör ya da banker, 'Türkiye Türklerindir' ilkesi uyarınca çıkartılan yasa ve düzenlemeler sayesinde yabancılarla rekabet eder duruma geçmektedir.

Ekonomik hayatın her dalında ve hatta tıp ve hukuk gibi serbest meslek dallarında faaliyet gösteren yabancılar, türk meslekdaşlarına uygulanmayan ciddi engellemelerle karşılaşmaktadırlar. (...) Yabancı firmaların artan sayıda eğitimsiz ve hünersiz yerli eleman kullanmaya, muhasebe ve resmi yazışmaları Türkçe sürdürmeye ve cuma günleri tatil yapmaya zorlanmaları, ticaret ve iş hayatını çığırından çıkarmaktadır. Söz konusu kararname ve düzenlemelerin, yabancıları piyasadan ve ülkeden kovmak amacıyla uygulandıklarını söylemek, belki de abartmak olacaktır. Ancak hükümetin, son derece iyi düşünülmüş, kurnazca önlemlerle ticaret ve iş olanaklarını yabancılardan Müslümanlara doğru kaydırmakta olduğu bir gerçektir."
(The Ekonomist dergisinin 7 Ağustos 1929 tarihli nüshasından.)


The economist dergisinin 1925 ve 1929 yıllarında ülkemizle ilgili yayınladığı yazılardan ikisindeki söz konusu paragrafları tekrar tekrar okumak gerek. Hem genç cumhuriyetin hangi yıllara kadar tam anlamda zaptedilemediğini göstermektedir hem bugün yaşananlara ışık değil devasa bir projektör tutmaktadır.

Konu Osmanlı imparatorluğunun gerileme ve yıkılması, 1.Dünya savaşı, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin kuruluşuyla ilgili olarak, bilhassa siyasal, askeri ve iktisadi açıdan detaylıca analiz edilmelidir, ancak biz şimdilik kısa yoldan bugüne gelelim. The economist AKP iktidarının ilk yıllarında diğer ABD ve Avrupa basınının kahir çoğunluğu gibi yeni yönetime destek çıktı. AB üyeliği çerçevesinde yapılan hamleler yere göğe konamıyordu. Fakat 2008-2009'da görülmeye başlanan ve muhtemel ki miladı daha eski olan bir kırılmanın söz konusu olduğunu yine aynı dış basının haberlerinden anlamaya başladık. The economist iktidarının ilk günlerinde Avrupa'daki demokrat hristiyanların müslüman versiyonu olarak gördüğü AKP'ye ve özel olarak Erdoğan'a -padişah kıyafetli Erdoğan fotoğrafı kapak yapılmıştı- aradan bir müddet geçtikten sonra çok sert eleştiriler yöneltmeye başlarken Türkiye halkının seçimlerdeki tavrı açısından da yeni tavsiyelere başlamıştı. Dergi 2011 yılında çok açık olarak Türkiye halkının CHP'ye oy vermesini istedi. Bu kadar açık bir müdahale hemen dikkatimi çekmişti. Uluslarüstü finans oligarşisinin yayın organı AKP'nin ilk yıllarında Türkiye'nin yeni iktidarına verdiği desteği sonradan neden geri çekmiş ve AKP karşısındaki ana muhalefeti desteklemeye başlamıştı? En basit mantıkla verilecek cevap şudur: "Demek ki ülkemizi idare edenler onların işine gelmeyen şeyler yapmışlardı." Bu çatlama ülkemizde de kendisini hemen gösterdi. AKP içinde iktidar ortağı olarak yer alan fakat devlet içindeki yapılanması 12 Eylül cuntasına hatta daha da geriye giden ve gerçek gücünü sivil ve üniformalı bu bürokratik organizasyonda bulan Fethullah Gülen örgütü elinde bulunan tüm olanaklarla Tayyip Erdoğan'a ve politikalarına savaş açıyordu.

Bu savaşın elbette ana merkez üslerinden biri Zaman gazetesidir. C.Bşklığı seçimi öncesi Malatya mitinginde bir tv programında söylediği sözler sebebiyle Tayyip Erdoğan tarafından "terbiyesiz kadın" diye deşifre/afişe edilen ABD eski Erbil Başkonsolosunun eşi Amberin Zaman The Economist dergisinin Türkiye temsilcisi ve Zaman gazetesi yazarı olup, dünkü Zaman'da yayınlanan Joost Lagendijk adlı kişinin yazısı da fotoğrafa eklendiğinde bizim açımızdan tablo çok net haldedir.

Eski Hollanda Yeşiller partisi milletvekili (Aklımıza hemen Alman Yeşiller vekili Hdp'ci Claudia Roth geliyor.) olan Lagendijk dünkü (03.06.2015) yazısında The economist dergisinin 2015 seçimlerinde Hdp'ye verdiği desteğin sebeplerini izah edip bu desteğin önemine işaret ediyor. Merak eden yazıyı Zaman'ın internet sayfasından okur. Kısaca The economist, Avrupa parlementerleri, Doğan medyası ve F tipi örgüt Hdp'nin barajı geçmesi için her türlü imkanı seferber etmiş durumda. Tek Türkiye dizilerinde faşist yaklaşımlarla Kürt düşmanlığı yapanların, Kck davalarında binlerce sivil Kürt politikacıyı cezaevlerine atanların bugün Hdp'ye sınırsız destek vermesi üzerine hep birlikte dikkatlice düşünmek gerekiyor.

Lagendijk'in yazısında en ilgimi çeken cümle ve o cümleye verdiğimiz cevapla bitirelim, bakın ne diyor çevreci ve solcu Hollanda'lı:
"Burada, kendi kendini kandırmaya dayalı trajik bir körlük söz konusu: Türkiye’nin siyasette ve medyadaki istisnasız bütün eski yabancı dostlarının Türkiye’nin doğru yöne değil, yanlış ilerlediği kanaatinde oldukları görülmüyor.
İster Avrupa veya Amerika basınındaki seçim öncesi analizleri okuyun, ister uzun zamandır Türkiye yanlısı tutumuyla bilinen siyasetçilere kulak verin, hepsi The Economist ve New York Times’ın ortaya koyduğu türden makul ve olumsuz değerlendirmeleri tekrarlıyor. Seçime sayılı günler kalmışken, dışarıdan gelen ve seçimle ilgili mevcut tutuma uygun düşmeyen dostane tavsiyelerin bir kenara itilmesi veya alaya alınması kaçınılmaz. Korkarım ki bu retçi tutum, kendisini mevcut AKP liderliğinin attığı bütün adımları savunmaya tümüyle adamış olanlar varken, değişmeyecek. Aynısı Erdoğan’a ve onun Yeni Türkiye’sine hâlâ inanan yaklaşık yüzde 35’lik seçmen kitlesi için de geçerli."

Biz de Batıdaki kapitalist yayılmacı güçlerin bizlere olan sevdasına (!!!) Gazi Mustafa Kemal'in 1922'de mecliste yaptığı bir konuşmadan satırlarla cevap veriyoruz ve bu cevabımız hiç değişmeyecek:
"Efendiler!
"... Hepiniz bilirsiniz ki, Avrupa’nın en önemli devletleri, Türkiye'nin zararıyla, Türkiye'nin gerilemesiyle ortaya çıkmışlardır. Bugün bütün dünyayı etkileyen, milletimizin hayatını ve ülkemizi tehdit altında bulunduran en güçlü gelişmeler, Türkiye'nin zararıyla gerçekleşmiştir. Eğer güçlü bir Türkiye varlığını sürdürseydi, denebilir ki İngiltere’nin bugünkü siyaseti var olmayacaktı. Türkiye, Viyana'dan sonra Buda-Peşte’de ve Belgrat'ta yenilmeseydi, Avusturya/Macaristan siyasetinin sözü edilmeyecekti. Fransa, İtalya, Almanya'da, ayni kaynaktan esinlenerek hayat ve siyasetlerini geliştirmişler ve güçlendirmişlerdir...."

"... Bir şeyin zararıyla, bir şeyin yok olmasıyla yükselen şeyler, elbette, o şeylerden zarar görmüş olanı alçaltır. Gerçekten de Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve uygarlaşmasına karşılık, Türkiye gerilemiş, düştükçe düşmüştür. Türkiye'yi yok etmeye girişenler, Türkiye'nin ortadan kaldırılmasında çıkar ve hayat görenler, zararlı olmaktan çıkmışlar, aralarında çıkarları paylaşarak, birleşmiş ve ittifak etmişlerdir. Ve bunun sonucu olarak, birçok zekalar, duygular, fikirler, Türkiye'nin yok edilmesi noktasında yoğunlaştırılmıştır. Ve bu yoğunlaşma, yüzyıllar geçtikçe oluşan kuşaklarda, adeta tahrip edici bir gelenek biçimine dönüşmüştür. Ve bu geleneğin, Türkiye'nin hayatına ve varlığına aralıksız uygulanması sonucunda, nihayet Türkiye'yi ıslah etmek, Türkiye'yi uygarlaştırmak gibi birtakım bahanelerle, Türkiye'nin iç hayatına, iç yönetimine işlemiş ve sızmışlardır. Böyle elverişli bir zemin hazırlamak güç ve kuvvetini elde etmişlerdir…"

"...Oysa güç ve kuvvet, Türkiye'de ve Türkiye halkında olan gelişme cevherine, zehirli ve yakıcı bir sıvı katmıştır. Bunun etkisi altında kalarak, milletin en çok da yöneticilerin zihinleri tamamen bozulmuştur. Artık durumu düzeltmek, hayat bulmak, insan olmak için, mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün isleri Avrupa’nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi birtakım zihniyetler ortaya çıktı.
Oysa hangi istiklâl vardır ki yabancıların nasihatleriyle, yabancıların plânlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir. Tarihte, böyle bir olay yaratmaya kalkışanlar, zehirli sonuçlarla karsılaşmışlardır. İste Türkiye de, bu yanlış zihniyetle sakat olan bazı yöneticiler yüzünden, her saat, her gün, her yüzyıl, biraz daha çok gerilemiş, daha çok düşmüştür…"

"...Bu düşüş, bu alçalış, yalnız maddi şeylerde olsaydı, hiçbir önemi yoktu. Ne yazık ki Türkiye ve Türk halkı, ahlâk bakımından da düşüyor. Durum incelenirse görülür ki, Türkiye Doğu 'maneviyatı’yla sona eren bir yol üzerinde bulunuyordu. Doğu’yla Batı’nın birleştiği yerde bulunduğumuz, Batı’ya yaklaştığımızı zannettiğimiz takdirde, asil mayamız olan Doğu 'maneviyatı’ndan tamamıyla soyutlanıyoruz. Hiç şüphesizdir ki bu büyük memleketi, bu milleti, çöküntü ve yok olma çıkmazına itmekten başka, bir sonuç beklenemez ..."

"... Bu düşüsün çıkış noktası korkuyla, acizle başlamıştır. Türkiye'nin, Türk halkının nasılsa başına geçmiş olan birtakım insanlar, galip düşmanlar karşısında, susmaya mahkûmmuş gibi, Türkiye'yi âtıl ve çekingen bir halde tutuyorlardı. Memleketin ve milletin çıkarlarının gerektiğini yapmakta korkak ve mütereddit idiler. Türkiye'de fikir adamları, adeta kendi kendilerine hakaret ediyorlardı. Diyorlardı ki "Biz adam değiliz ve olamayız. Kendi kendimize adam olmamıza ihtimal yoktur..." Bizim canımızı, tarihimizi, varlığımızı bize düşman olan, düşman olduğundan hiç şüphe edilmeyen Avrupalılara, kayıtsız şartsız bırakmak istiyorlardı. “…Onlar bizi idare etsin…” diyorlardı."
“...Bilelim ki, ulusal benliğini bilmeyen uluslar, başka uluslara yem olurlar…"

Mustafa Kemal Atatürk -1922 (Meclis Konuşması)"

1 Mart 2015 Pazar

PKK'YA YÖNELİK SİLAH BIRAKMA ÇAĞRISI HAKKINDA BİR KAÇ SÖZ

Dünkü tarihi silah bırakma çağrısı ile bir dönem sona eriyor. Eğri oturup doğru konuşacağız. Kimse kimseye oyun oynamasın ve maval okumasın artık. Bu ülkede kardeşlik hukuku tekrar tesis edilecekse önce samimiyet gereklidir ve samimiyet için de önce adalete, hak bilmeye, namuslu olmaya ihtiyaç vardır. Ancak adil olanlar, hak bilirler, namuslu kişiler samimi olabilirler. Bu özelliklere sahip olmayanlar vatan ve insan sevgisine de sahip olamazlar. Adil olmayan, hak bilmeyen, namussuz bir kişiden vatan ve insan sevgisi beklemek saflıktır, hatta ahmaklıktır. Fakat bunlar da bazen yetmeyebilir. Bazı konularda duygularımızın etkisinde olmayan objektif-tarafsız bilgiler bu özellikleri tahkim etmelidir ki, meselelerde yanlışa düşülmesin. Ben bildiğimi iddia etmem hiç bir zaman. Ama bilmeye çalıştığımı, öğrenmeye gayret ettiğimi iddia ederim ve yazdıklarımın, söylediklerimin, savunduklarımın bu çerçevede düşünülmesini beklerim.

Kürt meselesi bu ülkenin şah damarına oturmuş, Türk-Kürt hepimizin canına, malına zarar vermiş; huzurumuzu, sağlığımızı, kardeşliğimizi bozmuş bir meseledir.

Adam anasından doğar okula gidene kadar sadece Kürtçe öğrenir, okula başlayınca denizden çıkmış balığa döner, tüm çocukluk kodları bir anda yerle yeksan olur...

Askere gider, aynısı...Dayakla Türkçe öğrenir, Kürdüm diyemez, herkesten fazla nöbet tutar..."Alavare dalavere, Kürt Memet nöbete" cümlesi gerçeklerden çıkmadı mı sanılıyor? Öyle bir zan varsa, inanın doğru değildir. Yıllarca böyle olagelmiştir.

İngilizlerin Musul-Kerkük için tezgahladığı -tarihi detaylara girmiyorum- olayların neticesinde; genç cumhuriyetin kendini koruma gayesiyle aldığı sert tedbirlerin kurunun yanında yaşı yakması sonucu oluşan acılar, 2.Dünya Savaşına paralel kurgulanan asimilasyon politikalarının yarattığı süreç, Nato konseptine dahil edilmiş devlet idaresinin bölgeyi kontrol altında tutmak için binlerce dönüm araziyi beş-on aileye teslim ederek Ağalık düzenini kökleştirmesi, şeyh-ağa-jandarma üçlüsünün en temel insani istekleri maddi ve manevi şiddetle bastırması, arkasından 12 Eylül'ün faşist askeri idaresi, D.Bakır Cezaevi'nde uygulanan insanlık dışı işkenceler (fiziki işkencenin yanında pislik yedirmeler, döve döve istiklal marşı okutturulması, kaba dayakla adam öldürülmesi) PKK hareketinin ilk çıkıştaki meşruiyet kaynaklarıdır. İnkar edilemez. Otuz senedir askeri yöntemlerle sonuçlandırılamaması bu anlattıklarımızı ispat ediyor zaten.

Ülkemizin jeostratejik konumu, bilhassa Kürt yurttaşlarımızın yoğun olduğu bölgelerin enerji hatları üzerinde olmasına bağlı olarak o bölgede, devletin yanlış uygulamalarıyla tetiklenen "Dünya'daki ana paylaşım savaşlarının hemen dibindeki destabilizasyon" elbette sömürgeci emperyalistlerin ellerini ovuşturarak istediği, beklediği ve hatta kışkırttığı bir durumdu. PKK, erimek bir yana güçlendikçe Almanya (bilhassa hem PKK içindeki Alevi Kürtleri hem de diğer silahlı sol örgütleri yönlendirmek istemiştir), İngiltere, İsrail, Fransa (Madam Mitterand'ı hatırlayınız) ve elbette ABD Türkiye'nin bu yumuşak karnını hep deşmek, çatışmayı el altından körükleyecek hamlelerle kendi adi emellerini işletmek istemişlerdir. 

Özellikle 1990'lı yıllardaki köy boşaltma, köy yakma ve yargısız infazlar halkımız içindeki psikolojik mesafeyi açmış, buna paralel ülkenin her yerine akan şehit askerlerin tabutları maalesef Kürt halkına yönelik öfkenin derinleşmesine sebep olmuştur.

İçinde bulunduğumuz politik yapılarda da, arkadaş sohbetlerinde de, bu ve başka sayfalarda da dilimiz döndüğünce söyledik; 1993 yılı kilit yıldır. 1993 yılında Abdullah Öcalan ateşkes ilan etmiş, devlet bu ateşkese üstü kapalı bir biçimde uymuş, Cumhurbaşkanı Özal ve Öcalan arasında gidip gelen aracılarla çatışmasızlık dönemine geçilmiştir.

Olayları takip edenler bilirler ki; o ateşkes sürecinde Öcalan kanaatimce soğuk savaş döneminin bitmesiyle de bağlantılı olarak temel demokratik açılımların yapılması halinde silahlı mücadeleyi bitireceklerini ve Batı emperyalizminin açık hedefi halindeki bu bölgede ayrı devlet kurmanın Batılı güçlere yarayacağını dile getirmiştir. YANİ TÜRKİYE'DEN BİR KÜRT DEVLETİ ÇIKARMAK TEZİ BİZZAT ABDULLAH ÖCALAN TARAFINDAN TARİHE GÖMÜLMÜŞTÜR, HEM DE 1993 YILINDA. Elbette bu gerçek dönemin hakim boyalı İstanbul basını tarafından halka iletilmemiştir. 

Kritik yıl dediğimiz 1993 yılında neler olduğunu tekrar hatırlayalım mı? Bingöl'de gerçekleşen otuz üç sivil askerimizin karanlık bir biçimde katledilmesi, Öcalan'la diyaloğa giren Turgut Özal'ın ölmesi (öldürülmesi), barışa yönelik adımları olduğu bilinen Jandarma komutanı Eşref Bitlis'in uçağının düşürülmesi, konuyla ilgili ciddi bir çalışması olduğu bilinen gazeteci Uğur Mumcu'nun yine çok karanlık bir cinayete kurban gitmesi, görevinde istifa etmiş Jitem kurucusu Cem Ersever'in infaz edilmesi, Sivas'taki Madımak katliamı, hemen üç gün sonra Başbağlar katliamı ve arkasından Genelkurmay başkanı Doğan Güreş'in komutasındaki ordunun operasyonları başlatmasıyla savaş dönemine geri dönülmesi 1993 yılının iyi anlaşılması gerektiğinin ana maddeleri olarak karşımızda duruyor.

Abdullah Öcalan'ın hiç bir Avrupa ülkesince kabul edilmeyip Kenya'ya gönderilmesi ve orada CIA görevlilerince TC görevlilerine teslim edilmesi Batı emperyalizminin onu kullanmak yerine başka dinamikleri tercih ettiğinin delilidir. Büyük güçler barışan Kürtler yerine çatışan Kürtler'in varlığını amaçlamıştır. Silahlı Kürt gruplarda "esaretteki Öcalan" düşüncesi hakim kılınarak Öcalan'ın dile getirdiklerine itibar edilmemesi sağlanmak istenmiştir. Ancak ülkemizdeki Kürt nüfusun Öcalan sevgisi, PKK'nın düşüncede ve eylemde Öcalan'a aykırı davranmasını tam olmasa da kısıtlamıştır diyebiliriz.

PKK sempatizan ve militan tabanını bir arada tutmak için put haline getirdiği Öcalan'dan caydığı anda o tabanı kaybedeceğini bildiğinden çok sıkışık halde bir seyir izledi son yıllarda. Açıklamalarda Öcalan güzellemeleri yapılsa da örgüt tarafından ortaya konan pratik Öcalan'ın 1993'ten beri dile getirdiklerine aykırı şekilde vücut buldu. 

Abdullah Öcalan'ın son yıllardaki "paralel devlet" iddiası üzerinde düşünülmeye değer iddiadır. Bu iddianın Gülen Cemaatiyle hükümetin arasının açılmadan dile getirildiğini hatırlatalım. Bence bu durum iddianın ötesinde bir gerçektir. Öcalan'ın ABD'de ve Avrupa'daki en güçlü lobiler olan Yahudi, Ermeni ve Rum lobilerinin TC içinde paralel uzantıları olduğunu ve bin yıldır egemen olamadıkları Türkiye coğrafyasına bu paralel çetelerce yön vermek istediklerini cezaevi görüşlerinde defaatle dile getirdiğini biliyoruz. Bilhassa İsrail'in ve siyonizmin her iki tarafta gazladığı savaş ortamıyla Türkiye güçsüzleştirilmek istenmiştir.

TC Devleti içindeki yurtsever ve millici unsurların bu planları bozmak amacıyla Türkiye'yi görece demokratikleştirme hamleleri sonucu süreç içinde devlet eliyle Kürtçe televizyon açılması, Kürtçe dil kurslarının serbest bırakılması, geçmişte partilerin ensesinde demokles'in kılıcı gibi duran "parti kapatma" müessesinin sonlandırılması ve DTP, HDP, BDP gibi partilerin legal zemindeki yerinin kuvvetlendirilmesi, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemizde devletin çok ciddi sübvansiyonuyla kamusal ve özel yatırımların hızlıca hayata geçirilmesi şiddetten beslenen PKK'nın elindeki kozları gitgide zayıflatmıştır. Ancak biliyoruz ki bu satranç oyununda içinde F tipi çetenin de yer aldığı "paralel yapı ya da yapılar" örneğin KCK davasındaki haksız tutuklamalarla legal zemine taşınmaya çalışılan Kürtleri tekrar silaha itmeye çabalamıştır. İşte bu süreçte Abdullah Öcalan'ın çatışmaya karşı söylemleri, KCK davasını "paralel yapıların darbe girişimi" olarak nitelemesi ve akabinde ilgili kamu kurumlarının düzenlemesiyle KCK tutuklularının serbest kalmalarının sağlanmaları bir provokasyonu daha sonuçsuz bıraktı. 

Geçen sene Lice'de Türk halkını provoke etmek amacıyla dikilen heykel, ardından devletin uyuşturucu tarlalarına müdahale etmesi karşısında gösterilen silahlı direniş, bu sene sebebi belli olmayan ve neden sürdürüldüğünü kimsenin anlamadığı, bir çok insanımızın hayatını kaybettiği Cizre olayları, bu olayların hemen öncesinde Selahattin Demirtaş'ın Kobani için ayaklanması çağrısı yapması ve kırk beş yurttaşımızın bu olaylarda hayatlarını kaybetmeleri karşısında yıllarca cezaevinde yatmış ve KCK davasında da uzun süre tutuklu kalmış Hatip Dicle'nin açıklamaları çok önemlidir, dikkate değerdir. Kürt politikasının bu önemli ismi üstü açık ya da kapalı şekilde bu olayların arkasında "paralel yapı" olduğunu dile getirmiştir. 

Tüm bu anlattıklarımızdan sonra geçmişte kişisel bir sohbet esnasında Prof.Dr.Anıl Çeçen hocamızın söylediği bir lafı buraya taşımak isterim: "Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin içinde sekiz belki de onsekiz devlet vardır."

Görünen devlet içindeki görünmeyen yabancı ellerin idare ettiği bu "paralel devletlerin" Kürt sorununu Misak-ı Milli içinde bir kardeşleşmeyle bitirtmemek için her yola başvurdukları konusunda hiç kuşku duyulmamalıdır. İşte bu sebeple dünkü silah bırakma çağrısının değeri iyi anlaşılmalıdır. Geçen hafta İzmir'de Ege Üniversitesinde MHP'li bir gencimizin öldürülmesi olayı dahi bu çerçevede düşünülmelidir. (Bu ülkede yaşayan her sıradan yurttaş benim kardeşimdir; esas düşman bizi birbirimize düşmanlaştıranlardır.)     

Sözün özü şudur; çözüm sürecinin geldiği aşamada köstek değil, destek olunması, yurduna ve insanına içtenlikle bağlı her yurttaşın bu sürece omuz vermesi gerekiyor. Çünkü bu iş parti veya ideoloji işi değil, ülke işidir. Geleceğimizle ilgilidir. Eğer çözüm sürecinin arkasında bahsettiklerimizin hilafına bir kötüniyet varsa bu bizim değil, kötüniyetlilerin problemidir. Bu süreçte yanlış yapanlar karşılarında bizi, tüm Türkiye'yi bulurlar ve kimse çıkacak yangından kendini kurtaramaz. Biz beyana itibar ederiz. Gerisini beyan sahipleri düşünsün.

16 Kasım 2014 Pazar

Kemalist bir abim'e cevaben (genişletilmiş cevap)


Senin eleştirdiğin, benimde kesin olarak reddettiğim gerçek İslam'la ilgisi olmayan din ile başlayalım. Hz.Muhammed'i ve Ali'yi mağlup edemeyeceklerini anlayıp kaleyi içten fethetmek amacıyla Müslüman olan ticaret sahiplerinin insanları İslam öncesi puta nasıl taptırtmışlarsa Allah'a da öyle taptırtmaları...Yani sapkın Emeviyye kültürünün yarattığı, bozdurulup beylerin kendi çıkarları doğrultusunda yeniden inşa edilen gariplerin, ezilenlerin,kölelerin dini olmaktan çıkarılmış İslam karşısında gerçek ve hak İslamı savunacağız. Sizler bu meseleyi konuşup dini yanlış bir cepheden eleştirince çok şeyi gözden kaçırıyorsunuz. Geride muazzam bir kültür vardır....Kökü çok kuvvetli olduğu için İbn sina, İbn rüşd, Farabi, Gazali, İbn haldun gibi efsanevi bilim adamlarını çıkarabilmiştir Doğu dünyası. Dünyanın ilk üniversitesi ve gök gözetleme kulesi Harran ilçemizdedir. Sana sayfalarca şey sayarım ama Doğu ya da İslam kültürü ne yaparsa yapsın kötüdür, sizlere yaranamaz. Batıdan ne gelirse size hep baş tacı, hep ehlen ve sehlen değil mi? Halbuki faşizm Batıdan çıkmıştır. halbuki ırkçılık, atom bombası, nükleer çalışmalar, yer yüzünün en kanlı en vahşi savaşları hep Batı kaynaklıdır. Ama bunlar gereksiz ayrıntılardır değil mi?
 Siz Mustafa Kemal'i de hiç anlamadınız. Son meşrutiyetin Selanik merkezli İttihat Terakki'sinin farmason işbirlikçi sermayesi Cumhuriyet devrinde kendi azınlığını ve iktidarını garantiye alsın diye kemalizm (yada atatürkçülük) diye bir fikir üretti. Mustafa Kemal'siz kemalizm...İçinde Kuvay-ı Milliye olmayan kemalizm! İnsanların, toplumun yeniden köle pozisyonuna itildiği, ikinci hatta üçüncü sınıf insan muamelesi gördüğü bu fikir ve devlet sistemini sol yada ilericilik adı altında sizlere savundurttular. Sosyalisti, Kürdü, Müslümanı ezilmiş, gebermiş kime ne? Ezilsinler de kaptanlar gemileri yürütsün ve mürebbiyeleri eksik olmasın. Açlıktan ölen mi var, ilaçsızlıktan ölen mi var, kimin umurunda? Bu ülke 2000'lere dek bu cenderede nasıl ezildi, bilmiyor musunuz? 

Rafa kalkmış toprak reformu nedeniyle Osmanlı'dan kalma Hamidiye paşalarının, Kürt-Türk-Arap farketmez, beylerin ağaların devlet gücünün yedeği olarak boy gösterip gariban köylüyü ezip mahvettiği düzen Cumhuriyet rejiminde neden aynen devam etti? Bu düzenin çeri başı da İsmet İnönü oldu. En somut örneği Köy çocuklarını aydınlatan Köy enstitülerinin kapatılması değil mi? Köylü aydınlansın istemediler. Kalkınsın istemediler. Liman ağızlarında toplanmış belli ailere ve onların acentalığını yapan şirketlere hizmet edilsin diye hepsi... 
İlericilik adına İsmet paşa politikalarını savundunuz, savunuyorsunuz? Üstüne bir de "biz Akp yi yıkacağız, iktidar olacağız" diyorsunuz ya. İşte en çok buna gülüyorum. Oy verdiği partinin başkanı İsveç merkezli bir enstitü (Silkroad İnstitute) raporuyla başkan yapılmış; ekmek için ekmel hadisesinin arkasını okuyamayanlar, Koç'un ve Aydın Doğan'ın yarattığı ve Fetullah hazretlerinin elini öperek podyuma çıkartılıp bel bağlanan saçı boyalı kaşı alınmış Sarıgül'ü geleceğin halk önderi diye hayal edenler "biz RTE'yi yıkacağız" dedikçe beni bir gülme tutuyor sormayın gitsin.
Son söz...Tekrar ediyorum Mustafa Kemal Paşa'yı hiç anlamadınız. Adam neden kurduğu kurumlara Etibank, sümerbank dedi? Bunları hiç düşünmediniz. Kafatası ölçme hikayesinin sebeplerini bile araştırmadınız. Hitit dilini konuşan ve yazan Truva'yı (Troia) yıllarca tüm Dünya'ya Helen diye pazarlayan, üniversitelerinde bununla ilgili koca koca kitaplar yazdırıp okutan o büyük ve vahşi hegemonyaya karşı açılmış devasa bir savaşın parçalarıydı bunlar. Bir kültür ve var olma savaşı.

Ama biz sizler gibi ezberci yada bir tarikatın (en devrimci de olsa en solcu da olsa tarikattır benim için) sorgusuz sualsiz takipçisi değiliz, olamayız. Biz her kaynağı okuyarak, tüm bu algı operasyonlarının saldırısına inat doğruyu arıyoruz. Bilimin de tarihin de politikanın da ahlakın da doğrusununun peşindeyiz. Çünkü bunların hepsinin sahtesi var. Mesela hepiniz RTE ile dalga geçiyorsunuz değil mi, şu Amerikanın keşfi meselesi yüzünden. Ama düşünmezsiniz hiç Piri Reis'in kim olduğunu ne yaptığını? Piri Reis'in haritasında Amerika kıtası vardır. Bu Piri'nin Amerika kıtasına gittiği anlamına gelmiyor. Fakat ait olduğu denizcilik geleneğinin oralara ulaştığını gösteriyor. Çünkü haritacılık o devirde her neslin keşfettiğini bir sonraki nesle aktarmasıyla gelişmiştir. Bu Piri Reis işini kim söyleyecek diye bekliyorum dünden beri, tık çıkmadı kimseden. Çıkmaz, çünkü kafalarımızı kendilerine angaje etmiş bir kolonyalist emperyalist güç var karşımızda. Kafalarımızı esir almışlar. (Ben hariç, beni çok şükür kimse esir alamıyor.Ne sahte emeviyye dini, ne avrupa marksizmi, ne liberalizm, ne milliyetçilik, ne başka bir şey. çünkü hepsinde doğrular hepsinde yanlışlar vardır ve bize göre tahlil edilmesi gereken kavramlardır hepsi.) 

Bense siz sevdiklerimin kafasını o melun esaretten kurtarmaya çalışıyorum. Düşüncelerime kızıp öfkelenenlere dahi bir adım daha yaklaşmaya çalışıyorum. Hangi fikirden olursa olsun karşımdakini önce dinliyorum. Önce bir dil yakalamaya çalışıyorum onunla. Çünkü biliyorum ki karşımdaki katı İslam şeriatçısı da olsa, katı PKK'li de olsa, katı Komünist , katı Kemalist te olsa o ya da ben banka sahibi değilsek, sigorta, petrol, silah şirketi sahibi değilsek, büyük medya grubu sahibi değilsek yada böyle güçlerin maaşlı tetikçisi değilsek aslında aynı yerdeyiz. İttifak etmemizin önünde engel yok. Ortak vatan, ortak kültür, ortak duygu ve ortak hedeflerde buluşabilmek bu ortaklıklardan ayrılmaktan çok daha kolaydır çünkü. Çünkü tarihi ve sosyal temeli vardır. Ve şansımız o temel ne kadar dinamitlense de yıkılmayacak bir güce sahip.

15 Ekim 2014 Çarşamba

TÜRKLER VE KÜRTLER (Son raunt)

(Sanal ortam yazışmasında verdiğim bir cevaptan.)

Elbette emekçi sınıfların kavgası ve başarısından daha önemli bir hedef yok, ancak burada Kürtlerin Türkiye devrimcilerine şunu deme hakları vardır; kardeşim sen kendi emekçi sınıfını savunamıyorsun, nüfus ta sende, tarihi tecrübe ve birikim de... Eşitler arası bir ilişki kurulacaksa ki hiç bir zaman kurulamadı, siz bir ayaklanın bakalım derler adama. Bu etkin ayaklanmanın orta sınıfların sokağa döküldüğü gezi olayları gibi örneklerle olamayacağını biliyoruz. Gezide'de biliyorduk.(Gezi'nin İstanbul sermayesi ve bazı istihbarat gruplarının operasyonu olduğunu düşünüyorum.En azından olaylara hemen dahil olup, yönlendirdikleri kesin bence.) Maalesef solcular, sosyalistler, devrimciler işçi sınıfı, çalışanlarımız ve köylülerimizden çok yukarda yaşadıklarından, halkımızın hassasiyetlerini (dini ve milli duygular) hiç takmaksızın söylem geliştirdiklerinden, geçmişin silinmeyen hatırası olarak birbirlerine silah sıktıklarından, yine geçmişin hatıra ve mirası olarak mahalleleri pasta paylaşır gibi paylaştıklarından öncelikli olarak emperyalizme ve siyonist yapılanmalara karşı esas ayaklanmanın manivelası olacak durumda değillerdir. Kim vardır solun içinde olmadığı geniş halk yığınlarının içinde ;AKP. Zaten AKP de bu yüzden iktidardır. Şu çok olumludur: ' Tarih bize Türkiye iktidarını egemen işbirlikçi sermayenin değil halkın belirlediğini ' ispatladı. Bu açıdan gelecek açısından umutvarız. (Bunu bilinçli söylüyorum zira 12 senedir ne yapıp edip egemen sermaye ve bağlı olduğu dış finans merkezlerinin operasyonlarına rağmen seçimleri kazanan bir iktidarla karşı karşıyayız.) Kısaca Türkiye devrimci hareketi kanserlidir. -bu ayrı bir tartışma konusudur, girmiyoruz.-

Hamidiye paşası Milli aşiretinin reisi İbrahim Paşa
Gelelim Hamidiye paşalığından, Ermeni tehcirinden kalma mallarla palazlanan Kürt sermayesi ve bu sermayenin çok geniş topraklar üzerindeki mülkiyetinin temsilcilerine. PKK'nın ilk eylemleri bilirsiniz bu egemen Kürtlere karşı yapıldı.Önce devletle iğrenç bir işbirliği yapan Sedat Bucak'ın amcası Mehmet Ali Bucak bombaların ve uzun namlulu silahların kullanıldığı bir saldırının hedefi oldu. Siverek çevresinde bir kaç güren çatışmalar ses getirdi. Ardından Diyarbakır'ın kadim zenginlerine saldırıldı. Altan Tan'ın babası Bedii Tan meşhur Cemilpaşazade ailesinin şirketlerinin müdürü ve 12 eylül zindanlarında patronu Felat Cemiloğlu ile birlikte utanç yeri o cezaevinde tutuldular.Bakın burası ilginçtir. Çünkü o cezaevinde bu zengin eşraf kişilerden PKK adına vergi almaya çalışan militanlarda yatıyordu. Bu kişilerin cezaevine gönderilmelerinin sebebi de Pkk'ya önceleri direnmelerine rağmen en sonunda Şırnak'tan gelen kömür kamyonlarının yakılmasına dayanamayıp haraç vermeleridir. Yani teröristlere yardım yataklık...

Hasan Cemal'in Kürtler kitabında Felat Cemiloğlu bey -ben bu aileden bir çok kimse tanıdım, düzgün iyi eğitimli ve varlıklı kişilerdir- anılarını, çok müteessir eden o acı dolu dönemleri ayrıntıyla anlattı. Bedii bey yani Altan Tan bey'in babasıda işkencelere dayanamayıp kalp krizi geçirerek ölmüştür. Sanki o cezaevi idaresi, bir komplo teorisi demiyorum ama yaptıklarıyla PKK'ya adam kazandırmıştır. Bu kadar anlatımdan sonra sadete geleyim. PKK'nın silahla ve ölerek öldürerek elde ettiği güç legalitede sivil unsurlarca kullanıldıkça işin rengi değişti.


Türkiye'nin görece demokratikleşmek zorunda kalmasıyla, bu siyasal strüktür içinde legalite ile illegalite arasında iktidar problemleri yaşandı. Çünkü legalite zemininde temsiliyet bulanların tümü Apo'ya ya da Apo'cu PKK'ya bağlı kişiler değillerdir.
İşte bugüne bakarsanız Güneydoğu'nun en varlıklı ailesi diyebileceğimiz Cemiloğlu ailesinin ortağı ve müdürü Bedii beyin oğlu PKK'nın sivil örgütü diye bildiğimiz BDP'nin milletvekilidir ve ilginç bir biçimde bugün basında yer aldığı üzere kendi örgütünü eleştiri yağmuruna tutmuştur. Ahmet Türk Kızıltepeli çok geniş arazilere sahip bir ailenin reisidir. Kasrı Kanco'nun malikidir.Eski CHP milletvekilidir ve Diyarbakır cezaevinin misafirlerindendir aynı zamanda.

Sırrı Sakık yine Muş'un varlıklı ailelerinden birinin mensubudur. Söyliyeceğim; dağda savaşan gerilla fakir köylü çocuklarından oluşuyor. Ölenler, cezaevlerine girenler,en ağır yükü üstlenen onlardır. İşin kaymağını yemek isteyense yukarda bahsettiğim üzere Kürt sermayesidir. Aşağıda o gariban köylü çocukları savaşacak, beyler de hiltonlarda kluplerde viskilerini tokuşturacaklar.Bu ittifakın devamı mümkün değildir. Öbür çelişki ise uluslararası konjonktürde ortadoğu paylaşımında kimin hangi safta buluştuğudur ve Kobani üzerinden beliren ayrışmanın ana sebebide budur.Malumunuz Apo TC devleti politikalarıyla ortaklaşmış ve anlaşmıştır.




Ancak yukarda bahsettiğimiz o sivil unsurlar ve ABD, İngiltere ile İsrail'den bazı sözler alan Kandil'in bir kesimiyle Rojava yönetimi, TC ile APO'nun ortaklaştığı sürecin dışında oldukları iddiasıyla git gide aradaki mesafeyi açmışlar, maalesef son duruşmada malum olaylarda 40 yurttaşımız can vermiştir.Bu kavga yeni bir kavga değildir. Biz bu kavgadan DTH süreci başladığından beri haberdarız.Hatta bu kavganın kökü meclise ilk giren milletvekillerinden Leyla Zana'ya kadar gider ve Apo'nun Zana'ya kürtçe yemin ettirmesinin aslında Zana ve arkadaşlarının Apo tarafından cezalandırılmaları anlamına geldiği birçok sohbette geçen bir olaydır.


Ateş olmayan yerden duman çıkmaz misali, Diyarbakır zenginlerinin temsilcisi Mehdi Zana'nın eşi olan ve aslında bu zengin Kürt kesiminin temsilciliğini yapan bayan Zana ve arkadaşları bu yeminle harcandılar. Söz konusu uzun hapisler de hem iç politikada hem Avrupa propagandasında çok faydalı malzeme olmuştur. Peki Apo neden varlıklı Kürtlerin temsilcilerini, -Demirtaş olayıda aynıdır- kolayca gözden çıkarabilmektedir? Çünkü ana komuta paylaşılamamaktadır. Bunun sebebi de ortadoğu rantı ve coğrafyayı kimin kontrol edeceği üzerine şekillenmektedir. Ne TC Apo'dan cayabilir, ne APO TC'den...Apo'nun demokratik özerklik diye bahsettiği ve marksizmi aştığını söylediği demokratik konfederalizm kulağa çok hoş gelsede şu an itibarıyla uygulanması mümkün gözükmeyen bir tezdir. Kısa vadede bu tezin yaratacağı sonuçsa Ulusal bir Kürt devleti kurulmasının önünün kesilmesidir.


Zira haklı olarak çok sert bir ulus-devlet eleştirisi getiren bu tez sayesinde dört ülkeye bölünmüş Kürtlerin artık ulusal devlet amacında olmalarına gerek yoktur. Zaten bu tren çok önceden de kaçmış olduğundan oluşacak ulus-devletin kolonyalizm uzantısı bir uydu olmaması beklenemez. Bu halde demokratik konfederalizm tezi ışığında hedefin tüm Kürtleri içine alan bir Türkiye projesi olduğu açıktır. Bunu dürüst bir biçimde dile getirmeliyiz. Ve bu tez benimde inancım o yöndedir, hem Türklerin hem Kürtlerin geleceğini daha sağlıklı bir temele oturtmaktadır.Ancak bu tezin gerçekleşebilmesi Kürtler içindeki anti-apo kesimlerin temizlenmesiyle mümkün kılınabilir. Zira anti-apo kesimler temelde dayanmış oldukları sermaye ve işbirliği içinde oldukları Washington-Londra-Tel aviv hattı sebebiyle bu tezin tarafı olarak masaya oturamazlar, kabul edilemezler. Onlar Washington-Londra-Tel Aviv işbirliği gereği birleşik Kürt ulus devletinin peşindedirler.Ancak Türkiye'nin hem kısa hem uzun vadeli çıkarları buna cevaz vermez.



Dolayısıyla son Kobani eylemleri sonrası maalesef Kürtler içinde bir iç hesaplaşma beklenmelidir. Paris cinayetleri aslında bu hesaplaşmanın başlangıcı ve bir ayağı idi. Uzun zamana yayılı bir hesaplaşma beklenmelidir. Çünkü bu işin bir de hiç kimsenin dikkat etmediği ve çok kuvvetli olan Avrupa Kürtleri ayağı vardır.

TC ile can ciğer kuzu sarması haline gelen Barzani ve Irak Kürdistanı meselesini ise atiye bırakıyoruz.
Ancak bir soru soralım; acaba Barzani TC ve Apo'nun ortaklaştığı demokratik konfederalizmin neresinde duruyor? Bu konuyla ilgili politik ve sosyolojik bir çalışma var mı bilmiyorum. İncelemek ve anlamak gerekir.

KOBANİ'NİN TÜRK-KÜRT BARIŞ SÜRECİNE ETKİSİ

Şimdi yazacağım satırlar okunmadan önce bir şey iyi anlaşılsın; elbette bu vahşi soysuz insanlık dışı Işid yeryüzünden silinsin gitsin. Fakat bize bu vahşeti seyrettirenler arkada kırk tane film çeviriyorlar. Bizim geleceğimiz o filmlerde kurgulananların iyi değil çok iyi idrak edilmesinden geçiyor. Öyle sansasyonel işler oluyor ki, arkadaki esas mühendislik perde gerisinde gizli kalıyor.
Aşağıdaki haberde YPG sözcüsü Polat Can'la yapılan söyleşi var. Koalisyon heyetinde YPG temsilcisi bir Kürt varmış ve YPG saflarında savaşan AMERİKALI gönüllüler Rojava Kürtlerini onurlandırıyormuş. Behey saf mı desem, ahmak mı desem, kendini tatlısu kurnazı zanneden mi desem benim Kürt kardeşim, sen bilmez misin "DOMUZDAN POST GAVURDAN DOST OLMAZ." Peki bu sözde Kürt halkını savunan alçaklar ne yapıyor; Ortadoğuyu kana boğan emperyalistlere askerlik yapıyor.
(Gavurdan kastımız asla dini ya da ırki bir ayrım değildir, gavur dediğimiz kolonyalist emperyalist gelişmiş batı ülkeleridir)
Amerikalılar Kürtleri çok mu seviyor dersiniz? O halde Abdullah Öcalan'ı neden teslim ettiler sorusunu sormak gerekmez mi? Demek ki Apo dışarda olsaydı bunlar kendi çıkarlarına yönelik çalışmalarını başarıyla sürdüremeyecekti. Kullanabileceklerine inansalardı asla teslim etmezlerdi. Bunu şundan söylüyorum; çünkü Turgut Özal ve Apo savaşı durdurmuş, çözüme çok yaklaşmıştı. Ancak karanlık o el her zaman olduğu gibi yine devreye girmiş ve 33 sivil silahsız askerimiz Bingöl'de katledilmişlerdi. Bu kirli adi katliam PKK'nın sırtına yüklendi. (Ya da Pkk içinde Apo karşıtı ekip süreci bu adi katliamla sabote etti.) Ardından da Özal öldü yada öldürüldü. Benim kanaatim öldürüldüğü yönündedir. Nitekim 1993 yılı Turgut Özal, Uğur Mumcu, Eşref Bitlis ve Jitem kurucusu Cem Ersever'in öldüğü yıl olarak çok mühim bir operasyonel faaliyetin hayata geçtiği yıldır.

12.10.2014 günü sayın Hatip Dicle A Haber kanalında bir anısını anlattı. Özal-Apo arasındaki görüşmelerde arabuluculardan biri de Talabani'ydi. Apo Hatip beye bir görüşmede bakın ne demiş :" Celal bey benle buluşur buluşmaz duydun mu dedi. Bir şey duymamıştım. Noldu dedim. Özal öldü dedi. Bu iş olmasın diye öldürdüler dedi. her şeyi bozacaklar şimdi." Evet seven var, nefret eden var. Farketmez, biz doğru bildiğimizi yazacağız. Apo'nun İmralı savunmalarını kaç kişi okumuştur. Okuyun lütfen. Orada söylediği en önemli husus ABD'nin her zaman çatışan, barışmayan bir PKK istediğiydi. Ve kendi tasfiyesini 93'te aldığı ve 99'a kadar düşe kalka devam ettirmeye çalıştığı silahları susturma kararına bağlıyordu. Çünkü Batı Kürtlere TC ile savaştığı ölçüde destekti. Savaşın durması ABD ve Batı Avrupa'nın bölge üzerindeki çıkarlarına tersti. Abdullah Öcalan savaşı durdurma yoluna girmeye çalıştı ve bu yüzden CIA'nin Kenya ekibi paketleyip Cavit Çağlar'ın uçağına teslim etti kendisini. Bugüne bakarken kafamızı geçmişe çevirmezsek önümüzde oynanan oyunlarla içine düşürüldüğümüz -aslında suni- meşguliyetlerden kafamızı çıkaramayız.
Apo'yu tasfiye edip kalanlardan kendine devşirdiklerinle yoluna devam et! Bu resmi görmemek için kör olmak gerek.
Türkiye aklını başına toplamalı. PKK'nın tarihi ve tecrübeleri iyi anlaşılmazsa telafi edilemez hatalarla karşılaşırız.
Hem Selahattin Demirtaş hem Salih Müslim'in Londra, Berlin, Brüksel ve Washington temaslarını biliyoruz. Şimdi TC'yi "siz Işid'e silah verdiniz" diye yaylım ateşine tutanlar bu beylerin Londra ve diğer Dünya yöneticisi başkentlerde nasıl pazarlıkların şeriki olduklarını da sorgulamalıdırlar. Kürt halkını Batı güçlerinin çıkarları doğrultusunda Türkiye'ye karşı kullanan işbirlikçi hainlerin foyası muhakkak ki delilleriyle ortaya çıkacaktır ve aşağıda linkini verdiğim haber ile S.Demirtaş-Salih Müslim-Kandil üçlüsünün Batı başkentlerindeki ilişkileri çok önemli delillerdir. Zamanla haklılığımız daha da belirginleşecek, buna eminiz.
Rojava'nın silahlı gücü YPG'nin Sözcüsü Polat...
RADİKAL.COM.TR