CHP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
CHP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2016 Pazartesi

CHP-FETÖ-HDP KISKACINDAKİ TÜRKİYE SOLU NEREYE KOŞUYOR?




Kemal Kılıçdaroğlu'nun 03.12.2016 günü Adana'daki başkanlık sistemi aleyhine ilk mitinginde sarfettiği sözler gerçeği dramatik bir biçimde gözler önüne sermiştir. Türkiye'de ulusalcılığın(korumacı merkezi devletçiliğin) -uzun bir zamandır- sözde temsilcisi olan CHP'nin başkanı şimdiye değin 'ulusalcılığa karşı sistemli bir savaş veren ve bu savaşta yeryüzünde akla gelebilecek her kesimle ittifak eden' son dönem fetö mensubu -Soros fonlarıyla gürbüzleştirilen- sivil/toplumcu yazar-çizer tayfasından tutuklulara' açıkça sahip çıkmış ve halkı bu sahip çıkış olayına motive etmeye çalışmıştır. 04.12.2016 günü ulusalcı kimliğiyle tanınan yazar Nihat Genç'in ilgi çeken provakatif karşı çıkışı sosyal medyada ciddi bir etki yapmış olup, bu tartışmanın açtığı kanalda kısa bir analizi gerekli gördüm.

Kemal Kılıçdaroğlu(Tesev), Selin Sayek Böke(Tüsiad Bilderberg), Erdoğan Toprak(F.Gülen'ci), Sezgin Tanrıkulu(PKK'nın CIA/Soros kanadı), Prof.Binnaz Toprak(Boğaziçi Üni. üzerinden Soros'un iç-dış örgütleri), Prof.Dr.Sencer Ayata(Müesses nizam'ın elebaşlarından Turan Güneş'in damadı-Odtü içindeki Soros grubu) gibilerin yönetimindeki bir çok fetö destekçisi milletvekili olan CHP bu durumdan bir an evvel kurtarılmalıdır. Şu an karanlık bir çete CHP'de işbaşındadır. Kaset darbesiyle tek aday olarak Kılıçdaroğlu'na başkanlık tepsisi bir yıl evvelinden sunulmuştur. Doğan Medya en az bir yıl boyunca Kılıçdaroğlu'na bazı istihbari yollarla ulaşan Akp aleyhine belgeleri canlı yayınlarda izlettirerek CHP içindeki darbeye zemin hazırlamıştır. Açın Kemal Kılıçdaroğlu'nun başkanlığına gelişinden önceki son bir senede Mehmet Yılmaz'ın, Rauf Tamer'in, Oktay Ekşi'nin, Bekir Çoşkun'un ve diğer yazarların yazılarını okuyun, hep bir ağızdan Kılıçdaroğlu'nu yazdıklarını göreceksiniz. Niyahetinde Tüsiad ve bağlı kuruluşlardan, Açık Toplum vakıflarından onlarca kişinin kurduğu TESEV kurucularından birisidir CHP Genel Başkanı. TESEV'in açılımı Türkiye Sosyal Etüdler ve Araştırma Vakfı'dır. Bu vakıf İshak Alaton'dan Cem Boyner'e, Boğaziçi Üni. mensuplarından Odtü mensuplarına, ünlü gazetecilerden duayen politikacılara bir çok kalantorun işlettiği küresel finans-kapital oligarşisinin merkezidir. Fethullah Gülen'i soğuk savaş sonrası Rusya'ya ilk götüren ve takdim eden kişi herkesin malum olduğu üzere Alarko Holding'in kurucusu İshak Alaton'dur. Kendisi defalarca bu cemaatin barış, kardeşlik ve huzur için çalıştığını söyleyegelmiştir. Üzeyir Garih'in öldürülmesi olayının da bu ilişkiler çerçevesinde değerlendirilmesi gerekiyor. Elimde zihnimdeki olguları birleştirmek dışında bir emareye ve delile sahip değilim ancak operasyonel bir cinayete kurban gittiğine eminim ve fail çatışan tüm cepheler olabilir.

CHP'ye dönersek; Türkiye Cumhuriyetini kuran parti hiç bir dönemde içinde halk temsilcilerini barındırmadığı gibi halk çocuklarının idamına el kaldırmış bir partidir. Bugün Kılıçdaroğlu'nun Deniz Gezmiş heykelleri açması ya da soldan soslu bazı kelamlar sarfetmesi tamamen bir tezgahtır. CHP'ye devam etmemiz için HDP'ye de değinmemiz gerek.

Bu tezgah ideolojik çizgide Hdp'de de oynanmıştır ve başarılı olmuştur. Benim şehadetim bazlı düşünürsek 2011'den itibaren açıkça Fetö'yle kol kola bir Hdp yönetimi izledik. Bu Bugün Tv, STV, S haber, Zaman, Taraf, Aksiyon adlı basın yayın kuruluşlarının son dört yıldaki yayınlarının incelenmesiyle hemen ortaya çıkabilecek bir gerçektir.

Apo'nun iki Nevruz'da PKK'ya silahsızlanma çağrısı yaptığı süreçte PKK silahlı bazı eylemlerle süreci sabote etmeye başlamış; Lice'de, sonradan Fetö mensubu subayların kontrolü altındaki kırsal bir bölgede Mahsum Korkmaz'ın heykelinin dikilmesi hadisesiyle, kalekol inşaatlarının yapılmasına karşı sivil itaatsizlik eylemleriyle(bu eylemler neticesi halkı galeyana getirmesi amacıyla bazı göstericilerin öldürülmesi de dahil), yine Lice'de Türk Bayrağının askeri birlik içindeki direkten sökülüp yere atılması olayıyla, Baraj ve Yol inşaat firmalarına saldırılarla çözüm süreci Apo'nun Nevruz mektuplarına rağmen baltalanmak istenmiştir. Hdp bu oyunun demokratik mağduriyet çığlığı olarak 'her renk, her cinsten kimlikçi solculuğun da' beslediği bir Washington-Brüksel-Berlin kurgusudur. Küresel neoliberalizmin aşırı demokrat ve sol görünümlü bir organizasyonudur ve esasta mikromilliyetçidir. Örgütün tabandaki kitleyi büyülemek maksadıyla putlaştırdığı bir 'Serok Apo' figürü üzerinden sürdürülen sloganik söylem sonuçları itibariyle TC'nin yol haritasını kabul eden Apo'nun çözüm sürecindeki tavrını Kürt politikasında yok etmiştir ve Kürt politikası içinde bu gerçeği dürüstçe ifade eden bir ses duymuş değilim. Bu yapı da aynen CHP'nin destek aldığı iç ve dış basından, akademiyadan, düşünce kuruluşlarından beslenmektedir. İsimler farklı olsa da arkadaki zihinsel birliktelik açıktır. Elbette gündelik politikada taraflar tabanların bağlılığını konsolide edebilmek için gizli karşıtlık yapmaktadırlar. Ancak bu gizli karşıtlığı bizce deşifre eden bazı görüntüler de subliminal mesaj yoluyla kamuoyuna iletilmiştir. Gezi olaylarında Atatürk ve Apo bayraklarını sallayanların ele tutuşmasını Selahattin Demirtaş'ın Cumhurbaşkanlığı adaylığı kampanyasındaki görüntüler izlemiş, CHP'nin ve Kemalizmin sembolik kalesi İzmir'de Apo bayrakları, sarı-kırmızı-yeşil örgüt flamaları Türk bayraklarıyla birlikte dalgalanmıştır. Yukarda izah ettiğim üzere bu görüntülerdeki Apo TC'nin planında yol alan Apo değil, PKK'nın demokratik özerklik kalkışması için kullandığı 'Serok Apo'dur.' Bu görüntüler CHP'den HDP'ye kaymalar meydana getirip her iki tabanı 'Demokratik özerklik' menzilinde kaynaştırma sonucu da doğurmuştur. Ekonomik ve kültürel elitizmin merkezi sıfatıyla anılan Nişantaşı ve Cihangir solcularının(asla emekten ve sömürüye karşı olmaktan yana bir solculuk değildir) HDP'lileşmesindeki amaç ilerki günlerde HDP'ye tek başına barajı aştırmaktı ve bu taktik de başarılı olmuş, HDP genel seçimlerde MHP'yi de geride bırakarak barajı aşabilmiştir. Böylece pratikteki zafer ideolojik anlamda da bir zafere erişilmesine psikolojik zemin sunmuştur. 6-7 Ekim olaylarıyla başlayıp hendek-mayın savaşıyla kesin hedefe odaklanan Pkk'yı özgürlük isteyen meşru bir yapı olarak kabul edip devleti vahşi ve gayri meşru gören 'Akademisyenler bildirisi' herhalde 'akademik özgürlük' prensibine uygun sayılmamalıdır. Ancak pratikteki sözde zaferin ideolojinin üretildiği noktayla somutta yan yana gelişi bakımından önemlidir. Bu sözde zafer solu daha doğrusu solculuğu yani antiemperyalist emekçi siyasi eylem ve söylemciliği öyle iğdiş etmiş ve aşağılık bir zemine indirmiştir ki Amerikan bayraklarının dalgalandığı, Amerikan silahlarıyla donatılan Rojava'daki PKK/PYD varlığı sosyalizmin özerk bölgelerde inşa edilmeye başlanacağı bir sürecin öznesi olarak gördürülmüştür. Bu anlamda yine kemalizmin sembolü Cumhuriyet gazetesince Dünya'ya duyurulan Mit tırlarının -Amerikan bayrakları altında- 'sosyalist halk devrimciligini ve özgürlüğü' yok etmek isteyen, kafa kesen, ciğer yiyen bir meczuplar ordusu olan Işid'e silah sevkettiği iddiası, KCK davasında Fetö savcılarınca hedef alınan Hakan Fidan'ı ve onun üzerinden Tayyip Erdoğan'ı ikinci kez hedef alan iddialar olarak CHP-HDP tabanını birlikte hareket eder hale getirmiştir. Bu sayede 6-7 Ekim 2014'teki S.Demirtaş'ın ayaklanma çağrısı Batı'daki Avrupacı Nişantaşı-Cihangir solculuğunun popülaritesi sayesinde Türkiye toplumuna yedirilmeye çalışılmıştır ve burada da muhakkak ki dönemsel bir atak söz konusudur. Cumhuriyet Gazetesinin Kandil'e muhabir gönderip çözüm sürecini el altından baltalamaya çalışan PKK'yı çevreye duyarlı organik tarım yapan bir pembe özgürlük hareketi olarak CHP tabanına sunması gelişi güzel bir habercilik değildir. Bütün amaç Suriye'de geliştirilecek ABD mandası-uydusu özerk(!) Kürdistan'ı Türkiye'de oluşturulacak özerk Kürt bölgeleriyle birleştirmektir.

'CHP'deki Kılıçdaroğlu darbesi' halk çıkarına politika üretmeye açılabilecek parti tabanındaki ulusalcılığı ve bağımsız/yurtsever bir sol muhalefet imkanını sahte sol ağızla yok etmeye ve yukarıda izahını yaptığımız Türkiye'nin parçalanması hedefine yönelik bir operasyondur. Çözüm sürecinde Kürt sorununun Türkiye içi bir formülle bitirilmek istenmesi amaçlanmışken bu amaç küresel finans-kapital çetesinin rotasında reorganize edilen CHP, HDP ve AKP içinden bir takım kişilerin gizli ortaklığıyla zaptedilmiş ve devlet içindeki Fetö yapılanması bu zaptın bürokratik/adli ayağını oluşturmuştur. Yarısından çoğu Fetö mensubu subaylarca ele geçirilmiş Hava Kuvvetlerimizin Şırnak-Uludere'de devletimizle sözde anlık istihbarat paylaşımı yapan Amerikan güçlerince verilen istihbarata dayanarak silahsız köylüleri vurması resmetmeye çalıştığımız büyük planının en önemli adımıydı diye düşünüyorum.

Ben ne gazeteciyim ne savcıyım ne polis ne de hakim; amacım birilerini hayali suçlamalarla zan altında bırakmak değil. Okuduklarım, bizzat şahit olduklarım, duyduklarım, izlediklerimi birleştiriyor ve kafamda ortaya çıkan sentezi izah etmeye çalışıyorum. Hendek-mayın savaşlarıyla Suriye'deki kaosu Türkiye'ye taşımak isteyen ve bu plan dahilinde Türkiye'nin Doğu-Güneydoğusunu günün sonunda Suriye'deki Amerikancı Kürt koridoruyla birleştirmeye çalışan çok büyük bir örgütlenme ile karşı karşıya olduğumuzu kısaca anlatmaya çalıştım. CHP bu örgütlenmenin hizaladığı perspektifte yer alan gayri-sol ve Batı işbirlikçisi bir yönetime sahiptir. Bu somut gerçeğin CHP tabanınca çok iyi görülmesi gerekir. Hdp tabanının da bu kurguyu acilen anlaması icap ediyor. Şayet CHP ve HDP yönetimi söz konusu kurguyu kıran yurtsever bir çizgiye çekilemeyecekse, yani her iki partide de yönetim katındaki işbirlikçiler deşifre edilip tasfiye edilemeyecekse bu halde Türkiye sol-sosyal demokrat-sol kemalist seksiyonunu Türkiye'nin birliği ve bağımsızlığına koşturacak milli bir ittifak ihtiyacı vardır. Ülkemizin geleceğe ve gerçek bir bağımsızlığa bir bütün halinde taşınması için yaşamsal önemdeki bu ihtiyacı gidermeye yönelik bir kollektivizmin hayata geçirilmesi en öncelikli görev olmalıdır.

7 Haziran 2015 Pazar

Graham Fuller, Trans-atlantik hegemonya ve Türkiye

Seçimlerden önce son bir hatırlatma;
Türkiye'nin politik hayatını dizayn etme işindeki en önemli figürler hep CIA, BND, MOSSAD oldular. Bu istihbarat kurumları nasıl çalışıyor?
Apaçık! Gizlileri saklıları yok. Etkileri altindaki basın, üniversiteler, siyasal partiler, sivil toplum kuruluşları, cemaatler, şirketler ve daha bir çok alandaki algi yönetme faaliyetleri ile kamuoyu oluşturuyorlar. Yaratılan kamuoyunun baskı gücü ile ülkemiz ve Ortadoğu üzerindeki 'halklar aleyhine politikaları' meşru hale getiriliyor. Toplumsal meşruiyetin sağlanamadığı hallerde amaclarini once ekonomik ambargolarla, piyasa oyunlariyla bununla da olmazsa askeri yöntemlerle gerçekleştirme yoluna giden söz konusu Trans-Atlantik gücün ne kadar ince çalıştığını göstermek açısından bir alıntıyi paylaşıyorum: "Yeni seçimler gelir, nihayetinde AK Parti kaybeder, sonra tekrar normal bir parti çıkar. Bu en önemli başarı. Benim kişisel hissiyatım ise Türkiye’de daha çok sol hareket görmek isterdim. Çünkü bence en büyük ihtiyaç bu."

Bu sözler CIA eski Ortadoğu şefi Graham Fuller'e ait. Graham E. Fuller ABD Merkezi Haberalma Teşkilatı’nın (CIA) eski Türkiye ve Ortadoğu İstasyon Şefi olarak görev yaptı. Almanya, Türkiye, Lübnan, Suudi Arabistan, Yemen, Afganistan gibi ülkelerde çalıştı. CIA’de Ulusal İstihbarat Konseyi Başkan Yardımcılığı’ndan emekli oldu. ABD hükümetine milli güvenlik konularıyla ilgili strateji üreten Rand Corporation adlı düşünce kuruluşunda danışman olarak çalıştı.
Fuller ABD'nin ve NATO'nun ulkemiz üzerinde en büyük ameliyatlari yapan görevlisi George Harris'ten aldığı bayrağı Paul Henze ile birlikte başarıyla taşımıştır.
Bu karanlık operasyonel ekibin en büyük eseri Fethullah Gülen cemaatidir. Ilımlı islam tezini ihdas ederek, dinde hoşgörü söylemini ön plana çıkartarak müslüman ülkelerde kendileri aleyhine gelişebilecek muhalif hareketleri parlamadan söndürmeyi hedeflemislerdir.

Çok başarılı oldukları kesindir.
Ancak Türkiye'de son beş yılda yaşanan gelişmeler gösteriyor ki ilk kez zorlanmaktadirlar. Bunu The Economist, Wall Street Journal, New York Times, The Guardian, Die Welt, Bild gibi yabancı basına bakınca çok net görüyoruz. Mit tırları üzerinden ülke yönetimini sıkıştırmaya çalışarak secim oncesi son kurşunlarini sıktılar. Bu kurşunun sıkılmasına "Terorizme veya vahşi Işid'e destek" iddiasıyla yardım edenler, diger deyisle Cia'nin yukardaki izahim üzere tetikciligini yapan F tipi orgut ve Can Dundar gibi basindaki algi yoneticisi gorevliler ornegin otuz senedir silahlı mücadele yürüten PKK'nın silahi nereden bulduğunu sormamaktadir.

Mit tırlarının fotoğrafını yayınlayan eskinin Kemalist, devletçi, Türkçü, milliyetçi sol gazetesi Cumhuriyet geçen hafta Kandil'de yıllarca "terörist köpekler" diye aleyhinde yayın yaptığı Pkk şefiyle röportaj yaptı. Neden kimsenin aklına Cumhuriyet gazetesinin Kandil'e nasil gittiği, Pkk'nin gecmiste yillar boyu kendisine kufreden bu gazeteyi nicin ve nasil kabul ettigi sorusu gelmiyor? Daha ileri gidiyorum; neden kimsenin aklına PKK'nın ekolojik hassasiyetini ön plana koyan Cumhuriyet muhabirinin Cemil Bayik'a sormadıgi soruları 'sormama sebebi' gelmiyor? Mit tırlarının fotoğraflarını yayinlayan anti-militer ve terörizm karşıtı bir gazetenin temsilcisi olarak Kandil'de soz konusu röportajı yapan ben olsam Pkk şefine binlerce mayın, ucaksavar, rpg füzesi, roket, radar, telsiz ve tüfeğin Pkk'ya nasıl, hangi yollarla ve hangi ülkelerden geldiğini sorardim. Mit tirlarini yayinlayan Cumhuriyet gazetesi sormamıştir. Unutmuş olabilir mi?

Yazinin basina donelim, Graham Fuller ne demişti?
"Yeni seçimler gelir, nihayetinde AK Parti kaybeder, sonra tekrar normal bir parti çıkar. Bu en önemli başarı. Benim kişisel hissiyatım ise Türkiye’de daha çok sol hareket görmek isterdim. Çünkü bence en büyük ihtiyaç bu."
Bu paragrafı kelime kelime deşmek isterim ama sadece en büyük ihtiyaç dediği sol hareketin gelişmesi istegine değinelim. Sol düşüncenin birinci maddesi anti emperyalist olmak, Bati ve yerli isbirlikcilerince somurulen halkları önce bu ağır sömürüden kurtarmaktir. Demek ki Fuller'in bahsettiği sol bu değil. Kendi ayağına sikacak değil ya yılların tilkisi. Peki Fuller'in bahsettiği sol kim, ne?

Arkadaşlar üzülerek söylüyorum ki bu sol gördüğüm kadariyla Chp ve Hdp'dir. Fuller'in ihtiyacını duyduğu SOL tek bir parti tarafından hayata geçirilemez. Çünkü ulkemizdeki sol taban buna musait değildir. 12 Eylül öncesinde sonradan kendi amaclarina uygun bir taban yaratmak için attıkları tohumlara yani geçmişin sol içindeki ideolojik kavgalarına bakan ve anlayan beni teyit edecektir. (Kaset darbesiyle yaratılan Türk partisi yeni Chp ve Doğan medya- Tusiad-F tipi destekli yeni Kürt partisi yeni Hdp. The Economist dergisinin 2011 seçimlerinde Chp'yi bugünkü seçimlerde ise Hdp'yi desteklemesi zaten durumu izah ediyor.)

George Harris, Paul Henze ve Graham Fuller'in öğrencilerini elbette takdir ediyoruz, iyi çalışıyorlar. Fakat bir şeyi yanlış hesap ediyorlar; Türkiye halkı kendisine dışardan saldırı olduğunu hissettiğinde aile içi kavgayı durdurup hemen bir araya gelir. Aynı şeyi Graham Fuller'in ulkemizde ihtiyacını duyduğu solu oluşturanlara da söylüyoruz ve Chp ile Hdp'ye gönül veren insanlarımızı ikaz ediyoruz.
Türkiye tarihi bir virajdadir; kendisiyle, maruz kaldigi saldirilar ve yalanlarla yüzleşmektedir. Bu yazıyı seçim gününe şerh düşmek istememin nedeni secim sonrasi çıkacak sonuçlar ve yaşanacak politik süreçlerdeki ihtimallere binaen yurttaşlık görevi olarak saydığım UYARI vazifemi yerine getirmektir.

10 Ağustos 2014 Pazar

CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİM SONUCUNA FARKLI BİR BAKIŞ


Halkın ilk kez başını seçtiği bu seçimlerde ülkeyi on iki senedir yöneten Tayyip Erdoğan karşısında aday yapılan Cidde-Kahire ekseninden ithal Ekmeleddin İhsanoğlu'nun uğradığı ağır yenilgiye çeşitli bahaneler arandığını şaşkınlıkla izliyoruz. İkisi mecliste ana muhalefet, on ikisi meclis dışında toplam on dört partimizin C.Başkanı adayı olarak üzerinde mutabık kaldığı sayın İhsanoğlu'nun yaklaşık %14 gibi açık bir farkla seçimi kaybetmiş olmasını seçimi boykot edenlere bağlayan parti liderleri, yöneticileri, İhsanoğlu'nu açıktan destekleyen köşe yazarları ve Tv programcıları seçimin sonucunu dürüstçe ifade edemediklerinden yan yollardan çıkış kapısı aramakla meşguldürler. Hatta hızını alamayan bazı aklı evveller "Chp seçmeni Selahattin Demirtaş'a oy verdi" diye kızıp hayıflanmaktadır.

Seçimin sayısal değerlerine bakacak olursak; 

Kullanılan oy sayısı 40.249.410 olup, oy kullanmayan seçmen sayısı 15.452.309'dur.

Tayyip bey kullanılan 40.249.410 oyun 20.929.480'ini, Ekmel bey 15.415.367'sini, Selahattin bey de 3.904.153'ünü almış bulunmaktadır. 

Sandığa gitmeyenler külliyen gitselerdi, hepsinin Ekmel bey'e oy vermesi halinde Ekmel bey'in oyu 15.415.367 + 15.452.309 = 30.867.676 olacaktı. Yani Ekmel bey % 55.4 almış olacak, Tayyip bey %37.6'da kalacaktı. 

Peki sandığa gitmeyenlerin hepsi oy vermeye gitseydi oylarını Ekmel beye mi vereceklerdi? Bunu kim nasıl ispatlayabilir? Demek ki gayet afaki bir önerme. 

(Benim kanaatim oy kullanmayan seçmenin sandığa gitmesi halinde bu oyların yarısından çoğunun Tayyip Erdoğan'a verileceği yönündedir. Çünkü gördüğüm kadarıyla "nasıl olsa kazanır, oy vermeye gerek yok" diye düşünen kitle Tayyip Erdoğan'a karşı olan diğer kitleden daha fazladır. Böylece Tayyip Erdoğan yine ilk turda seçilmiş olacaktı. Hesaba vurursak; kullanılmayan oyun %60'ının Erdoğan'a gittiğini düşünelim. Yani 15.452.309 oyun % 60'ı  9.271.385 + 20.929.480(Erdoğan'ın mevcut oyu)= 30.200.865 Tayyip Erdoğan'ın aldığı oy olacak ve toplam oyun %54'ünü teşkil edecekti. Bu hesaba göre T.Erdoğan şimdi olduğu gibi yine ilk turda işi bitirmiş olacaktı.) 

Sandığa gitmeyen 15.452.309 seçmenin 3.063.594'ünün oyunu Tayyip beye attığı, kalan 12.388.715 oy da Ekmel bey'e verildiği takdirde Ekmel bey seçimi yine kazanamayacak, ikinci tura geçilecekti. Çünkü Ekmel bey'in toplam oyu 12.388.715+15.415.367(İhsanoğlu'nun mevcut oyu)= 27.804.012 olacak bu da toplam seçmen sayısının %49'unu oluşturacaktı. Oran olarak söylersek daha net anlaşılır; oy kullanmayanların hepsi oy kullansa ve bu grubun %19.8'i Tayyip beye oyunu verse kalan % 80.2 kişi de Ekmel beye oy verse dahi Ekmel bey ipi göğüsleyemeyecekti. Bu ihtimali olmuş kabul edersek ikinci turda Selahattin beye giden oyun en az dörtte üçü Erdoğan'a gideceğinden ikinci turda yine T.Erdoğan galip gelecekti. Bunlar en asgari nisbetler üzerinden yaptığımız basit hesaplamalardır. 

Demek ki Ekmeleddin İhsanoğlu'nun seçimi kazanma şansı zaten hiç yoktu. 

Demirtaş ise Türkiyelileşme çizgisinde bir kampanyayı takip etti ve laik-modern hayat tarzını özümsemiş, makul, barışçı, gerilimden uzak tavrıyla ve CHP-MHP adayına da duyulan tepkinin de katkısıyla tahminimce doğal oylarının haricinde %3 civarında fazla oy aldı.  Bu da az değildir, 1.207.000 civarı oy eder. BDP'nin bu çizgisini söylem ve program zemininde daha da güçlendirmesi halinde bu harici oy bir sonraki seçimde iki katına bile çıkabilir. 

Ekmeleddin İhsanoğlu'na gelince; ben bu zata oy veren %38.3'ün en az %30'unun içine sinmeden mecburen oy verdiğini düşünüyorum. Seçime katılmayanların hepsi katılmış olsalardı sandığa gitmeyen %26.7 kesimin ancak %10-11'inden oy alabileceğinden yine ilk turda sonuç Erdoğan lehine çıkacaktı. 

Seçime biraz da başka paradigmalarla bakalım.

2013 yılının haziran ayında patlayan Gezi olaylarında İstanbul'da milyonların günlerce sokakta protesto ettiği Tayyip Erdoğan bu en büyük Dünya kentimizde %49.84 oy alırken, diğer tüm Erdoğan karşıtlarının Ekmel beye verdiği oy %41.07'dur.

Olayların en şiddetli olduğu ikinci şehir olan Cumhuriyetimizin başkenti Ankara'da Erdoğan % 51,37, İhsanoğlu % 45,14 oy almıştır.

Gezi olaylarının şiddet derecesine göre üçüncü sırada yaşandığı il olan Hatay'da ise İhsanoğlu % 51,67 oranla % 44,72 oy alan Erdoğan'ı geçmiştir.

Eskişehir söz konusu protestoların en şiddetli yaşandığı dördüncü il olup burada da İhsanoğlu % 51,92'le seçimi % 45,42 oy alan Erdoğan'ın önünde bitirmiştir.

Geçen sene haziran ayında ülkemizde olduğu gibi tüm Dünya'da büyük yankı uyandıran ve iktidarın sarsıldığı hissini veren bu olaylarda polis şiddeti neticesinde gencecik yurttaşlarımızın hayatını kaybetmesine ve günlerce süren çatışmalara rağmen Tayyip Erdoğan'ın lideri olduğu partinin 30 mart yerel seçimlerinde İstanbul ve Ankara'da seçimi kazanması da yukarıda saydığımız çevrelerce şaşkınlıkla karşılanmıştı. Tayyip Erdoğan'ın ülkemizin en önemli bu iki şehrinde Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de -hatta oyunu yükselterek- sandıktan birinci çıkması ilginç ve önemlidir.

Diğer iki kentimizde Eskişehir ve Hatay'da  İhsanoğlu ilk sırayı almış olup yerel seçimlerde de zaten İhsanoğlu'nun en büyük destekçisi olan CHP'nin adayları seçimleri kazanmışlardı. Bu iki kentte İhsanoğlu'nun rakibine attığı fark ortalama %6 civarındadır. 

Söz konusu dört kentimiz birlikte düşünüldüğünde İstanbul ve Ankara'nın en büyük şehirlerimiz hatta metropollerimiz olduğu da göz önüne alınırsa sayısal anlamda Erdoğan'ın üstünlüğü göze çarpan önemli bir sonuç olarak karşımıza çıkmış oluyor. İzmir ve Adana malum olayların yoğunluğu bakımından bu dört kentten sonra gelmekte olup zaten yerel ve genel seçimlerde de AKP harici partilerin başarılı olduğu kentler olarak dünkü seçimde de aynı sonuçları çıkarmışlardır.

İlginç bir tespit te şudur; Erdoğan ülkemizin otuz altı kentinde %60'tan fazla oy almış olup, İhsanoğlu ise on üç kentte %60'tan fazla oy alabilmiştir.

Her seçimde olduğu gibi Ege ve Akdeniz'deki kıyı kentlerimiz CHP-MHP bloğunda yer almış, Doğu ve Güneydoğu'nun bir kısmı ise alışık olunduğu üzere uzak ara BDP adayını desteklemiştir. 

CHP-MHP'nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da her zamanki gibi dikkate değer oyu yoktur. Aynı şekilde BDP adayına da Doğu ve Güneydoğu Anadolu haricinde dikkate değer oy verilmemiş olup, AKP adayı ise birinci gelemediği ülkenin bu iki ucundaki kentlerimizde geçmiş seçimlerde olduğu gibi yine ikinci sırayı almayı başarmıştır.

Siyasi yaşantısına Milli Görüş Hareketi'nin kurumlarında başlayan Tayyip Erdoğan'ın tarihini artık bilmeyen kalmamıştır. Bu sebeple ayrıntıya girmeyeceğiz. Ancak yetiştiği ocak olan Milli Görüş Hareketini kısaca incelemekte yarar var.

Bu hareket ilk olarak 1973 genel seçimlerine Milli Selamet Partisi ile katıldı ve %11,80 oy aldı. 1977 genel seçimlerinde %8,56 aldıktan sonra 12 Eylül faşist darbe yönetimince faaliyeti sonlandırıldı.

Necmettin Erbakan liderliğindeki hareket 12 Eylül sonrası ilk genel seçimlere Refah Partisi çatısı altında 1987 yılında girdi ve %7,16 oy alarak barajı geçemedi. 1991 genel seçimlerinde ise %16,88 oy alarak meclise giren Milli Görüşçüler 1995 yılında büyük bir başarıyla %21,38 oy alarak hükümeti kurma yetkisine sahip oldular. Refah-Yol hükümetinin büyük ortağı olan Refah Partisi 28 Şubat darbesi tarafından kapatıldı. 

Kurulan üçüncü parti olan Fazilet Partisi ile yoluna devam eden hareket 1999 genel seçimlerinde %15,41 oy alarak tekrar meclise girdi. Ancak bu parti de açılan bir dava neticesinde kapatıldı. Görüldüğü üzere bu aşamaya kadar alınan en fazla oy 1995 seçimlerinde alınan %21,38 olup, 1999 seçimlerinde bu oy %6 azalarak %15,41'e inmiştir. Kanaatimce hareketin kemik oyu da -bir iki puan aşağı ya da yukarı- buydu.

Yolları her şekilde kesilen ve siyasal hayattan dışlanmaya çalışılan hareket 2001 yılında bu sefer Saadet Partisi çatısı altında buluştu. Ancak Tayyip Erdoğan liderliğindeki yenilikçiler adıyla anılan ekip kök yapıdan ayrılma kararı aldı ve bu grup ta 2001'de AKP'yi kurarak 2002'deki ilk genel seçimlerde partiyi tek başına iktidar yaptı. Alınan oy %34,43'tü. 2004 yerel seçimlerinde % 42 oyla yine birinci parti olan AKP 2007 genel seçimlerinde %46,58 gibi sansasyonel bir oy alarak başarılar zincirini halka halka büyütmeye başlamıştı.

2007 Anayasa referandumunda %68,95, 2009 yerel seçimlerinde % 38, 2010 Anayasa referandumunda %57,88, 2011 genel seçimlerinde %49,90, 2014 yerel seçimlerinde ise %43,39 oy alarak şimdiye dek hiç seçim kaybetmeyen bir parti namıyla tarihe adını kazıdı.

Son yerel seçimin ve dün gerçekleşen Cumhurbaşkanlığı seçiminin özelliği Gezi olayları ve 17 Aralık-25 Aralık yolsuzluk operasyonu sonrasında gerçekleşen seçimler olmasıdır. 

Peki AKP ve özellikle de Tayyip Erdoğan kemik kitlesi %15'lerde sabit olan bir siyasal hareketi on iki sene gibi uzun bir zamandır bu kadar güçlü şekilde nasıl muhafaza edebilmişti? Kendi kemik oy tabanının dışında hemen her seçimde fazladan %30 oy alabilmiş bu hareketin yukarıda bahsettiğimiz 2013 yılında hem içte hem dışta yaşadığı çok ciddi olumsuzluklara rağmen oy kaybına uğramak bir yana dün oyunu arttırmış olması siyasal bir mucize olarak görülmelidir. "Acaba kemik oy artık %40'tan çok mudur?" sorusunun cevabını ve bu mucizenin sebeplerini anlatma işini başka bir makaleye bırakalım. 

11.08.2014, İstanbul

Saygın Bedri Gider