AKP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AKP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Haziran 2015 Pazar

Graham Fuller, Trans-atlantik hegemonya ve Türkiye

Seçimlerden önce son bir hatırlatma;
Türkiye'nin politik hayatını dizayn etme işindeki en önemli figürler hep CIA, BND, MOSSAD oldular. Bu istihbarat kurumları nasıl çalışıyor?
Apaçık! Gizlileri saklıları yok. Etkileri altindaki basın, üniversiteler, siyasal partiler, sivil toplum kuruluşları, cemaatler, şirketler ve daha bir çok alandaki algi yönetme faaliyetleri ile kamuoyu oluşturuyorlar. Yaratılan kamuoyunun baskı gücü ile ülkemiz ve Ortadoğu üzerindeki 'halklar aleyhine politikaları' meşru hale getiriliyor. Toplumsal meşruiyetin sağlanamadığı hallerde amaclarini once ekonomik ambargolarla, piyasa oyunlariyla bununla da olmazsa askeri yöntemlerle gerçekleştirme yoluna giden söz konusu Trans-Atlantik gücün ne kadar ince çalıştığını göstermek açısından bir alıntıyi paylaşıyorum: "Yeni seçimler gelir, nihayetinde AK Parti kaybeder, sonra tekrar normal bir parti çıkar. Bu en önemli başarı. Benim kişisel hissiyatım ise Türkiye’de daha çok sol hareket görmek isterdim. Çünkü bence en büyük ihtiyaç bu."

Bu sözler CIA eski Ortadoğu şefi Graham Fuller'e ait. Graham E. Fuller ABD Merkezi Haberalma Teşkilatı’nın (CIA) eski Türkiye ve Ortadoğu İstasyon Şefi olarak görev yaptı. Almanya, Türkiye, Lübnan, Suudi Arabistan, Yemen, Afganistan gibi ülkelerde çalıştı. CIA’de Ulusal İstihbarat Konseyi Başkan Yardımcılığı’ndan emekli oldu. ABD hükümetine milli güvenlik konularıyla ilgili strateji üreten Rand Corporation adlı düşünce kuruluşunda danışman olarak çalıştı.
Fuller ABD'nin ve NATO'nun ulkemiz üzerinde en büyük ameliyatlari yapan görevlisi George Harris'ten aldığı bayrağı Paul Henze ile birlikte başarıyla taşımıştır.
Bu karanlık operasyonel ekibin en büyük eseri Fethullah Gülen cemaatidir. Ilımlı islam tezini ihdas ederek, dinde hoşgörü söylemini ön plana çıkartarak müslüman ülkelerde kendileri aleyhine gelişebilecek muhalif hareketleri parlamadan söndürmeyi hedeflemislerdir.

Çok başarılı oldukları kesindir.
Ancak Türkiye'de son beş yılda yaşanan gelişmeler gösteriyor ki ilk kez zorlanmaktadirlar. Bunu The Economist, Wall Street Journal, New York Times, The Guardian, Die Welt, Bild gibi yabancı basına bakınca çok net görüyoruz. Mit tırları üzerinden ülke yönetimini sıkıştırmaya çalışarak secim oncesi son kurşunlarini sıktılar. Bu kurşunun sıkılmasına "Terorizme veya vahşi Işid'e destek" iddiasıyla yardım edenler, diger deyisle Cia'nin yukardaki izahim üzere tetikciligini yapan F tipi orgut ve Can Dundar gibi basindaki algi yoneticisi gorevliler ornegin otuz senedir silahlı mücadele yürüten PKK'nın silahi nereden bulduğunu sormamaktadir.

Mit tırlarının fotoğrafını yayınlayan eskinin Kemalist, devletçi, Türkçü, milliyetçi sol gazetesi Cumhuriyet geçen hafta Kandil'de yıllarca "terörist köpekler" diye aleyhinde yayın yaptığı Pkk şefiyle röportaj yaptı. Neden kimsenin aklına Cumhuriyet gazetesinin Kandil'e nasil gittiği, Pkk'nin gecmiste yillar boyu kendisine kufreden bu gazeteyi nicin ve nasil kabul ettigi sorusu gelmiyor? Daha ileri gidiyorum; neden kimsenin aklına PKK'nın ekolojik hassasiyetini ön plana koyan Cumhuriyet muhabirinin Cemil Bayik'a sormadıgi soruları 'sormama sebebi' gelmiyor? Mit tırlarının fotoğraflarını yayinlayan anti-militer ve terörizm karşıtı bir gazetenin temsilcisi olarak Kandil'de soz konusu röportajı yapan ben olsam Pkk şefine binlerce mayın, ucaksavar, rpg füzesi, roket, radar, telsiz ve tüfeğin Pkk'ya nasıl, hangi yollarla ve hangi ülkelerden geldiğini sorardim. Mit tirlarini yayinlayan Cumhuriyet gazetesi sormamıştir. Unutmuş olabilir mi?

Yazinin basina donelim, Graham Fuller ne demişti?
"Yeni seçimler gelir, nihayetinde AK Parti kaybeder, sonra tekrar normal bir parti çıkar. Bu en önemli başarı. Benim kişisel hissiyatım ise Türkiye’de daha çok sol hareket görmek isterdim. Çünkü bence en büyük ihtiyaç bu."
Bu paragrafı kelime kelime deşmek isterim ama sadece en büyük ihtiyaç dediği sol hareketin gelişmesi istegine değinelim. Sol düşüncenin birinci maddesi anti emperyalist olmak, Bati ve yerli isbirlikcilerince somurulen halkları önce bu ağır sömürüden kurtarmaktir. Demek ki Fuller'in bahsettiği sol bu değil. Kendi ayağına sikacak değil ya yılların tilkisi. Peki Fuller'in bahsettiği sol kim, ne?

Arkadaşlar üzülerek söylüyorum ki bu sol gördüğüm kadariyla Chp ve Hdp'dir. Fuller'in ihtiyacını duyduğu SOL tek bir parti tarafından hayata geçirilemez. Çünkü ulkemizdeki sol taban buna musait değildir. 12 Eylül öncesinde sonradan kendi amaclarina uygun bir taban yaratmak için attıkları tohumlara yani geçmişin sol içindeki ideolojik kavgalarına bakan ve anlayan beni teyit edecektir. (Kaset darbesiyle yaratılan Türk partisi yeni Chp ve Doğan medya- Tusiad-F tipi destekli yeni Kürt partisi yeni Hdp. The Economist dergisinin 2011 seçimlerinde Chp'yi bugünkü seçimlerde ise Hdp'yi desteklemesi zaten durumu izah ediyor.)

George Harris, Paul Henze ve Graham Fuller'in öğrencilerini elbette takdir ediyoruz, iyi çalışıyorlar. Fakat bir şeyi yanlış hesap ediyorlar; Türkiye halkı kendisine dışardan saldırı olduğunu hissettiğinde aile içi kavgayı durdurup hemen bir araya gelir. Aynı şeyi Graham Fuller'in ulkemizde ihtiyacını duyduğu solu oluşturanlara da söylüyoruz ve Chp ile Hdp'ye gönül veren insanlarımızı ikaz ediyoruz.
Türkiye tarihi bir virajdadir; kendisiyle, maruz kaldigi saldirilar ve yalanlarla yüzleşmektedir. Bu yazıyı seçim gününe şerh düşmek istememin nedeni secim sonrasi çıkacak sonuçlar ve yaşanacak politik süreçlerdeki ihtimallere binaen yurttaşlık görevi olarak saydığım UYARI vazifemi yerine getirmektir.

15 Ekim 2014 Çarşamba

TÜRKLER VE KÜRTLER (Son raunt)

(Sanal ortam yazışmasında verdiğim bir cevaptan.)

Elbette emekçi sınıfların kavgası ve başarısından daha önemli bir hedef yok, ancak burada Kürtlerin Türkiye devrimcilerine şunu deme hakları vardır; kardeşim sen kendi emekçi sınıfını savunamıyorsun, nüfus ta sende, tarihi tecrübe ve birikim de... Eşitler arası bir ilişki kurulacaksa ki hiç bir zaman kurulamadı, siz bir ayaklanın bakalım derler adama. Bu etkin ayaklanmanın orta sınıfların sokağa döküldüğü gezi olayları gibi örneklerle olamayacağını biliyoruz. Gezide'de biliyorduk.(Gezi'nin İstanbul sermayesi ve bazı istihbarat gruplarının operasyonu olduğunu düşünüyorum.En azından olaylara hemen dahil olup, yönlendirdikleri kesin bence.) Maalesef solcular, sosyalistler, devrimciler işçi sınıfı, çalışanlarımız ve köylülerimizden çok yukarda yaşadıklarından, halkımızın hassasiyetlerini (dini ve milli duygular) hiç takmaksızın söylem geliştirdiklerinden, geçmişin silinmeyen hatırası olarak birbirlerine silah sıktıklarından, yine geçmişin hatıra ve mirası olarak mahalleleri pasta paylaşır gibi paylaştıklarından öncelikli olarak emperyalizme ve siyonist yapılanmalara karşı esas ayaklanmanın manivelası olacak durumda değillerdir. Kim vardır solun içinde olmadığı geniş halk yığınlarının içinde ;AKP. Zaten AKP de bu yüzden iktidardır. Şu çok olumludur: ' Tarih bize Türkiye iktidarını egemen işbirlikçi sermayenin değil halkın belirlediğini ' ispatladı. Bu açıdan gelecek açısından umutvarız. (Bunu bilinçli söylüyorum zira 12 senedir ne yapıp edip egemen sermaye ve bağlı olduğu dış finans merkezlerinin operasyonlarına rağmen seçimleri kazanan bir iktidarla karşı karşıyayız.) Kısaca Türkiye devrimci hareketi kanserlidir. -bu ayrı bir tartışma konusudur, girmiyoruz.-

Hamidiye paşası Milli aşiretinin reisi İbrahim Paşa
Gelelim Hamidiye paşalığından, Ermeni tehcirinden kalma mallarla palazlanan Kürt sermayesi ve bu sermayenin çok geniş topraklar üzerindeki mülkiyetinin temsilcilerine. PKK'nın ilk eylemleri bilirsiniz bu egemen Kürtlere karşı yapıldı.Önce devletle iğrenç bir işbirliği yapan Sedat Bucak'ın amcası Mehmet Ali Bucak bombaların ve uzun namlulu silahların kullanıldığı bir saldırının hedefi oldu. Siverek çevresinde bir kaç güren çatışmalar ses getirdi. Ardından Diyarbakır'ın kadim zenginlerine saldırıldı. Altan Tan'ın babası Bedii Tan meşhur Cemilpaşazade ailesinin şirketlerinin müdürü ve 12 eylül zindanlarında patronu Felat Cemiloğlu ile birlikte utanç yeri o cezaevinde tutuldular.Bakın burası ilginçtir. Çünkü o cezaevinde bu zengin eşraf kişilerden PKK adına vergi almaya çalışan militanlarda yatıyordu. Bu kişilerin cezaevine gönderilmelerinin sebebi de Pkk'ya önceleri direnmelerine rağmen en sonunda Şırnak'tan gelen kömür kamyonlarının yakılmasına dayanamayıp haraç vermeleridir. Yani teröristlere yardım yataklık...

Hasan Cemal'in Kürtler kitabında Felat Cemiloğlu bey -ben bu aileden bir çok kimse tanıdım, düzgün iyi eğitimli ve varlıklı kişilerdir- anılarını, çok müteessir eden o acı dolu dönemleri ayrıntıyla anlattı. Bedii bey yani Altan Tan bey'in babasıda işkencelere dayanamayıp kalp krizi geçirerek ölmüştür. Sanki o cezaevi idaresi, bir komplo teorisi demiyorum ama yaptıklarıyla PKK'ya adam kazandırmıştır. Bu kadar anlatımdan sonra sadete geleyim. PKK'nın silahla ve ölerek öldürerek elde ettiği güç legalitede sivil unsurlarca kullanıldıkça işin rengi değişti.


Türkiye'nin görece demokratikleşmek zorunda kalmasıyla, bu siyasal strüktür içinde legalite ile illegalite arasında iktidar problemleri yaşandı. Çünkü legalite zemininde temsiliyet bulanların tümü Apo'ya ya da Apo'cu PKK'ya bağlı kişiler değillerdir.
İşte bugüne bakarsanız Güneydoğu'nun en varlıklı ailesi diyebileceğimiz Cemiloğlu ailesinin ortağı ve müdürü Bedii beyin oğlu PKK'nın sivil örgütü diye bildiğimiz BDP'nin milletvekilidir ve ilginç bir biçimde bugün basında yer aldığı üzere kendi örgütünü eleştiri yağmuruna tutmuştur. Ahmet Türk Kızıltepeli çok geniş arazilere sahip bir ailenin reisidir. Kasrı Kanco'nun malikidir.Eski CHP milletvekilidir ve Diyarbakır cezaevinin misafirlerindendir aynı zamanda.

Sırrı Sakık yine Muş'un varlıklı ailelerinden birinin mensubudur. Söyliyeceğim; dağda savaşan gerilla fakir köylü çocuklarından oluşuyor. Ölenler, cezaevlerine girenler,en ağır yükü üstlenen onlardır. İşin kaymağını yemek isteyense yukarda bahsettiğim üzere Kürt sermayesidir. Aşağıda o gariban köylü çocukları savaşacak, beyler de hiltonlarda kluplerde viskilerini tokuşturacaklar.Bu ittifakın devamı mümkün değildir. Öbür çelişki ise uluslararası konjonktürde ortadoğu paylaşımında kimin hangi safta buluştuğudur ve Kobani üzerinden beliren ayrışmanın ana sebebide budur.Malumunuz Apo TC devleti politikalarıyla ortaklaşmış ve anlaşmıştır.




Ancak yukarda bahsettiğimiz o sivil unsurlar ve ABD, İngiltere ile İsrail'den bazı sözler alan Kandil'in bir kesimiyle Rojava yönetimi, TC ile APO'nun ortaklaştığı sürecin dışında oldukları iddiasıyla git gide aradaki mesafeyi açmışlar, maalesef son duruşmada malum olaylarda 40 yurttaşımız can vermiştir.Bu kavga yeni bir kavga değildir. Biz bu kavgadan DTH süreci başladığından beri haberdarız.Hatta bu kavganın kökü meclise ilk giren milletvekillerinden Leyla Zana'ya kadar gider ve Apo'nun Zana'ya kürtçe yemin ettirmesinin aslında Zana ve arkadaşlarının Apo tarafından cezalandırılmaları anlamına geldiği birçok sohbette geçen bir olaydır.


Ateş olmayan yerden duman çıkmaz misali, Diyarbakır zenginlerinin temsilcisi Mehdi Zana'nın eşi olan ve aslında bu zengin Kürt kesiminin temsilciliğini yapan bayan Zana ve arkadaşları bu yeminle harcandılar. Söz konusu uzun hapisler de hem iç politikada hem Avrupa propagandasında çok faydalı malzeme olmuştur. Peki Apo neden varlıklı Kürtlerin temsilcilerini, -Demirtaş olayıda aynıdır- kolayca gözden çıkarabilmektedir? Çünkü ana komuta paylaşılamamaktadır. Bunun sebebi de ortadoğu rantı ve coğrafyayı kimin kontrol edeceği üzerine şekillenmektedir. Ne TC Apo'dan cayabilir, ne APO TC'den...Apo'nun demokratik özerklik diye bahsettiği ve marksizmi aştığını söylediği demokratik konfederalizm kulağa çok hoş gelsede şu an itibarıyla uygulanması mümkün gözükmeyen bir tezdir. Kısa vadede bu tezin yaratacağı sonuçsa Ulusal bir Kürt devleti kurulmasının önünün kesilmesidir.


Zira haklı olarak çok sert bir ulus-devlet eleştirisi getiren bu tez sayesinde dört ülkeye bölünmüş Kürtlerin artık ulusal devlet amacında olmalarına gerek yoktur. Zaten bu tren çok önceden de kaçmış olduğundan oluşacak ulus-devletin kolonyalizm uzantısı bir uydu olmaması beklenemez. Bu halde demokratik konfederalizm tezi ışığında hedefin tüm Kürtleri içine alan bir Türkiye projesi olduğu açıktır. Bunu dürüst bir biçimde dile getirmeliyiz. Ve bu tez benimde inancım o yöndedir, hem Türklerin hem Kürtlerin geleceğini daha sağlıklı bir temele oturtmaktadır.Ancak bu tezin gerçekleşebilmesi Kürtler içindeki anti-apo kesimlerin temizlenmesiyle mümkün kılınabilir. Zira anti-apo kesimler temelde dayanmış oldukları sermaye ve işbirliği içinde oldukları Washington-Londra-Tel aviv hattı sebebiyle bu tezin tarafı olarak masaya oturamazlar, kabul edilemezler. Onlar Washington-Londra-Tel Aviv işbirliği gereği birleşik Kürt ulus devletinin peşindedirler.Ancak Türkiye'nin hem kısa hem uzun vadeli çıkarları buna cevaz vermez.



Dolayısıyla son Kobani eylemleri sonrası maalesef Kürtler içinde bir iç hesaplaşma beklenmelidir. Paris cinayetleri aslında bu hesaplaşmanın başlangıcı ve bir ayağı idi. Uzun zamana yayılı bir hesaplaşma beklenmelidir. Çünkü bu işin bir de hiç kimsenin dikkat etmediği ve çok kuvvetli olan Avrupa Kürtleri ayağı vardır.

TC ile can ciğer kuzu sarması haline gelen Barzani ve Irak Kürdistanı meselesini ise atiye bırakıyoruz.
Ancak bir soru soralım; acaba Barzani TC ve Apo'nun ortaklaştığı demokratik konfederalizmin neresinde duruyor? Bu konuyla ilgili politik ve sosyolojik bir çalışma var mı bilmiyorum. İncelemek ve anlamak gerekir.

10 Ağustos 2014 Pazar

CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİM SONUCUNA FARKLI BİR BAKIŞ


Halkın ilk kez başını seçtiği bu seçimlerde ülkeyi on iki senedir yöneten Tayyip Erdoğan karşısında aday yapılan Cidde-Kahire ekseninden ithal Ekmeleddin İhsanoğlu'nun uğradığı ağır yenilgiye çeşitli bahaneler arandığını şaşkınlıkla izliyoruz. İkisi mecliste ana muhalefet, on ikisi meclis dışında toplam on dört partimizin C.Başkanı adayı olarak üzerinde mutabık kaldığı sayın İhsanoğlu'nun yaklaşık %14 gibi açık bir farkla seçimi kaybetmiş olmasını seçimi boykot edenlere bağlayan parti liderleri, yöneticileri, İhsanoğlu'nu açıktan destekleyen köşe yazarları ve Tv programcıları seçimin sonucunu dürüstçe ifade edemediklerinden yan yollardan çıkış kapısı aramakla meşguldürler. Hatta hızını alamayan bazı aklı evveller "Chp seçmeni Selahattin Demirtaş'a oy verdi" diye kızıp hayıflanmaktadır.

Seçimin sayısal değerlerine bakacak olursak; 

Kullanılan oy sayısı 40.249.410 olup, oy kullanmayan seçmen sayısı 15.452.309'dur.

Tayyip bey kullanılan 40.249.410 oyun 20.929.480'ini, Ekmel bey 15.415.367'sini, Selahattin bey de 3.904.153'ünü almış bulunmaktadır. 

Sandığa gitmeyenler külliyen gitselerdi, hepsinin Ekmel bey'e oy vermesi halinde Ekmel bey'in oyu 15.415.367 + 15.452.309 = 30.867.676 olacaktı. Yani Ekmel bey % 55.4 almış olacak, Tayyip bey %37.6'da kalacaktı. 

Peki sandığa gitmeyenlerin hepsi oy vermeye gitseydi oylarını Ekmel beye mi vereceklerdi? Bunu kim nasıl ispatlayabilir? Demek ki gayet afaki bir önerme. 

(Benim kanaatim oy kullanmayan seçmenin sandığa gitmesi halinde bu oyların yarısından çoğunun Tayyip Erdoğan'a verileceği yönündedir. Çünkü gördüğüm kadarıyla "nasıl olsa kazanır, oy vermeye gerek yok" diye düşünen kitle Tayyip Erdoğan'a karşı olan diğer kitleden daha fazladır. Böylece Tayyip Erdoğan yine ilk turda seçilmiş olacaktı. Hesaba vurursak; kullanılmayan oyun %60'ının Erdoğan'a gittiğini düşünelim. Yani 15.452.309 oyun % 60'ı  9.271.385 + 20.929.480(Erdoğan'ın mevcut oyu)= 30.200.865 Tayyip Erdoğan'ın aldığı oy olacak ve toplam oyun %54'ünü teşkil edecekti. Bu hesaba göre T.Erdoğan şimdi olduğu gibi yine ilk turda işi bitirmiş olacaktı.) 

Sandığa gitmeyen 15.452.309 seçmenin 3.063.594'ünün oyunu Tayyip beye attığı, kalan 12.388.715 oy da Ekmel bey'e verildiği takdirde Ekmel bey seçimi yine kazanamayacak, ikinci tura geçilecekti. Çünkü Ekmel bey'in toplam oyu 12.388.715+15.415.367(İhsanoğlu'nun mevcut oyu)= 27.804.012 olacak bu da toplam seçmen sayısının %49'unu oluşturacaktı. Oran olarak söylersek daha net anlaşılır; oy kullanmayanların hepsi oy kullansa ve bu grubun %19.8'i Tayyip beye oyunu verse kalan % 80.2 kişi de Ekmel beye oy verse dahi Ekmel bey ipi göğüsleyemeyecekti. Bu ihtimali olmuş kabul edersek ikinci turda Selahattin beye giden oyun en az dörtte üçü Erdoğan'a gideceğinden ikinci turda yine T.Erdoğan galip gelecekti. Bunlar en asgari nisbetler üzerinden yaptığımız basit hesaplamalardır. 

Demek ki Ekmeleddin İhsanoğlu'nun seçimi kazanma şansı zaten hiç yoktu. 

Demirtaş ise Türkiyelileşme çizgisinde bir kampanyayı takip etti ve laik-modern hayat tarzını özümsemiş, makul, barışçı, gerilimden uzak tavrıyla ve CHP-MHP adayına da duyulan tepkinin de katkısıyla tahminimce doğal oylarının haricinde %3 civarında fazla oy aldı.  Bu da az değildir, 1.207.000 civarı oy eder. BDP'nin bu çizgisini söylem ve program zemininde daha da güçlendirmesi halinde bu harici oy bir sonraki seçimde iki katına bile çıkabilir. 

Ekmeleddin İhsanoğlu'na gelince; ben bu zata oy veren %38.3'ün en az %30'unun içine sinmeden mecburen oy verdiğini düşünüyorum. Seçime katılmayanların hepsi katılmış olsalardı sandığa gitmeyen %26.7 kesimin ancak %10-11'inden oy alabileceğinden yine ilk turda sonuç Erdoğan lehine çıkacaktı. 

Seçime biraz da başka paradigmalarla bakalım.

2013 yılının haziran ayında patlayan Gezi olaylarında İstanbul'da milyonların günlerce sokakta protesto ettiği Tayyip Erdoğan bu en büyük Dünya kentimizde %49.84 oy alırken, diğer tüm Erdoğan karşıtlarının Ekmel beye verdiği oy %41.07'dur.

Olayların en şiddetli olduğu ikinci şehir olan Cumhuriyetimizin başkenti Ankara'da Erdoğan % 51,37, İhsanoğlu % 45,14 oy almıştır.

Gezi olaylarının şiddet derecesine göre üçüncü sırada yaşandığı il olan Hatay'da ise İhsanoğlu % 51,67 oranla % 44,72 oy alan Erdoğan'ı geçmiştir.

Eskişehir söz konusu protestoların en şiddetli yaşandığı dördüncü il olup burada da İhsanoğlu % 51,92'le seçimi % 45,42 oy alan Erdoğan'ın önünde bitirmiştir.

Geçen sene haziran ayında ülkemizde olduğu gibi tüm Dünya'da büyük yankı uyandıran ve iktidarın sarsıldığı hissini veren bu olaylarda polis şiddeti neticesinde gencecik yurttaşlarımızın hayatını kaybetmesine ve günlerce süren çatışmalara rağmen Tayyip Erdoğan'ın lideri olduğu partinin 30 mart yerel seçimlerinde İstanbul ve Ankara'da seçimi kazanması da yukarıda saydığımız çevrelerce şaşkınlıkla karşılanmıştı. Tayyip Erdoğan'ın ülkemizin en önemli bu iki şehrinde Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de -hatta oyunu yükselterek- sandıktan birinci çıkması ilginç ve önemlidir.

Diğer iki kentimizde Eskişehir ve Hatay'da  İhsanoğlu ilk sırayı almış olup yerel seçimlerde de zaten İhsanoğlu'nun en büyük destekçisi olan CHP'nin adayları seçimleri kazanmışlardı. Bu iki kentte İhsanoğlu'nun rakibine attığı fark ortalama %6 civarındadır. 

Söz konusu dört kentimiz birlikte düşünüldüğünde İstanbul ve Ankara'nın en büyük şehirlerimiz hatta metropollerimiz olduğu da göz önüne alınırsa sayısal anlamda Erdoğan'ın üstünlüğü göze çarpan önemli bir sonuç olarak karşımıza çıkmış oluyor. İzmir ve Adana malum olayların yoğunluğu bakımından bu dört kentten sonra gelmekte olup zaten yerel ve genel seçimlerde de AKP harici partilerin başarılı olduğu kentler olarak dünkü seçimde de aynı sonuçları çıkarmışlardır.

İlginç bir tespit te şudur; Erdoğan ülkemizin otuz altı kentinde %60'tan fazla oy almış olup, İhsanoğlu ise on üç kentte %60'tan fazla oy alabilmiştir.

Her seçimde olduğu gibi Ege ve Akdeniz'deki kıyı kentlerimiz CHP-MHP bloğunda yer almış, Doğu ve Güneydoğu'nun bir kısmı ise alışık olunduğu üzere uzak ara BDP adayını desteklemiştir. 

CHP-MHP'nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da her zamanki gibi dikkate değer oyu yoktur. Aynı şekilde BDP adayına da Doğu ve Güneydoğu Anadolu haricinde dikkate değer oy verilmemiş olup, AKP adayı ise birinci gelemediği ülkenin bu iki ucundaki kentlerimizde geçmiş seçimlerde olduğu gibi yine ikinci sırayı almayı başarmıştır.

Siyasi yaşantısına Milli Görüş Hareketi'nin kurumlarında başlayan Tayyip Erdoğan'ın tarihini artık bilmeyen kalmamıştır. Bu sebeple ayrıntıya girmeyeceğiz. Ancak yetiştiği ocak olan Milli Görüş Hareketini kısaca incelemekte yarar var.

Bu hareket ilk olarak 1973 genel seçimlerine Milli Selamet Partisi ile katıldı ve %11,80 oy aldı. 1977 genel seçimlerinde %8,56 aldıktan sonra 12 Eylül faşist darbe yönetimince faaliyeti sonlandırıldı.

Necmettin Erbakan liderliğindeki hareket 12 Eylül sonrası ilk genel seçimlere Refah Partisi çatısı altında 1987 yılında girdi ve %7,16 oy alarak barajı geçemedi. 1991 genel seçimlerinde ise %16,88 oy alarak meclise giren Milli Görüşçüler 1995 yılında büyük bir başarıyla %21,38 oy alarak hükümeti kurma yetkisine sahip oldular. Refah-Yol hükümetinin büyük ortağı olan Refah Partisi 28 Şubat darbesi tarafından kapatıldı. 

Kurulan üçüncü parti olan Fazilet Partisi ile yoluna devam eden hareket 1999 genel seçimlerinde %15,41 oy alarak tekrar meclise girdi. Ancak bu parti de açılan bir dava neticesinde kapatıldı. Görüldüğü üzere bu aşamaya kadar alınan en fazla oy 1995 seçimlerinde alınan %21,38 olup, 1999 seçimlerinde bu oy %6 azalarak %15,41'e inmiştir. Kanaatimce hareketin kemik oyu da -bir iki puan aşağı ya da yukarı- buydu.

Yolları her şekilde kesilen ve siyasal hayattan dışlanmaya çalışılan hareket 2001 yılında bu sefer Saadet Partisi çatısı altında buluştu. Ancak Tayyip Erdoğan liderliğindeki yenilikçiler adıyla anılan ekip kök yapıdan ayrılma kararı aldı ve bu grup ta 2001'de AKP'yi kurarak 2002'deki ilk genel seçimlerde partiyi tek başına iktidar yaptı. Alınan oy %34,43'tü. 2004 yerel seçimlerinde % 42 oyla yine birinci parti olan AKP 2007 genel seçimlerinde %46,58 gibi sansasyonel bir oy alarak başarılar zincirini halka halka büyütmeye başlamıştı.

2007 Anayasa referandumunda %68,95, 2009 yerel seçimlerinde % 38, 2010 Anayasa referandumunda %57,88, 2011 genel seçimlerinde %49,90, 2014 yerel seçimlerinde ise %43,39 oy alarak şimdiye dek hiç seçim kaybetmeyen bir parti namıyla tarihe adını kazıdı.

Son yerel seçimin ve dün gerçekleşen Cumhurbaşkanlığı seçiminin özelliği Gezi olayları ve 17 Aralık-25 Aralık yolsuzluk operasyonu sonrasında gerçekleşen seçimler olmasıdır. 

Peki AKP ve özellikle de Tayyip Erdoğan kemik kitlesi %15'lerde sabit olan bir siyasal hareketi on iki sene gibi uzun bir zamandır bu kadar güçlü şekilde nasıl muhafaza edebilmişti? Kendi kemik oy tabanının dışında hemen her seçimde fazladan %30 oy alabilmiş bu hareketin yukarıda bahsettiğimiz 2013 yılında hem içte hem dışta yaşadığı çok ciddi olumsuzluklara rağmen oy kaybına uğramak bir yana dün oyunu arttırmış olması siyasal bir mucize olarak görülmelidir. "Acaba kemik oy artık %40'tan çok mudur?" sorusunun cevabını ve bu mucizenin sebeplerini anlatma işini başka bir makaleye bırakalım. 

11.08.2014, İstanbul

Saygın Bedri Gider