10 Haziran 2015 Çarşamba

DOĞAN HOLDİNG-TAYYİP ERDOĞAN KAVGASININ ARKASINDAKİ SEBEPLER VE AKP KARŞISINDAKİ MUHALEFETİN DİZAYNI

DOĞAN HOLDİNG-TAYYİP ERDOĞAN KAVGASININ ARKASINDAKİ SEBEPLER VE AKP KARŞISINDAKİ MUHALEFETİN DİZAYNI

Doğan Holding medya araçlarıyla aylardır -hatta senelerdir- Tayyip Erdoğan aleyhine faaliyet yürütmektedir. Bu faaliyeti yürütürken kimi destekliyor? Tayyip Erdoğan ve ekibinin karşısında kim varsa onu !

Bu ülkede yaşayan bir yurttaş olarak olarak söz konusu kavgaya bigane kalamayız değil mi?
Devam edelim...
Doğan Holding'in görünen küçük ortağı kim?
09.04.2009 tarihli Hürriyet gazetesinin beyanında şöyle açıklanmış:
"Doğan TV Grubu’nun yüzde 25 hisseleri Almanya ve Avrupa’nın en büyük yayın kuruluşlarından biri olan Axel Springer AG’ye aittir. Axel Springer AG’nin hisseleri ise, bu grubun kurucusu olan Axel Springer’in varislerinin yanında, 31 Aralık 2008 tarihi itibarı yüzde 8.4 pay ile Deutche Bank’ın olup, şirket hisselerinin yüzde 23.1’i Alman sermaye piyasalarında halka açık bulunmaktadır."

20.11.2009 tarihli Milliyet'te ise başka bir şey yazıyor:
"Doğan Yayın Holding’in (DYH) yüzde 29 hissesi Axel Springer’e satıldı." başlıklı yazı şöyle devam ediyor; "Doğrudan bağlı ortaklığımız Doğan Yayın Holding’in, 802 milyon TL olan çıkarılmış sermayesinin yüzde 29’unu temsil eden 232 milyon 580 bin TL nominal değerli 232 milyon 580 bin adet hisse senedinin ve Doğan Yayın Holding’in çıkarılmış sermayesinin gerekli izinler alındıktan sonra 1 milyar TL’ye çıkarılmasında ihraç edilecek 198 milyon TL nominal değerli hisse senetlerinden, 57 milyon 420 bin TL nominal değerli 57 milyon 420 bin adet hisse senedinin (birlikte toplam 290 milyon TL nominal değerli 290 milyon adet hisse senedi), ileride revizyona tabi olmak kaydıyla, yapılan pazarlıklar neticesinde, toplam 356 milyon 700 bin TL bedelle Axel Springer AG’nin bir bağlı ortaklığına satılması konusunda mutabakata varılmıştır."

Gazetedeki yazının son paragrafında ise "Mutabakata göre, Doğan Yayın Holding A.Ş. Yönetim Kurulu 10 üyeden oluşacak; bu üyelerin 5’i Doğan Şirketler Grubu Holding’i, 3’ü ise Axel Springer AG’yi temsilen görev yapacaktır." deniyor.

Doğan Holding'in resmi internet sitesinde "Özel durum açıklamaları" başlıklı 02.10.2014 tarihli beyanı da verelim (Bu bölümü sıkıcı bulanlar okumak istemeyebilir, sıkın dişinizi ve okuyun):
"Şirketimiz (Doğan Holding), doğrudan bağlı ortaklıklarımız Doğan TV Holding A.Ş. (DTV) ve Doğan Yayın Holding A.Ş. (tasfiyesiz infisah etmek suretiyle sona ermiştir) ile Axel Springer A.G.'nin doğrudan bağlı ortaklıkları Commerz-Film GmbH ve Hauptstadtsee 809. V V GmbH (birlikte Axel Springer Grubu) arasında imzalanan 19.11.2009 tarihli ve Doğan Yayın Holding A.Ş. (tasfiyesiz infisah etmek suretiyle sona ermiştir) ile Axel Springer A.G. arasında imzalanan 16.11.2006 tarihli, "Pay Alım" ve "Pay Sahipleri Sözleşmeleri" tadil edilmiştir. Buna göre;
1- En erken 30 Ocak 2015 tarihinde olmak üzere, 50.000.000 Avro karşılığında kullanılmak üzere, 34.183.593 adet pay için Axel Springer Grubu'nun "satış hakkı opsiyonu", Doğan Holding'in ise "satın alma taahhüdü" bulunmaktadır ("DTV Satma Opsiyonu I"). Axel Springer Grubu "satma hakkı opsiyonu"nun tamamını veya bir kısmını kullanabilir. Ödenecek bedele 2 Ocak 2007 tarihinden itibaren yıllık bileşik bazda 12 aylık Euro Libor artı 100 baz puan esas alınarak hesaplanacak faiz eklenecektir. Söz konusu 34.183.593 adet pay için Axel Springer Grubu'na Şirketimiz tarafından verilen 50.000.000 Avro değerinde "teminat mektubu" bulunmaktadır. Söz konusu "satma hakkı opsiyonu"nun kullanılmasında, önceki sermaye artırımında bedelsiz olarak ihraç edilen 1.902.118 adet DTV pay senetleri de bedelsiz olarak teslim alınacaktır. Böylece söz konusu opsiyon kapsamında Doğan Holding'e teslim edilecek toplam pay senedi adedi 36.085.711 (mevcut DTV sermayesinin yaklaşık %2,65'i) olacaktır.
2- Daha önce finansal tablo dipnotlarımızda da kamuya açıkladığımız üzere, "Axel Springer Grubu'na ait DTV Pay Senetlerinin ("Axel Payları"), 30 Haziran 2017 tarihine kadar halka arz edilmemesi durumunda taraflar arasındaki Sözleşmeler uyarınca, fiyatın yeniden belirlenmesine ve buna göre ödeme yapılmasına ilave olarak, Axel Springer Grubu'nun Axel Payları'nın tamamını veya bir bölümünü Doğan Holding'e "satma hakkı opsiyonu", Doğan Holding'in ise "satın alma taahhüdü" bulunduğu kamuya açıklanmış idi (DTV Satma Opsiyonu II). Bu defa bu taahhüt ile ilgili olarak Axel Springer Grubu'na tanınan daha uzun vadeli "satma hakkı opsiyonu" ekli tabloda gösterilmekte olup, Doğan Holding'in ise bu kapsamda "satın alma taahhüdü" halen devam etmektedir. Axel Springer Grubu söz konusu "satma hakkı opsiyonu"nun tamamını veya bir kısmını kullanabilir. Ödenecek bedeller nihai bedeller olup, söz konusu bedellere ayrıca faiz işletilmesi söz konusu değildir. Sadece "DTV Satma Opsiyonu 2020/I için" ödenecek bedele 29.01.2016 tarihinden 30.06.2020 tarihine kadar yıllık bileşik bazda 12 aylık Euro Libor artı 100 baz puan esas alınarak hesaplanacak faiz eklenecektir. Söz konusu opsiyonlar kapsamında Doğan Holding tarafından devir alınacak toplam 163.104.657 adet DTV pay senedi için ayrıca Axel Springer Grubu'na Şirketimiz tarafından toplam 225.996.232,90 Avro değerinde dört ayrı "teminat mektubu" verilmiş bulunmaktadır."

Axel Springer grubu hakkında Wikipedia adlı evrensel ansiklopedide ne yazıyor:
"Axel Springer AG, 30'un üzerindeki ülkede 150'den fazla gazete ve dergiye sahip Avrupa'daki en büyük basım şirketlerinden biridir. Şirket 10,000'in üzerinde çalışana sahiptir. Yıllık karı 1 milyar Avro olarak açıklanmıştır. Şirket 1946/1947 yılında Axel Springer tarafından kurulmuştur.
Axel Springer, Almanya'da kurmuş olduğu büyük bir gazetenin sahibiydi. Naziler bu gazeteyi savaş boyunca kapttı. Springer ise, Almanya'dan ayrılmadı ve kamplara da gönderilmedi. Savaştan sonra yayın hayatına yeniden başlayarak, Axel Springer AG'yi kurdu ve İsrail'in en büyük destekçilerinden birisi haline geldi. Alman solcular ve müslümanlar, İsrail'i açıktan desteklediği için şirketi eleştiriyorlar. Şu anki CEO'su Mathias Döpfner'dir. Axel Springer Şirketi Avrupa'nun en büyük basımcısıdır ve Almanya'da günlük gazete pazarının %23'6'sını elinde bulundurmaktadır."

Peki kimdir bu grubun kurucusu olan Axel Springer, yine wikipedia'ya başvuralım:
"Axel Cäsar Springer (d. 2 Mayıs 1912, Altona, Hamburg yakınları - ö. 22 Eylül 1985, Batı Berlin, AFC), Avrupa'nın en büyük yayıncılık şirketlerinden Axel Springer AG'nin kurucusu.
Babası basım ve yayım işleriyle uğraştı. Kısa bir süre okula gittikten sonra çeşitli matbaa ve yayınevlerinde çırak olarak çalıştı. Bir haber ajansı ile babasının yayımladığı Altoner Nachrichten'de çalışarak gazetecilik deneyimi kazandı. 1945'te kendi yayıncılık şirketini kurmaya girişti. Öldüğünde Axel Springer grubunun yayınları arasında, saygın muhafazakâr gazete Die Welt, tabloid boydaki günlük Bild-Zeitung, Hamburger Abendblatt, Berliner Morgenpost ve başka gazeteler yer alıyordu. Ayrıca iki kitap yayım şirketi (Ullstein ve Propyläen) olan grup, radyo ve televizyon program rehberleri de yayımlıyordu.
Springer 1959-60'ta Almanya'nın bölünmesine karşı sembolik bir protesto olarak iş merkezini Hamburg'dan Berlin'e taşıdı. İsrail Devleti'ni destekledi ve Alman-Yahudi uzlaşmasını sağlamaya çalıştı."
İlginç değil mi?

Nazilerin soykırımına (Holokost dedikleri) maruz kaldıklarını iddia eden Yahudiler içinde bu gurubun kurucusu olan Axel beye dokunulmamış. Üstüne üstlük 2.Dünya Savaşı sona erdikten sonra bu Yahudi bey yeni Almanya ile İsrail arasında arabuluculuk yapmış. (Anadolu’da soykırıma uğradıklarını iddia edip Washington Post’ta baş yazar olabilen Ermeni asıllı meşhur Davos moderatörü David İgnatius’un durumuna benziyor bu hal. )

Günümüzde 14.000 kişinin çalıştığı ve geçtiğimiz yıllarda defaatle ülkemiz ve Tayyip Erdoğan aleyhine yaptıkları yayınlarla bilinen DİE WELT ve BİLD gibi yayınların sahibi olan Axel Springer grubunun yine wikipediada yazan beş temel ilkesi neler acaba, buyrun bakalım:
"1- To uphold liberty and law in Germany, a country belonging to the Western family of nations, and to further the unification of Europe.
2- To promote reconciliation of Jews and Germans and support the vital rights of the State of Israel.
3- To support the Transatlantic Alliance, and solidarity with the United States of America in the common values of free nations.
4- To reject all forms of political totalitarism.
5- To uphold the principles of a free social market economy.
1- Almanya'daki özgürlük ve hukuk düzeninin desteklenmesi ve ülkenin batı milletler ailesinin parçası olması sebebiyle Avrupa'nın birliğini sağlamadaki görevinin korunması.
2- Yahudi-Alman barışının ilerletilmesi ve İsrail'in yaşam hakkının desteklenmesi.
3- Transatlantik ittifakını desteklemek ve özgür ulusların ortak değerleri konusunda ABD ile dayanışma içinde olmak.
4- Politik totaliterizmin her türlüsünü reddetmek.
5- Serbest piyasa ekonomisinin prensiplerini desteklemek."
Bütün bu bilgiler üzerine söylenecek çok fazla şey yok. Her şey çok açık.
Fakat biz kısa bilgiler vermeye devam edelim.
Bizim de içinde yetiştiğimiz kamuoyunun tabiriyle marjinal sol'dan tutun diğer sözde entelektüel muhalif yapıları ve işlerine yarayacak kültürel, sosyal, ekonomik tüm projeleri destekleyen Alman vakıflarını hatırlayın...Friedrich Ebert vakfı, Konrad Adenauer vakfı, Heinrich Böll stiftung derneği ,Friedrich Naumann vakfı, Rosa Luxemburg vakfı gibi kuruluşlarla ülkemizde bir çok faaliyeti olan bu kuruluşların foyasını "Alman vakıfları ve Bergama dosyası" adlı kitabında ortaya koyan Doç.Dr.Necip Hablemitoğlu 18.12.2002 günü arabasının içinde kurşunlanarak öldürülmüştü.

Örneğin ben ilk olarak rahmetlinin kitabını okuyunca anlamıştım durumu. Hangi durumu diyeceksiniz? 
 www.suvaridergi.com sitesinde 29.11.2013 tarihinde "Notlarımı karıştırırken..." başlığıyla yayınlanan yazımda ne demişim, okuyalım:
"Ah eski defterlerim, eski notlarim...Bir yerlere ilistirdigim kucuk bilgiler...Onlardan biri de suydu ve yaziya bununla baslamak istedim ama sonuna kismet oldu anlatmak...Bir Temmuz ayiydi, yil 1998. Bergama'da siyanurle altin cikaran yabanci firma Eurogold'a karsi muthis bir mucadele ile firmanin faaliyeti durdurulmustu. Iste o temmuz ayinda Bergama'daki bu direnise destek icin Turkiye'nin heryerinden ve Dunya'nin bir cok yerinden ilerici, cevreci, devrimci genclik Bergama'da bulusmustu. Ben de kardesim ve bir kac arkadasimla gitmistim. Organizyonu o zaman basinda Levent Tuzel'in oldugu Emep Partisinin genclik birimi hazirlamisti. O ekibin icinde yakin arkadaslarim da vardi. On bes gun hem genclik-kultur faaliyetleri hem de koylerde koylulerle birlikte yapilan saha calismasi o zamana kadar bilmedigimiz bir tadi yasatiyordu bize. Halkin tam da kendisiyle uluslararasi bir guce karsi dikiliyorduk. Jandarmanin korudugu firmaya karsi halkla beraber cevreyi, dogayi, gelecegimizi koruyor, kurtariyorduk. Aradan zaman gecti. Sonradan bir suikasta kurban giden Necip Hablemitoglu Alman Vakiflari ve Bergama Dosyasi diye bir kitap yazdi. Necip Hablemitoglu'nun istihbaratci oldugu soylentileri vardi. Kitaba gore ulkemize yapilan altin ihracinin aslan payi Almanya'daydi ve Almanlar Konrad Adaneur, Heinrich Böll vd vakif ya da sivil toplum kuruluslari vasitasiyla (onlarin deyimiyle NGO) ulkemizde altin cikarilmamasi icin cevrecilik ve doga koruma faaliyetlerini destekliyor, finanse ediyordu. Sonradan bunun tersine de bir cok veri konuldu kamuoyunun onune. Arkasindan Necip Hablemitoglu faili mechul bir sekilde oldurulunce kuskularimiz keskinlesti. Sunu hep sormustum kendime; orada gozlerimle sahit oldugum, icinde yasadigim haftalarca suren olaylar ve organizyonlarin mali yukunu kim cekiyordu? Hablemitoglu dogru mu soylemisti. Kullanilmis miydik ? Ama eger bu ulkede altin varsa bunu neden biz cikaramiyorduk ? Bu kadar mi zaptedilmistik. Kendi yer alti kaynaklarimiza bile dokunamayacak kadar...O gunlerde olanlar ve yasadiklarim sonucu olusan kuskularimi gidermedi hic birsey."

Evet, eski Emep başkanı Levent Tüzel geçtiğimiz dönem HDP milletvekili olarak mecliste “solculuk” yapmıştı.
Devam edelim...

HDP'nin eski tüfek devrimci milletvekili olan Ertuğrul Kürkçü'yü herkes tanır. 1970’lerin karanlık tünellerinden geçip Kızıldere'den sağ çıkan THKP-C'li...Keşke diğer Kızıldere savaşçıları da yaşasalardı.
Ertuğrul Kürkçü alternatif haber sitesi olan BİANET'in kurucusu. AB fonlarıyla kurulan bu haber ağı sitesinin proje koordinatörü Nadire Mater'di. O da kim? Turuncu devrimlerin babası borsa spekülatörü Soros'un kuruluşu olan Açık Toplum Vakfı'nın yöneticisi. Hanımefendi o kadar başarılı ki bu vakfın yurtdışındaki merkez yönetim kuruluna üye yapılmış.

Gelelim Bianet'e...
27.03.2002 tarihli haberde Bianet DGM'de açılan bir dava karşısında neler demiş, kimlere yer vermiş, okuyalım:
"Türkiye'deki Alman vakıfları ve bu vakıflarla ortak çalışmalar yapan İstanbul Barosu gibi kuruluşların "yasa dışı faaliyetlerde bulundukları" iddiasıyla Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Başsavcılığı'nın soruşturma başlattığı ve "10 klasöre yakın belgeye dayanarak bir rapor hazırlandığı" yönünde medyada yer alan haberlere, adı geçen kuruluşlar tepki gösterdi.
DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel ve İçişleri Bakanlığı'nın, Türk Ceza Kanunu'nun 171. maddesinde yer alan "Devletin Emniyetine Karşı Gizli İttifak Oluşturmak" suçundan dava açılması için, soruşturma kapsamında inceleme yaptıklarının basına sızdırılmasını hukuk dışı olarak nitelendiren İstanbul Barosu Başkanı Yücel Sayman, "soruşturmanın gizliliği" ilkesinin çiğnendiğini söyledi.
Medyada yer alan haberlerde İstanbul Barosu, Türk Demokrasi Vakfı ve Belediyeler Birliği'nin, Konrad Adenauer, Heinrich Böll, Friedrich Ebert, Friedrich Naumann, Körber vakıflarıyla, Berlin Aspen ve Orient Enstitüleri ile "ittifak içine girdiği" belirtilmişti. Bu haberlerde, kuruluşların Azınlık Hakları, Türkiye'nin iç ve dış politikası gibi konularda düzenlediği konferanslarda "bölücü içerikli konuşmalar yapıldığı" ve merkezi Almanya'da olan FIAN (Foodfirst Information Action Network-Önce Besin Bilgi Eylem Ağı) kuruluşunun Bergama köylülerinin direnişini yönlendirdiği öne sürülmüştü."
"Heinrich Böll Vakfı Türkiye Temsilcisi Fügen Uğur, Türkiye'de sekiz yıldan beri faaliyet gösterdiklerini, bu süre içinde çevre, kültür, kadın hakları, demokrasi, Türkiye-Almanya diyalogu, sivil toplumun gelişimi gibi konularda pek çok etkinlik ve proje düzenleyip, başka projelere destek olduklarını, ancak hiçbir etkinliklerinin herhangi bir yasal kovuşturmaya konu olmadığını söylüyor."
(Burada tehdit safhasına geçiliyor.)
"Heinrich Böll Vakfı Temsilcisi, Türkiye'den ve farklı ülkelerden milletvekillerinin, resmi kurum temsilcilerinin ve bilim insanlarının katıldıkları konferanslardaki açık tartışma ve diyalog ortamlarının, Türkiye'nin olumlu anlamda tanıtımına katkısı olduğuna inandıklarını vurguladığı açıklamasında, iddialarla yalnızca ortak çalışmalar yaptıkları kuruluşların değil Türkiye-Almanya ve Türkiye-Avrupa ilişkilerine de zarar verecek bir aşamaya gelinmesinden endişe duyduklarını belirtti."
"Suçlamaları asılsız olarak nitelendiren Konrad Adenauer Vakfı Türkiye Temsilcisi Dr. Wulf Schönbohm ise "ulus devletin altını oymak" iddialarını değerlendirerek, "1985 yılından beri Türkiye'de, kamuoyunda faaliyet gösteren bir vakıfın suç işlediği şimdiye kadar resmi makamlar tarafından bilinmiyorsa garipseriz, biliniyorsa ve faaliyetlerimiz durdurulmamışsa da garipseriz. Resmi makamların bilgisi varsa, bu bilgi kamuoyuna sızdırılmadan önce bizlere duyurulmalı, bizimle iletişime geçilmeliydi" diyor.

Devam edelim...Bakalım başka kimler var bu işlerin içinde...
"Alman vakıflarıyla ortak çalışmalar yürüten Sosyal Demokrasi Vakfı (SODEV) Başkanı Ercan Karakaş (şimdiki CHP Bşk yrd.), kuruluşlara yönelik iddiaları "12 Eylül sonrasında çıkan vakıf ve dernek çalışmalarını engelleyen yasalara bağlıyor:
"Avrupa Birliği (AB) ile ilişkilerimizi derinleştirdiğimiz bir süreçte Avrupa'daki ülkelerle ilişkilerimiz daha doğal bir süreç halini aldı. Vakıf ve dernek çalışmalarını kısıtlayan yasaların bir an önce değiştirilmesi gerekiyor." "
26.12.2002 tarihli Radikal gazetesi söz konusu davayla ilgili haberine şöyle başlamış (isimler açısından koyuyorum) :
"Alman vakıfları soruşturması kapsamında, 15 kişi hakkında 8'er yıldan 15'er yıla kadar ağır hapis istemiyle açılan davaya başlandı. 
Ankara 1 No'lu DGM'de görülen dava nedeniyle, DGM'de bazı önlemler 
alındı. Yerli ve yabancı basının yoğun ilgi gösterdiği davanın ilk duruşmasında, Konrad Adenauer Vakfı Türkiye Temsilcisi Wulf Schonbohm ve yardımcısı Dirk Tröndle, Heinrich Böll Vakfı Türkiye Temsilcisi Figen Fatma Uğur, Frederich Ebert Vakfı Türkiye Temsilcisi Hans Schumaher, Orient Enstitüsü Başkanı Claus Schönig ile yardımcıları Astrid Menz ve Börte Sagaster, eski FİAN örgütü Başkanı Petra Sauerland, eski İstanbul Barosu Başkanı Yücel Sayman, Bergama köylülerini temsil eden Oktay Konyar ve İzmir Barosu avukatlarından Senih Özay ile sanıkların sayıları 100'ü bulan avukatları hazır bulundular. 
Duruşmayı ayrıca, Ankara Barosu Başkanı Semih Güner, müzisyen Suavi, TMMOB Başkanı Kaya Güvenç, İnsan Hakları Vakfı Başkanı Yavuz Önen, bazı Alman vakıflarının üyelerinin de aralarında bulunduğu çok sayıda kişi izliyor. "
Akademisyen Kaya Güvenç mahkemeye arkadaşlarına destek olmaya gitmiş, hakkıdır tabii. (Son yerel seçimlerde HDP Ankara Belediye Bşk adayı olduğunu hatırlatalım.)
Şarkıcı Suavi'nin şarkılarını severiz. O da arkadaşların destek vermeye gitmiş. Normaldir. Asla kötülemiyoruz. (Her sol, Kürt, çevre etkinliğinde orada biter ve hep destek verir şarkılarıyla.)

Bütün bunlardan sonra aklımıza ilk gelen kim oluyor, elbette meşhur Claudia Roth...Alman Yeşiller Partisi milletvekili.

Demirtaş'ın çağrısıyla 6-7 Ekim 2014'te 50 civarında masum yurttaşımızın ölümüne neden olan olaylarla ilgili olarak 14.10.2014 tarihli Türkiye gazetesinin haberi şöyle:
"Türkiye'yi karalamak için fırsat kollayan Claudia Roth, ilk olarak Hükümet'in IŞİD'in yanında olduğunu savundu. İşte o kirli Roth: 31 Ağustos: Türkiye üzerinden IŞİD'e silah gittiğini söyledi. 5 Ekim: Almanya'nın, Türkiye'ye baskı yapmasını istedi. 6 Ekim: Diyarbakır'da HDP'lilerle görüştü. Ezidileri ziyaret etti, Kobani'ye destek istedi. Sınırda DTK ile buluştu. Ve o gece isyan başladı; ama Roth durmadı. 10 Ekim: Alman derin devletinden HDP'lilere mesaj götürdü. Türkiye'ye her gelişinde olay çıkaran Alman Federal Meclis Başkan Yardımcısı ve Yeşiller Partisi milletvekili Claudia Roth yine gündemde. Uzun zamandır 'Kürt kartı'na oynayan ve Türkiye'yi terör örgütü IŞİD'e yardım yapmakla suçlayan Alman siyasetçi, bu çerçevede geçtiğimiz hafta Diyarbakır, Mardin ve Suruç'u ziyaret etti. Gültan Kışanak, Ahmet Türk, Sırrı Sakık ve Mülkiye Birdane gibi HDP kanadının önemli isimleriyle görüşen Roth'un ziyaretiyle birlikte, tesadüf ki 34 kişinin öldüğü Kobani olayları başladı. Olayların fitilinin ateşlendiği gün Alman siyasetçi, Diyarbakır Baro Evinde onuruna verilen yemekte bulunuyordu. Olaylar sırasında halkı provoke edip, çocukları lastik yakma ve yol kapatmaya yönlendirdikleri iddiasıyla biri kadın 5 Alman'ın gözaltına alınması, “Yaşananların arkasında Alman derin devleti mi var?” sorusunu akıllara getirdi. İşte o ihtimalı güçlendiren Alman siyasetçinin o 'Roth'ası:
31 Ağustos: Claudia Roth, Türkiye üzerinden IŞİD'e silah yardımı yapıldığını iddia etti ve “NATO ülkesinin halifelik kurmak isteyen gruplara desteği kabul edilemez” dedi. Ardından Peşmergeye eğitim verilmesi gerektiğini savundu. Bir ay sonra İngiltere, Peşmergeye eğitim vermeye başladı.
4 Ekim: Roth başkanlığındaki Alman heyeti, 180 bin Kobanilinin sığındığı Şanlıurfa'nın Suruç ilçesini ziyaret etti. Roth, HDP'li vekillerden 'bilgi aldı'. Ardından çadır kentte kalanları ziyaret etti. 
5 Ekim: Roth, Türk hükümetinin geçmişte IŞİD'e göz yumduğunu öne sürdü, “Almanya'nın da bu noktada siyasi baskı uygulaması gerekiyor” dedi.
6 Ekim: Diyarbakır'a gelen Claudia Roth, HDP'li Büyükşehir Belediye Başkanı Gültan Kışanak ve yardımcısı Fırat Anlı'yı ziyaret etti. Geliş amacını 'sığınmacıların durumunu yerinde görmek' olarak açıkladı. Aynı gün, Mardin'e geçip IŞİD'den kaçan Ezidileri ziyaret etti. Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Türk ile Ağrı Belediye Başkanı Sırrı Sakık'ın ağırladığı Roth, “Kürtler acı çekiyor. Sadece bu bölgede değil, Kobani'dekiler de olmak üzere bu insanlara destek olunması gerekiyor” dedi. Claudia Roth, sonra Demokratik Toplum Kongresi (DTK)'ne ziyarette bulundu. Burada “Kürtler 3 yıldır toprakları için direniyor eminim en kısa sürede bu kirli savaş son bulacak” dedi. Diyarbakır Barosu, Alman siyasetçiye Suriçi'ndeki Baro Evinde yemek verdi. Roth, “Kobani'deki son durum konusunda görüş alış verişinde bulunuldu”. Bir gün sonra olaylar çıktı ve PKK'nın terör eylemlerine dönüştü.
7 Ekim: HDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, sokağa çıkın dedi.
8 Ekim: Alman ZDF televizyonuna konuşan Claudia Roth, “Türkiye kirli politika izliyor” açıklamasını yaptı. Erdoğan için “Onun derdi; Esad. Onun yok edilmesi gerektiğini söylüyor. Böylece Sünni liderliği elinde tutmak istiyor. Bir yandan biz Kürtler için her şeyi yapıyoruz diyorlar, diğer yandan Erdoğan 'PKK ile IŞİD ile aynı' diyor. Bu bir çılgınlık” dedi.
10 Ekim: O Türkiye'yi suçladığı sırada Diyarbakır'daydı. İddiaya göre Alman derin devletinden HDP'lilere mesaj aktarmakla meşguldü.
12 Ekim: Gazeteci kılığındaki 5 Alman ajanı Diyarbakır'da gözaltına alındı. Almanlar dün serbest bırakıldı."

Claudia Roth yaklaşık on gün evvel twitter hesabından yaptığı çağrıda şöyle demişti: "Türkiye'de seçme ve seçilme hakkı olan tüm arkadaşlarıma: Oyunuzu HDP'ye verin. Çünkü HDP Türkiye'de özgürlüğün, adaletin, düzenin, barışın ve bağımsızlığın değerini bilen tek partidir."

2013'te Gezi olaylarına destek için olaylar esnasında Taksim Meydanına kadar gelen Roth daha sonra ülkesine döndüğünde Alman Resmi haber ajansı Deutshe Welle'ye verdiği röportajda şu ifadelerde bulunmuştu:
"“Bu hareket gücüyle birlikte zayıf noktalar da barındırıyor, tıpkı idari bir yapıya sahip olmaması gibi. Ancak sivil toplum şüphesiz, güçlü ve yaşayan demokrasi anlamına geliyor. Bundan bir kaç hafta önce İstanbul'da yapılan ‘Christopher Street Day’ Türkiye'de şimdiye kadar yapılmış en büyük eşcinsellere destek yürüyüşüydü. Çünkü demokrasiye ve eşitliğe inanan herkes oradaydı, kadınlar, çevreciler, basın ve düşünce özgürlüğünü savunanlar, gençler. Yani ideolojik olarak sınıflandırılamayacak, demokratik bir bilincin, güçlü bir sivil toplumun tezahürünü gördük. Desteğe gelince elbette destekliyoruz. Türkiye'deki Yeşiller Partisi'ni, yeni oluşumu, Yeşiller Partisi ve Türkiye'deki ÖDP'nin birleşmesini destekliyoruz.”
Devam edelim...

Devrimci Karargah örgütünü hatırlarsınız. Kurucusu Serdar Kaya ve Hakan Etyemez. Nürnberg'te lojistik-kargo işi yapıyorlar, Alman ticaret siciline kayıtlı şirketleri var. Bu kişiler, 2008’de Bostancı'daki çatışmada ölen Orhan Yılmazkaya ve şu anda ismini vermek istemediğim bir kaç kişiyle birlikte Devrimci Karargah adlı örgütü kurup önce Selimiye'deki birinci orduya, ardından AKP İstanbul İl Bşk'lığına bombalı saldırılar düzenletmişlerdi. Örgüt militanlarının Kandil'de eğitim aldıklarını youtube sitesine koydukları videolardan öğrenmiştik. (Orhan Yılmazkaya’nın Daçka’lı videosu kolayca bulunabilir.)

Serdar Kaya benim de avukatlığını yaptığım ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin anayasal düzenini silah zoruyla yıkmaya teşebbüsten tek başına müebbet cezaya çarptırılan Sarp Kuray'ın yargılandığı davada iki numaralı sanıktır. 16 Haziran örgütünün 1987-1990 yılları arasında yaptığı kırk altı vahamet arz eden silahlı eylemin faili ve azmettiricisi olarak yakalanan Serdar Kaya ve örgüt hiyerarşisinde onun altında yer alan Hakan Etyemez eylemlerde ölümler olmasına rağmen mahkemece bir buçuk yıl tutukluluktan sonra serbest bırakılmışlardır. Sarp Kuray'ın onbir yıllık mültecilik hayatına son verip Türkiyeye dönme sebebi de bu tahliyelerdir. Sarp Kuray şu an müebbet cezanın infazını çekmekte olduğu davaya hep katılarak hiç kaçmamış, ancak bu şahıslar bir daha asla bulunamamıştır.
Öyle mi acaba?

Evet katıldığım dava dosyasındaki Emniyet istihbarat raporunda Serdar Kaya'nın yıllardır yakalanamadığı yazıyordu. Bir akşam eski bir arkadaşım aradı, heyecanlıydı, A Haber ana bültenini seyretmemi istedi. Hemen açtım. Karşımızda kırmızı bültenle aranıp bir türlü bulunamayan  Devrimci Karagah adlı örgütün lideri Serdar Kaya vardı. Sabah gazetesi muhabirleri onu Almanya'nın Nürnberg şehrinde bulmuşlardı ve sokakta yürürken sorular sorar haldeydiler, o ise hiç cevap vermeden uzaklaşmaya çalışıyordu.17.10.2013 günlü Sabah gazetesi şöyle yazıyordu: "Son dönemde ortaya çıkan en gizemli ve önemli terör örgütü olan Devrimci Karargâh'ın Almanya'da yaşayan lideri 'Adnan' kod adlı Serdar Kaya'yı ilk kez SABAH görüntüledi. Bugüne kadar Türk basınında tek bir kare bile fotoğrafı yer almayan Kaya, uzun soluklu bir araştırma sonucunda kendisini bulan Özel İstihbarat Müdürümüz Abdurrahman Şimşek ile muhabirimiz İbrahim Evrim Ayral'ı Berlin'de karşısında görünce şaşırdı, heyecanını gizleyemedi. Görüntülenmemek için sağa sola kaçmaya çalıştı, ancak görüşmenin her ânı foto muhabirimiz Serkan Bayraktar tarafından görüntülendi. Serdar Kaya, İnterpol tarafından difüzyon kararı ile arandığı halde Almanya'da elini kolunu sallayarak dolaşıyor. SABAH'ın bile kendi imkânlarıyla bulduğu Kaya'yı Alman güvenlik birimlerinin bulamaması olanak dışı. Bu da Kaya'nın Alman makamları tarafından korunduğunu gösteriyor." Bu haberin detaylarını mahkemeye bildirdim, ancak sözde BAĞIMSIZ VE TARAFSIZ HAKİMLERİMİZ Nürnberg'de faaliyet gösterdikleri adresleri MİT'e ya da İnterpole bildirme gereği duymadılar! Bulunamaycakları gerekçesiyle taleplerimi reddedip Sarp Kuray’ın kalemini kırdılar.

Daha ilgincini söyleyelim; söz konusu 16 Haziran örgütünün Bekaa kamp sorumlusu olan kişinin adı sanık ya da tanık olarak (ispiyonculuk yapmamak adına ismini vermiyorum) ne davada ne iddianamede geçiyor. Ancak bu kişi Türkiye'ye döndüğü günden beri DTP, BDP, HDP adlı partilerin İstanbul Başkanlığından tutun, merkez yürütme kurulu üyeliği ve parti meclisi üyeliğine kadar üst düzey görevler üstlenmiş biridir.
Peki o halde Sarp Kuray açısından tek başına yargılanmasına rağmen beraatle başlayıp müebbete kadar getirilen, yukarıda saydığım isimlerin bulunamamaları sebebiyle davada yer almadığı 16 haziran davasının örgütü davasının amacı neydi?

Açıklayalım;
23.10.2004 tarihli Vatan gazetesi ilginç bir haber geçmişti: "Eski DEP'lilere parti kurma emri veren Öcalan'dan isim önerisi de geldi: Sarp Kuray. Apo'nun "Sarp'ın zamanıdır" sözleri üzerine Kuray’la temasa geçildi."
İşte mesele burada düğümlenmektedir. Almanya'nın kontrolündeki yapı yahut direkt olarak Almanya istihabratı kurulacak partide Ertuğrul Kürkçü'leri, Levent Tüzel'leri istemekteydi.Yani malum AB ve Alman vakıflarıyla içli dışlı olan solcu beylerle... Türkiye soluyla buluşturulacak Kürt Siyasal hareketinin üstelik önderimiz diye yere göğe sığdıramadığı Abdullah Öcalan Türkiye solundan en uygun kişinin Sarp Kuray olabileceğini, temasa geçilmesi gerektiğini söylemiş, avukatı Doğan Erbaş talimatı yerine getirerek temasa geçmiş, bunun üzerine çözüme katkı sunmak adına ricayı kabul eden Sarp Kuray DTH (demokratik toplum hareketi) toplantısına gitmiş, ancak hepinizin tanıdığı meşhur sivil Kürt politikacılardan bir merhaba bile görmemiş ve refüze edilmiştir. Dikkat edin, sene 2004'ün sonu. Dedik ya; önder diye yere göğe sığdırılamayan Abdullah Öcalan'ın sivil parti ile ilgili isteği başlamadan yok edilmiştir ve eş zamanlı olarak Sarp Kuray'ın örgüt üyeliğinden yargılama aşamasında olan davası yargıtay bozmalarıyla müebbet hapse kadar yükseltilmiştir. Söz konusu fahiş hukuksuzluğu yaratan daire Yargıtay 9.Ceza Dairesi olup bu daire 08.01.2015 tarihli Sabah gazetesi haberine göre dağıtıldı. Haberin başlangıç kısmı şöyleydi:
"Yargıtay'da Paralel çetenin etkisini ortadan kaldırmak için yapılan yasa değişikliğinden sonra kuruma 144 yeni üye atanmış ve 8 yeni daire oluşturulmuştu. Yasadan sonra, Yargıtay'daki işbölümü ve üye dağılımını da değiştirme yetkisi bulunan Başkanlık Kurulu da yeniden seçilmişti. Yargıtay Başkanlık Kurulu seçiminden sonraki ilk toplantısında, yeni üyelerin hangi dairelere verileceğini, dairelerin bakmakta olduğu dava türlerinin değiştirilip değiştirilmeyeceğini görüştü. Başkanlık Kurulu'nun özellikle anayasal düzene karşı işlenen suçların temyiz incelemesini yapmakta olan ve Balyoz ile Devrimci Karargah davalarının kararlarını onayan 9'uncu Ceza Dairesi üzerinde nasıl bir tasarrufta bulunacağı merak konusu olmuştu. Taslağa göre "daire başkanları yerinde kalsın" kararı Yargıtay'ın bu kritik dairesinde istisnaya uğrayacak. Dairenin başkanı da dahil olmak üzere tüm üyeleriyle değiştirilecek."

New York, Washington, Pensilvanya, Nürnberg, Hamburg, Berlin, İstanbul, Ankara, Tel Aviv paraleller, gladio, PKK, HDP, CHP...
Bütün bu bilgilere ve açıklamalarımıza KOMPLOCULUK eleştirisi getiren arkadaşlar ister araştırır, okur ve öğrenirler ya da tam tersini yapıp at gözlüğüyle bakmaya devam ederler.

Şimdi anlaşılıyor mu acaba Selahattin Demirtaş'a ve HDP'ye olan bakışımız?
Bitmedi...
Kendi ayaklarıyla Afganistan'daki görevinden ifade vermeye gelip gelir gelmez apar topar tutuklanan ve denilene göre cezaevinde spor yaparken vefat eden (inanırsan) MİT görevlisi Kaşif Kozinoğlu'nun el yazmalarına yer verelim mi?
MİT Asya Bölgesi Başmüşaviri Kâşif Kozinoğlu, el yazılarında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile ilgili çok çarpıcı bir iddia ortaya atmıştı.

Kozinoğlu’nun iddiası şöyle:
“Almanya anılan belgelerin bir kısmını bizzat Almanya’ya giden CHP lideri olmayan Kemal Kılıçdaroğlu’na iletmiştir. Yani Kılıçdaroğlu Almanya’ya gittiğinde BND mensupları ile görüşmüştür. (BND’nin ağzından bizzat) Alman Gizli Servisi, Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanı olmasını desteklemiştir. Ayrıca, Deniz Feneri’nin Türkiye’deki mahkeme safahatını yakın takibe almıştır.” (-Ergün Gedek-Kaşif Kozinoğlu'nun mezara götüremediği sırlar-Kendi el yazmaları adlı kitaptan)
Deniz Baykal kasetle tasfiye ediliyor ve yerine son bir sene boyunca eline belge verilerek parlatılan ve TEMİZ TOPLUM savunucusu olarak lanse edilen Kemal Kılıçdaroğlu getiriliyordu. Evet getiriliyordu, çünkü tek aday olarak kongreye çıkmıştır. Yarıştırılmadan koltuğa oturtulmuştur. Bu olay CHP'nin 17-25 Aralığıdır. AKP'ninkinden tek farkı bunun başarıyla sonuçlandırılmasıdır.

Yukarıda açıkladığımız üzere Bianet adlı haber ağının destekçisi Dünya'ca ünlü spekülatör Soros'un ülkemizde koltuk çıktığı bir başka kuruluş olan TESEV'in 183 no.lu kurucu üyesidir Kemal Kılıçdaroğlu. Hala olağan karşılayanlar çıkabilir. 
Ancak olağan değildir ! Olağanüstüdür !
Stockholm merkezli Silk and Road enstitüsü (ABD'deki John Hopkins Üni.ne bağlı) Baykal'a yapılan kaset darbesinden iki yıl önce 2008'de Svante E.Cornell ve Halil Magnus Karavelli imzalı bir rapor yayınlamıştır. O raporda AKP İslamist çizgiye geri döndüğü takdirde Türkiye'deki muhalefetin dizaynına yönelik ihtimallerin en can alıcı kısmı şu şekilde ifade edilmiştir: "Laiklik bazlı muhalefet yapan Kemalist CHP yönetiminin değiştirilip yerine Kemal Kılıçdaroğlu başkanlığında yeni bir CHP oluşturulması gerektiği."

Sözü Emin Pazarcı'nın 24.11.2011 tarihli yazısına bırakalım:
"Türk okurları, Halil Magnus Karavelli‘yi, Cumhuriyet Gazetesi‘nin 2. sayfasında yayınlanan yazılarından hatırlayabilirler.
Karavelli, İsveç‘te bir gazetenin de başyazarı. Enstitü‘nün İsveç‘teki Türkiye çalışmalarını O yönetiyor.
Svante E. Cornell ismine ise, İsrail‘de yayınlanan sağ eğilimli The Jerusalem Post Gazetesi‘nde sıkça rastlamak mümkün.
İlginçtir, zaman zaman The Jerusalem Post‘ta Halil Magnus Karavelli‘nin de yazıları yayınlanıyor.
Cornell ve Karaveli ikilisinin ortak özellikleri, İsrail‘le yakın ilişkileri.
Ekim 2008‘de yayınlanan raporda yer alan Türkiye senaryoları son derece önemli.
Raporun içinde Türkiye‘yi sarsacak öngörüler yer alıyor. Raporun 72. sayfasındaki ifadeler, aynen şöyle:“CHP‘den istifa etmeye ikna edilecek Deniz Baykal‘la, yolsuzluklar konusunda kamuoyunun dikkatini çeken Kemal Kılıçdaroğlu yer değiştirecek. CHP, yeniden Avrupa tarzı bir sosyal demokrat parti olarak ortaya çıkacak.”
O tarihte Kemal Kılıçdaroğlu, henüz çiçeği burnunda bir Grup Başkan Vekili.
Seçimler yapılmış ve ardından CHP‘ye Grup Başkan Vekili seçilmiş. Ayrıca, uzun bir CHP geçmişi yok. Örgütler üzerinde de herhangi bir etkisi bulunmuyor.
O günlerde “Baykal istifa edecek ve yerine Kılıçdaroğlu gelecek” şeklindeki bir düşüncenin akla gelmesi bile mümkün değil.
Biri çıkıp böyle bir tez ortaya atsa, o günün şartlarında siyaseti bilen herkes tarafından verilecek cevap belli:
- Hadi oradan, Kılıçdaroğlu da kim ki Baykal’ı devirip yerine oturacak!
Silkroad Enstitüsü ise, Türkiye ile ilgili senaryosunda, “Baykal istifaya ikna edilecek, yerine Kılıçdaroğlu gelecek” diyor…
Bu öngörü de aynen gerçekleşiyor!
Birileri, CHP Genel Başkanı Deniz Baykal‘ın uygunsuz kasetlerini internet sitelerine servis ediyor. Yaşanan çalkantının ardından Baykal istifaya ikna ediliyor!
Ardından da “olmaz” denilen oluyor.
Kemal Kılıçdaroğlu, CHP‘nin başına geçiyor.
Son derece ilginç değil mi? ABD‘nin 2008 Yılı‘ndaki Kemal Kılıçdaroğlu ile ilgili öngörüsü, 2010 Yılı‘nda aynıyla vaki oluyor!
Şimdi soruyorum:
- Bu kadar ilginç bir öngörü ve bu denli büyük bir tesadüf olur mu?
Devam edelim. Tesadüfler bu kadarla sınırlı değil. Silkroad Enstitüsü‘nün 2008 Yılı‘nda hazırladığı raporda,2010 Yılı‘nda gerçekleşen ve bugün CHP‘de ciddi tartışmalara yol açan bir başka kehanet daha var…
Raporda, “Yeni CHP’den” söz ediliyor!
Enstitü, Kılıçdaroğlu‘nun “Yeni CHP” dediği, CHP içindeki pek çok milletvekillinin ise, “CHP,CHP olmaktan uzaklaştırılıyor” ifadeleriyle özetlediği, partinin bugünkü yapısını da o günden görmüş!
Aynen şöyle deniliyor: “CHP, yeniden Avrupa tarzı ve merkezli bir sosyal demokrat parti olarak ortaya çıkacak.”
Rapor ortada. 2008‘de CHP ile ilgili olarak yapılan öngörüler son derece net!
Amerikan-İsveç Merkezli Enstitü, “Baykal gidecek, Kılıçdaroğlu gelecek” diyor; Kılıçdaroğlu geliyor.“Partinin yeniden düzenleneceğini” bildiriyor; “Yeni CHP” ortaya çıkıyor.
Bütün bu yaşananlar tesadüf olabilir mi?
Buyurun, cevabı siz verin ! "

Yukarıda HDP bahsinde unuttuğum bir olayı yazmadan bu yazıyı bitirmeyeyim; Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesi Türkiye'nin yeni ve parlak siyasetçisi Selahattin Demirtaş Haziran ayının ilk haftasında ilk kez Abdullah Öcalan'ı ziyarete gitti, bir daha da asla gitmedi zaten. Hürriyet gazetesi yazarı Yalçın Doğan bu önemli ziyareti köşesine taşıdı ve Abdullah Öcalan'ın Demirtaş'ı üstelik de hakaret ederek adadan kovduğunu yazdı. Bu yazının doğruluğuna kesin olarak inanıyorum. Yalçın Doğan söz konusu bilgiyi muhakkak ki Demirtaş-Öcalan görüşmesini izleyen Mit'çilerden öğrendi. İlerde bu konuyu aydınlatacağını sanıyorum. Ancak Doğan Holding'in döneme ilişkin politik konumlanmasına uymayan bu yazı hemen internetten kaldırıldı. Çünkü Demirtaş'ın itibarı zedelenmemeliydi. Son çare olan Demirtaş ve Kılıçdaroğlu'na en üst düzey ihtimamın gösterilmesi elzemdi. Merak eden gider Hürriyetin o nüshasını Milli Kütüphanede bulup okur.

İki soru sorarak toparlayalım;
Bütün bu somut, ispatlı, belgeli gerçekleri okuyup bildikten sonra,
1) Türkiye'nin iç ve dış politikasına ilişkin görüşleriniz ne yönde değişir?
2) Reel politikadaki tutumunuz ne olur?


Av.Saygın Bedri Gider

AYDIN KİŞİNİN YERYÜZÜ EGEMENLİĞİ KARŞISINDAKİ KONUMU

Yeryüzündeki doğal kaynakların ve üretimin yüzde altmışını dünya nüfusunun yüzde beşi tüketiyor.

Bu ahlaksız gasp ve yağma düzeninin sürmesi için insanlık çok sistematize metotlarla yalanlara inandırılmış durumda. Tartışılamayan naslar haline getirilmiş bu "doğru sanılan yalanlar zinciri" paramparça edilmeden yeryüzünde kan, göz yaşı ve acılar son bulamaz.

Örneğin uluslararası hukuk ve kurumları yalan üzerine kuruludur. Idare edenler hiç bir zaman Sudan'dan, Kamboçya'dan, Pakistan'dan, Bolivya'dan çıkmazlar. Çıksalar bile yedi cetlerine kadar satın alınmış işbirlikçi kişilerdir o mevkilerde görev yapanlar.
Örneğin bankacılık, finans, borsa ve medya büyük yalanlar üzerine kuruludur. Asla halkların ortak çıkarlarına göre değil o yüzde beşlik süper mutlu azınlığın çıkarlarına göre hareket ederler. Bu sektörleri küresel çapta yönetenler de Sudan'dan, Kamboçya'dan, Pakistan'dan, Bolivya'dan çıkamazlar.
Liste uzar gider...

Demek ki yeryüzünün gerçek çelişkisi dünya nüfusunun yüzde 95'inin hakkını gasp ve talan eden yüzde 5 azınlık ile hakkı gasp edilen yüzde 95 arasındadır. Bu çelişki ortaya çıkmasın diye yaratılmış doğru olmayan DOĞRULAR, yani bilhassa sanayi çağı sonrası kurgulanan yalanlar düzeninin ipliği pazara çıkarılmadıkça ne gerçek adalet, ne gerçek özgürlük, ne gerçek demokrasi, ne gerçek mutluluk yaşanabilir.

Bu sebeple bana demokrasi, basın ve ifade özgürlüğü, hukuk diyenlere "bir saniye arkadaş" diyorum.
Hangi demokrasi, hangi basın ve ifade özgürlüğü, hangi hukuk?
Kimin demokrasisi, kimin özgürlüğü, kimin hukuku?

Siz her türlü hakları gasp ve yağma edilen dünya nüfusunun yüzde 95'inin demokrasi, özgürlük ve hukuk hakkını mı savunuyorsunuz?

Eğer öyleyse o halde yağmacı yüzde 5'in düzeni ve o düzenin bekaası için oluşturulan araçları önce teşhis sonra da deşifre edeceksiniz. Doğru diye sunulan yalanları ortaya çıkaracaksınız ve "işte" diyeceksiniz, "işte bu doğru diye size sunulan yalandır!"

Benim için aydın kişi söz konusu küresel azınlık hegemonyasının insanlığa doğru diye yutturduğu yalanları ve o yalanların sahiplerini bana gösterendir, en azından bunun için çabalayandır! 

Gerisi -feveranıyla yeri göğü inletse de- sokakta birbirine kızkaçıran atanlardan farksız geliyor bana.

7 Haziran 2015 Pazar

Graham Fuller, Trans-atlantik hegemonya ve Türkiye

Seçimlerden önce son bir hatırlatma;
Türkiye'nin politik hayatını dizayn etme işindeki en önemli figürler hep CIA, BND, MOSSAD oldular. Bu istihbarat kurumları nasıl çalışıyor?
Apaçık! Gizlileri saklıları yok. Etkileri altindaki basın, üniversiteler, siyasal partiler, sivil toplum kuruluşları, cemaatler, şirketler ve daha bir çok alandaki algi yönetme faaliyetleri ile kamuoyu oluşturuyorlar. Yaratılan kamuoyunun baskı gücü ile ülkemiz ve Ortadoğu üzerindeki 'halklar aleyhine politikaları' meşru hale getiriliyor. Toplumsal meşruiyetin sağlanamadığı hallerde amaclarini once ekonomik ambargolarla, piyasa oyunlariyla bununla da olmazsa askeri yöntemlerle gerçekleştirme yoluna giden söz konusu Trans-Atlantik gücün ne kadar ince çalıştığını göstermek açısından bir alıntıyi paylaşıyorum: "Yeni seçimler gelir, nihayetinde AK Parti kaybeder, sonra tekrar normal bir parti çıkar. Bu en önemli başarı. Benim kişisel hissiyatım ise Türkiye’de daha çok sol hareket görmek isterdim. Çünkü bence en büyük ihtiyaç bu."

Bu sözler CIA eski Ortadoğu şefi Graham Fuller'e ait. Graham E. Fuller ABD Merkezi Haberalma Teşkilatı’nın (CIA) eski Türkiye ve Ortadoğu İstasyon Şefi olarak görev yaptı. Almanya, Türkiye, Lübnan, Suudi Arabistan, Yemen, Afganistan gibi ülkelerde çalıştı. CIA’de Ulusal İstihbarat Konseyi Başkan Yardımcılığı’ndan emekli oldu. ABD hükümetine milli güvenlik konularıyla ilgili strateji üreten Rand Corporation adlı düşünce kuruluşunda danışman olarak çalıştı.
Fuller ABD'nin ve NATO'nun ulkemiz üzerinde en büyük ameliyatlari yapan görevlisi George Harris'ten aldığı bayrağı Paul Henze ile birlikte başarıyla taşımıştır.
Bu karanlık operasyonel ekibin en büyük eseri Fethullah Gülen cemaatidir. Ilımlı islam tezini ihdas ederek, dinde hoşgörü söylemini ön plana çıkartarak müslüman ülkelerde kendileri aleyhine gelişebilecek muhalif hareketleri parlamadan söndürmeyi hedeflemislerdir.

Çok başarılı oldukları kesindir.
Ancak Türkiye'de son beş yılda yaşanan gelişmeler gösteriyor ki ilk kez zorlanmaktadirlar. Bunu The Economist, Wall Street Journal, New York Times, The Guardian, Die Welt, Bild gibi yabancı basına bakınca çok net görüyoruz. Mit tırları üzerinden ülke yönetimini sıkıştırmaya çalışarak secim oncesi son kurşunlarini sıktılar. Bu kurşunun sıkılmasına "Terorizme veya vahşi Işid'e destek" iddiasıyla yardım edenler, diger deyisle Cia'nin yukardaki izahim üzere tetikciligini yapan F tipi orgut ve Can Dundar gibi basindaki algi yoneticisi gorevliler ornegin otuz senedir silahlı mücadele yürüten PKK'nın silahi nereden bulduğunu sormamaktadir.

Mit tırlarının fotoğrafını yayınlayan eskinin Kemalist, devletçi, Türkçü, milliyetçi sol gazetesi Cumhuriyet geçen hafta Kandil'de yıllarca "terörist köpekler" diye aleyhinde yayın yaptığı Pkk şefiyle röportaj yaptı. Neden kimsenin aklına Cumhuriyet gazetesinin Kandil'e nasil gittiği, Pkk'nin gecmiste yillar boyu kendisine kufreden bu gazeteyi nicin ve nasil kabul ettigi sorusu gelmiyor? Daha ileri gidiyorum; neden kimsenin aklına PKK'nın ekolojik hassasiyetini ön plana koyan Cumhuriyet muhabirinin Cemil Bayik'a sormadıgi soruları 'sormama sebebi' gelmiyor? Mit tırlarının fotoğraflarını yayinlayan anti-militer ve terörizm karşıtı bir gazetenin temsilcisi olarak Kandil'de soz konusu röportajı yapan ben olsam Pkk şefine binlerce mayın, ucaksavar, rpg füzesi, roket, radar, telsiz ve tüfeğin Pkk'ya nasıl, hangi yollarla ve hangi ülkelerden geldiğini sorardim. Mit tirlarini yayinlayan Cumhuriyet gazetesi sormamıştir. Unutmuş olabilir mi?

Yazinin basina donelim, Graham Fuller ne demişti?
"Yeni seçimler gelir, nihayetinde AK Parti kaybeder, sonra tekrar normal bir parti çıkar. Bu en önemli başarı. Benim kişisel hissiyatım ise Türkiye’de daha çok sol hareket görmek isterdim. Çünkü bence en büyük ihtiyaç bu."
Bu paragrafı kelime kelime deşmek isterim ama sadece en büyük ihtiyaç dediği sol hareketin gelişmesi istegine değinelim. Sol düşüncenin birinci maddesi anti emperyalist olmak, Bati ve yerli isbirlikcilerince somurulen halkları önce bu ağır sömürüden kurtarmaktir. Demek ki Fuller'in bahsettiği sol bu değil. Kendi ayağına sikacak değil ya yılların tilkisi. Peki Fuller'in bahsettiği sol kim, ne?

Arkadaşlar üzülerek söylüyorum ki bu sol gördüğüm kadariyla Chp ve Hdp'dir. Fuller'in ihtiyacını duyduğu SOL tek bir parti tarafından hayata geçirilemez. Çünkü ulkemizdeki sol taban buna musait değildir. 12 Eylül öncesinde sonradan kendi amaclarina uygun bir taban yaratmak için attıkları tohumlara yani geçmişin sol içindeki ideolojik kavgalarına bakan ve anlayan beni teyit edecektir. (Kaset darbesiyle yaratılan Türk partisi yeni Chp ve Doğan medya- Tusiad-F tipi destekli yeni Kürt partisi yeni Hdp. The Economist dergisinin 2011 seçimlerinde Chp'yi bugünkü seçimlerde ise Hdp'yi desteklemesi zaten durumu izah ediyor.)

George Harris, Paul Henze ve Graham Fuller'in öğrencilerini elbette takdir ediyoruz, iyi çalışıyorlar. Fakat bir şeyi yanlış hesap ediyorlar; Türkiye halkı kendisine dışardan saldırı olduğunu hissettiğinde aile içi kavgayı durdurup hemen bir araya gelir. Aynı şeyi Graham Fuller'in ulkemizde ihtiyacını duyduğu solu oluşturanlara da söylüyoruz ve Chp ile Hdp'ye gönül veren insanlarımızı ikaz ediyoruz.
Türkiye tarihi bir virajdadir; kendisiyle, maruz kaldigi saldirilar ve yalanlarla yüzleşmektedir. Bu yazıyı seçim gününe şerh düşmek istememin nedeni secim sonrasi çıkacak sonuçlar ve yaşanacak politik süreçlerdeki ihtimallere binaen yurttaşlık görevi olarak saydığım UYARI vazifemi yerine getirmektir.

4 Haziran 2015 Perşembe

TÜRKİYE ÜZERİNDEKİ BÜYÜK OPERASYONDA SON PERDE - SAFLAŞMANIN MEKANİĞİ


"Yabancı sermaye sorunu, kendilerini bir kısır döngü içinde bulan Türk liderlerini düşündürmeye devam etmektedir. Bağımsızlığını ve Türklerin deyimiyle 'ulusal bütünlüğü' koruması için, ülkenin zengin doğal kaynaklarını bir an önce geliştirmesi zorunludur. Bu ise ancak yabancıların yönetsel katkısı ve mali desteği ile gerçekleşebilir. Özellikle, büyük bir dış borç altına girilmesi, ya da yabancılara geniş ayrıcalıklar tanıyan bir poltika uygulanması, hızlı bir üretim artışı sağlayabilir. Ancak her şeyden önce Cumhuriyet yönetiminin, mutlu yanlızlık ve mutlak bağımsızlık tutkularından vazgeçmesi gerekmektedir."
(The Ekonomist dergisinin 11 Nisan 1925 tarihli nüshasından)

"Yüz yıllık kapitülasyonlar rejiminin tarihe karışmasıyla birlikte, Türkiye ile iş yapan yabancı tüccar, kendisini yepyeni koşullarla karşı karşıya bumuştur. Bu yeni koşulların en önemlilerinden biri de, geçmişte ticaret alanında etkisiz görünen yerli halkın bir kesiminin, giderek yabancı tüccarla rekabet edecek durma gelmesidir. Bu yeni koşullar altında geçen iki yıla bakmak ve mali iktisadi politikasını uygulamakta ısrarlı bir çaba gösteren Hükümet'in başarı ya da başarısızlığını ve sürekli artmakta olan yerli rekabet karşısında durumlarını korumak için enerjik bir mücadele vermekte olan yabancıların çabalarını değerlendirmek ilginç olacaktır. Hemen belirtilmelim ki tecrübe, girişimcilik ve işadamlığı yönlerinden, yabancıların çok gerisinde kalan yerli tüccar, armatör ya da banker, 'Türkiye Türklerindir' ilkesi uyarınca çıkartılan yasa ve düzenlemeler sayesinde yabancılarla rekabet eder duruma geçmektedir.

Ekonomik hayatın her dalında ve hatta tıp ve hukuk gibi serbest meslek dallarında faaliyet gösteren yabancılar, türk meslekdaşlarına uygulanmayan ciddi engellemelerle karşılaşmaktadırlar. (...) Yabancı firmaların artan sayıda eğitimsiz ve hünersiz yerli eleman kullanmaya, muhasebe ve resmi yazışmaları Türkçe sürdürmeye ve cuma günleri tatil yapmaya zorlanmaları, ticaret ve iş hayatını çığırından çıkarmaktadır. Söz konusu kararname ve düzenlemelerin, yabancıları piyasadan ve ülkeden kovmak amacıyla uygulandıklarını söylemek, belki de abartmak olacaktır. Ancak hükümetin, son derece iyi düşünülmüş, kurnazca önlemlerle ticaret ve iş olanaklarını yabancılardan Müslümanlara doğru kaydırmakta olduğu bir gerçektir."
(The Ekonomist dergisinin 7 Ağustos 1929 tarihli nüshasından.)


The economist dergisinin 1925 ve 1929 yıllarında ülkemizle ilgili yayınladığı yazılardan ikisindeki söz konusu paragrafları tekrar tekrar okumak gerek. Hem genç cumhuriyetin hangi yıllara kadar tam anlamda zaptedilemediğini göstermektedir hem bugün yaşananlara ışık değil devasa bir projektör tutmaktadır.

Konu Osmanlı imparatorluğunun gerileme ve yıkılması, 1.Dünya savaşı, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin kuruluşuyla ilgili olarak, bilhassa siyasal, askeri ve iktisadi açıdan detaylıca analiz edilmelidir, ancak biz şimdilik kısa yoldan bugüne gelelim. The economist AKP iktidarının ilk yıllarında diğer ABD ve Avrupa basınının kahir çoğunluğu gibi yeni yönetime destek çıktı. AB üyeliği çerçevesinde yapılan hamleler yere göğe konamıyordu. Fakat 2008-2009'da görülmeye başlanan ve muhtemel ki miladı daha eski olan bir kırılmanın söz konusu olduğunu yine aynı dış basının haberlerinden anlamaya başladık. The economist iktidarının ilk günlerinde Avrupa'daki demokrat hristiyanların müslüman versiyonu olarak gördüğü AKP'ye ve özel olarak Erdoğan'a -padişah kıyafetli Erdoğan fotoğrafı kapak yapılmıştı- aradan bir müddet geçtikten sonra çok sert eleştiriler yöneltmeye başlarken Türkiye halkının seçimlerdeki tavrı açısından da yeni tavsiyelere başlamıştı. Dergi 2011 yılında çok açık olarak Türkiye halkının CHP'ye oy vermesini istedi. Bu kadar açık bir müdahale hemen dikkatimi çekmişti. Uluslarüstü finans oligarşisinin yayın organı AKP'nin ilk yıllarında Türkiye'nin yeni iktidarına verdiği desteği sonradan neden geri çekmiş ve AKP karşısındaki ana muhalefeti desteklemeye başlamıştı? En basit mantıkla verilecek cevap şudur: "Demek ki ülkemizi idare edenler onların işine gelmeyen şeyler yapmışlardı." Bu çatlama ülkemizde de kendisini hemen gösterdi. AKP içinde iktidar ortağı olarak yer alan fakat devlet içindeki yapılanması 12 Eylül cuntasına hatta daha da geriye giden ve gerçek gücünü sivil ve üniformalı bu bürokratik organizasyonda bulan Fethullah Gülen örgütü elinde bulunan tüm olanaklarla Tayyip Erdoğan'a ve politikalarına savaş açıyordu.

Bu savaşın elbette ana merkez üslerinden biri Zaman gazetesidir. C.Bşklığı seçimi öncesi Malatya mitinginde bir tv programında söylediği sözler sebebiyle Tayyip Erdoğan tarafından "terbiyesiz kadın" diye deşifre/afişe edilen ABD eski Erbil Başkonsolosunun eşi Amberin Zaman The Economist dergisinin Türkiye temsilcisi ve Zaman gazetesi yazarı olup, dünkü Zaman'da yayınlanan Joost Lagendijk adlı kişinin yazısı da fotoğrafa eklendiğinde bizim açımızdan tablo çok net haldedir.

Eski Hollanda Yeşiller partisi milletvekili (Aklımıza hemen Alman Yeşiller vekili Hdp'ci Claudia Roth geliyor.) olan Lagendijk dünkü (03.06.2015) yazısında The economist dergisinin 2015 seçimlerinde Hdp'ye verdiği desteğin sebeplerini izah edip bu desteğin önemine işaret ediyor. Merak eden yazıyı Zaman'ın internet sayfasından okur. Kısaca The economist, Avrupa parlementerleri, Doğan medyası ve F tipi örgüt Hdp'nin barajı geçmesi için her türlü imkanı seferber etmiş durumda. Tek Türkiye dizilerinde faşist yaklaşımlarla Kürt düşmanlığı yapanların, Kck davalarında binlerce sivil Kürt politikacıyı cezaevlerine atanların bugün Hdp'ye sınırsız destek vermesi üzerine hep birlikte dikkatlice düşünmek gerekiyor.

Lagendijk'in yazısında en ilgimi çeken cümle ve o cümleye verdiğimiz cevapla bitirelim, bakın ne diyor çevreci ve solcu Hollanda'lı:
"Burada, kendi kendini kandırmaya dayalı trajik bir körlük söz konusu: Türkiye’nin siyasette ve medyadaki istisnasız bütün eski yabancı dostlarının Türkiye’nin doğru yöne değil, yanlış ilerlediği kanaatinde oldukları görülmüyor.
İster Avrupa veya Amerika basınındaki seçim öncesi analizleri okuyun, ister uzun zamandır Türkiye yanlısı tutumuyla bilinen siyasetçilere kulak verin, hepsi The Economist ve New York Times’ın ortaya koyduğu türden makul ve olumsuz değerlendirmeleri tekrarlıyor. Seçime sayılı günler kalmışken, dışarıdan gelen ve seçimle ilgili mevcut tutuma uygun düşmeyen dostane tavsiyelerin bir kenara itilmesi veya alaya alınması kaçınılmaz. Korkarım ki bu retçi tutum, kendisini mevcut AKP liderliğinin attığı bütün adımları savunmaya tümüyle adamış olanlar varken, değişmeyecek. Aynısı Erdoğan’a ve onun Yeni Türkiye’sine hâlâ inanan yaklaşık yüzde 35’lik seçmen kitlesi için de geçerli."

Biz de Batıdaki kapitalist yayılmacı güçlerin bizlere olan sevdasına (!!!) Gazi Mustafa Kemal'in 1922'de mecliste yaptığı bir konuşmadan satırlarla cevap veriyoruz ve bu cevabımız hiç değişmeyecek:
"Efendiler!
"... Hepiniz bilirsiniz ki, Avrupa’nın en önemli devletleri, Türkiye'nin zararıyla, Türkiye'nin gerilemesiyle ortaya çıkmışlardır. Bugün bütün dünyayı etkileyen, milletimizin hayatını ve ülkemizi tehdit altında bulunduran en güçlü gelişmeler, Türkiye'nin zararıyla gerçekleşmiştir. Eğer güçlü bir Türkiye varlığını sürdürseydi, denebilir ki İngiltere’nin bugünkü siyaseti var olmayacaktı. Türkiye, Viyana'dan sonra Buda-Peşte’de ve Belgrat'ta yenilmeseydi, Avusturya/Macaristan siyasetinin sözü edilmeyecekti. Fransa, İtalya, Almanya'da, ayni kaynaktan esinlenerek hayat ve siyasetlerini geliştirmişler ve güçlendirmişlerdir...."

"... Bir şeyin zararıyla, bir şeyin yok olmasıyla yükselen şeyler, elbette, o şeylerden zarar görmüş olanı alçaltır. Gerçekten de Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve uygarlaşmasına karşılık, Türkiye gerilemiş, düştükçe düşmüştür. Türkiye'yi yok etmeye girişenler, Türkiye'nin ortadan kaldırılmasında çıkar ve hayat görenler, zararlı olmaktan çıkmışlar, aralarında çıkarları paylaşarak, birleşmiş ve ittifak etmişlerdir. Ve bunun sonucu olarak, birçok zekalar, duygular, fikirler, Türkiye'nin yok edilmesi noktasında yoğunlaştırılmıştır. Ve bu yoğunlaşma, yüzyıllar geçtikçe oluşan kuşaklarda, adeta tahrip edici bir gelenek biçimine dönüşmüştür. Ve bu geleneğin, Türkiye'nin hayatına ve varlığına aralıksız uygulanması sonucunda, nihayet Türkiye'yi ıslah etmek, Türkiye'yi uygarlaştırmak gibi birtakım bahanelerle, Türkiye'nin iç hayatına, iç yönetimine işlemiş ve sızmışlardır. Böyle elverişli bir zemin hazırlamak güç ve kuvvetini elde etmişlerdir…"

"...Oysa güç ve kuvvet, Türkiye'de ve Türkiye halkında olan gelişme cevherine, zehirli ve yakıcı bir sıvı katmıştır. Bunun etkisi altında kalarak, milletin en çok da yöneticilerin zihinleri tamamen bozulmuştur. Artık durumu düzeltmek, hayat bulmak, insan olmak için, mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün isleri Avrupa’nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi birtakım zihniyetler ortaya çıktı.
Oysa hangi istiklâl vardır ki yabancıların nasihatleriyle, yabancıların plânlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir. Tarihte, böyle bir olay yaratmaya kalkışanlar, zehirli sonuçlarla karsılaşmışlardır. İste Türkiye de, bu yanlış zihniyetle sakat olan bazı yöneticiler yüzünden, her saat, her gün, her yüzyıl, biraz daha çok gerilemiş, daha çok düşmüştür…"

"...Bu düşüş, bu alçalış, yalnız maddi şeylerde olsaydı, hiçbir önemi yoktu. Ne yazık ki Türkiye ve Türk halkı, ahlâk bakımından da düşüyor. Durum incelenirse görülür ki, Türkiye Doğu 'maneviyatı’yla sona eren bir yol üzerinde bulunuyordu. Doğu’yla Batı’nın birleştiği yerde bulunduğumuz, Batı’ya yaklaştığımızı zannettiğimiz takdirde, asil mayamız olan Doğu 'maneviyatı’ndan tamamıyla soyutlanıyoruz. Hiç şüphesizdir ki bu büyük memleketi, bu milleti, çöküntü ve yok olma çıkmazına itmekten başka, bir sonuç beklenemez ..."

"... Bu düşüsün çıkış noktası korkuyla, acizle başlamıştır. Türkiye'nin, Türk halkının nasılsa başına geçmiş olan birtakım insanlar, galip düşmanlar karşısında, susmaya mahkûmmuş gibi, Türkiye'yi âtıl ve çekingen bir halde tutuyorlardı. Memleketin ve milletin çıkarlarının gerektiğini yapmakta korkak ve mütereddit idiler. Türkiye'de fikir adamları, adeta kendi kendilerine hakaret ediyorlardı. Diyorlardı ki "Biz adam değiliz ve olamayız. Kendi kendimize adam olmamıza ihtimal yoktur..." Bizim canımızı, tarihimizi, varlığımızı bize düşman olan, düşman olduğundan hiç şüphe edilmeyen Avrupalılara, kayıtsız şartsız bırakmak istiyorlardı. “…Onlar bizi idare etsin…” diyorlardı."
“...Bilelim ki, ulusal benliğini bilmeyen uluslar, başka uluslara yem olurlar…"

Mustafa Kemal Atatürk -1922 (Meclis Konuşması)"

25 Nisan 2015 Cumartesi

1915 OLAYLARI BAĞLAMINDA WASHİNGTON POST'TAN ÜLKEMİZE UZANAN İŞBİRLİKÇİLİK

Washington Post gazetesinin baş yazarı DAVİD İGNATİUS...
(Baştan söyleyelim; meğer bu önemli gazeteci 1903'da Harput'tan ABD'ye göçen Ermeni bir ailenin çocuğuymuş.)
Kim olduğunu hatırlayalım: 
1) Bundan altı yıl önce Davos buluşmasında Tayyip Erdoğan ile Şimon Peres'in tartıştığı oturumu yönetmiş ve Şimon Peres'e yirmi dakika konuşma süresi vermesine rağmen Tayyip Erdoğan'ın konuşmasını beşinci dakikada keserek toplantıyı bitirmek istemişti. Meşhur 'ONE MİNUTE' vakası...
2) Aynı İgnatius 17.03.2013 günlü baş yazısında Mit Müsteşarı Hakan Fidan'ın Mossad için çalışan 10 İranlı ajanı Tahran'a ihbar ettiğini yazdı ve israil-Türkiye ilişkilerinin bu sebeple tamir edilemeyecek düzeyde bozulduğunu duyurdu.
Washington Post yazarı, İsrail'in Mavi Marmara olayıyla ilgili özür dilememekteki inadının arkasında da söz konusu olayın olabileceğini öne sürdü.
Ignatius'a konuşan üst düzey İsraillilere göre, özüre rağmen Erdoğan'la gerginlik sürüyor. MİT Müsterşarı Hakan Fidan da Tahran'la yakın ilişkileri nedeniyle İsrail'deki istihbarat kurumları tarafından şüpheli görülüyor.
Hatta yıllar önce İsrailli istihbaratçılar CIA'deki mevkidaşlarına Fidan için, "İran istihbaratının Ankara büro şefi" yakıştırmasını yaptı.
3) Bu yazıdan yedi ay sonra 10.10.2013'te Wall Street Journal Washington muhabiri Adam Entous ile İstanbul muhabiri Joe Parkinson'ın imzasını taşıyan haberden öne çıkan ifadeler şöyleydi:
- Mayısta, Türk Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, en yakın iki danışmanıyla birlikte Oval Ofis'te bir toplantıya katıldı. Obama, her zamankinden daha açık sözlü bir mesaj verdi: ABD Türkiye'nin Suriye'ye ayrım gözetmeden silah ve savaşçı akışına izin verdiğine inanıyor ve zaman zaman bunlar aralarında Batı karşıtı cihatçılar da olan yanlış isyancıların ellerine geçiyor. Erdoğan'ın yanında ABD'nin rahatsızlığının odağındaki kişi ve Suriye'de isyancılara kaynak sağlama ve Esad'ı devirme çabalarının ardındaki itici güç Hakan Fidan oturuyordu.
- Arap Baharı ayaklanmalarının ardından, Ortadoğu'nun dışında pek tanınan bir isim olmayan Fidan, müttefik Türkiye'nin çıkarlarını zaman zaman ABD'nin çıkarlarının aksine yönelmesine neden olan bölgesel güvenlik stratejisinin en önemli mimarlarından biri olarak öne çıktı. Geçmişte ABD'nin Türkiye ve Irak Büyükelçisi olarak görev yapan James Jeffrey, "Hakan Fidan yeni Ortadoğu'nun yüzü. Onunla işbirliği yapmalıyız çünkü işleri halledebiliyor. Ancak ABD'nin gözü kapalı dostu olduğunu da düşünmemeliyiz çünkü değil" dedi.
- Üst düzey ABD'li yetkililer, Fidan'ın üç yıl önce ABD ve İsrail tarafından toplanan hassas bir istihbaratı İran'a verip Türkiye'nin müttefiklerini rahatsız ettiği dönemde kaygıların arttığını ifade ediyor. Daha yakın zamanda ise Türkiye'nin Fidan tarafından yürütülen Suriye yaklaşımı ABD'yle anlaşmazlığa neden oldu. İki ülke de Esad'ın gitmesini istiyor. Ancak Türk yetkililer Amerikalılara uluslararası bir silahlandırma girişimini en iyi yol olarak gördüklerini söylediler.
4) Evet...Bu meşhur gazeteci 23.04.2015 günü, yani iki gün evvel gazetenin başyazısında SÖZDE ERMENİ SOYKIRIMI VE TÜRKİYE'DE SOYKIRIMIN TANINMASI İÇİN YOĞUN UĞRAŞ VEREN KİŞİLERİ anlattı !!! Deyim yerindeyse bir teşekkür yazısı...
Sosyal Değişim Derneği Genel Sekreteri Levent Şensever, İnsan Hakları Derneği yöneticilerinden Ayşe Günaysu ve Anadolu Kültür organizasyonu adlı gurubun kurucusu Osman Kavala'dan söz ediyor David İgnatius yazısında. Bu kişilerin Türkiye içindeki 'SOYKIRIMIN DEVLETÇE TANINMASI FAALİYETLERİNE' övgüler düzüyor.
VE ŞÖYLE DEVAM EDİYOR: "Ben Ermeni olarak bu olay üzerinde daha çok yoğunlaşmak istiyorum. Ermeniler dünyanın başka bazı halkları gibi çok acı çekti, bu yüzden ruhları hep karanlık gölgelerle yaşayacaktır, fakat Türkiye'nin yeni kuşak aktivistlerinin bu mücadelesinde ışığı gördüm."
DAVOS'TAN ERMENİ SOYKIRIMI TEZLERİNE DAVİD İGNATİUS VE İGNATİUS'UN ÖVGÜYLE BAHSETTİĞİ ÜLKEMİZDEKİ İŞBİRLİKÇİLERİN HİKAYESİNİ İLERDE DAHA DA DERİNLEŞTİREREK ANLATACAĞIZ.
ŞİMON PERES, DAVİD İGNATİUS, WASHİNGTON POST, 1915 OLAYLARI VE ÜLKEMİZDE FAALİYET GÖSTEREN BAZI ŞER ODAKLARINI YAN YANA GETİREN DİNAMİKLERİ HEP BERABER DAHA NET GÖRECEĞİZ.
23.04.2015 GÜNLÜ CUMHURİYET GAZETESİNDE SÖZDE SOYKIRIMIN TANINMASI İÇİN BİR YAZI YAZAN AHMET İNSEL GİBİ AKADEMİK YÜZLERİN KİME, NEYE HİZMET ETTİKLERİNİ BİLİYORUZ; 90 YILDIR SERT, UZLAŞMAZ VE SAKAT BİR ULUSALCILIK POLİTİKASI GÜDEN CUMHURİYET GAZETESİNİN O ÇİZGİDEN ERMENİ SOYKIRIMCILIĞINI MERKEZE ALAN BUGÜNKÜ ÇİZGİYE GELİŞİNİN TESADÜFİ OLMADIĞINI BİLİYORUZ !!!
DOGMATİK VE AKIL DIŞI ANTİ-ERDOĞAN'CILIK NELER KADİR DEĞİL Mİ?
BU ANLAYIŞ 90 YILLIK TÜRK ULUSALCISI CUMHURİYET GAZETESİNİ SOYKIRIMCI YAPIYOR !
BU ANLAYIŞ ALTMIŞ YILDIR "TÜRKİYE TÜRKLERİNDİR" DİYEREK İLKEL MİLLİYETÇİLİK YAPAN, HALKIMIZI AYRIŞTIRIP DÜŞMANLAŞTIRAN, AHMET KAYA'YI KÜRTÇE ŞARKI SÖYLEDİĞİ İÇİN LİNÇ EDEN HÜRRİYET GAZETESİNİ "ERMENİ SOYKIRIMI TANINMALIDIR." DİYEN KÜRT LİDER SELAHATTİN DEMİRTAŞ'IN PROPAGANDA ORGANI YAPIYOR !
İPİN UCUNUN NERELERE GİTTİĞİ ÇOK NETTİR.
SÖZ KONUSU HÜRRİYET GAZETESİ VE GÜNLERDİR ERMENİ SOYKIRIMCLIĞININ SESİ HALİNE GELEN CNN TÜRK TELEVİZYONU SAHİBİ AYDIN DOĞAN VASITASIYLA TÜSİAD'IN KAPSAMA ALANINDA OLDUĞUNA GÖRE, DAVİD İGNATİUS'TAN ÜLKEMİZE UZANAN İŞBİRLİKÇİLİĞİ GÖRMEMEK İÇİN KÖR OLMAK GEREKİR.

4 Mart 2015 Çarşamba

MÜSLÜM GÜRSES -ölüm yıldönümü için kısa bir yazı-

Öncelikle hala doğru düzgün bir Müslüm Gürses yazısı yazılmadı, anlatısı yapılmadı kanaatindeyim. Anadolu'dan büyük kentlere göç eden, buralarda ağır şartlar altında çalışan, kentlerin merkezine uzak dağlık taşlık yerlerde kent-köy melezi haline getirilen gecekondular inşa ederek çeşmeli köy yaşantısını büyük şehirlerde yaşamaya mecbur kalmış toplumun en dibindeki en geniş yığınların tevekkül aracı oldu Müslüm abimizin şarkıları. 


Bu konunun sosyo-ekonomik ve sosyo-psikolojik tahliline şimdilik girmeyeceğim. Ancak bu tahlili önümde yazılacaklar listesinde üst sıralara koyuyorum. 
Müslüm babanın son yıllarında piyasacı popüler tacirliğin ve entel-aydın suretlerinin sevgilisi haline gelmesi olayın başka bir boyutunu da gözden kaçırıyor. Müslüm Gürses'in "kendi" olarak duruşunu, varlığını...
Aslında Müslüm abimizin bilhassa "kendi" olarak itirazı vardı. İtiraz eden bir adamdı, sukunetiyle, vakarıyla. Boynu büküktü ama yanlışa ve onursuzluğa karşı başı eğilmez biçimde dik bir derviş gibiydi o.
Çocukluktan itibaren bitmek bilmeyen sıkıntılarının kucağında gelmişti sahnelere. “Bu hayatın acısını çekmek için geldik, çekeceğiz.” diyebilen bir zihindeki anaforları ve direnci düşünebiliyor musunuz? 


Dışlanmış, yalnız kalmış, kendinden yirmibir yaş büyük olan ve dönemin tüccar zihniyetince "bir sinema aktristi eskisi" olarak görülen Muhterem Nur'u hayatının merkezine koyarak ve o hayatı hiç göstermeyerek bile itiraz ediyordu düzene, bozulan insan ilişkilerine, egemen kılınmak istenen kültüre, anlayışa...

İşte biz kendimizi o itirazın yanında, onunla el ele, omuz omuza bulduk hep. Aklımızda, fikrimizde, kalbimizde kopan fırtınaların arkasında bu gerçeklik vardır. İdeolojik olarak da, felsefi olarak da bu gerçeğin bizi motive eden dinamik olduğu anlaşılırsa politik duruşumuz ve memlekete yönelik niyet, amaç ve kaygılarımızın nerelerden kök aldığı da daha iyi görülür.

Müslüm babayla iki anım var.
İlki gece ikide acilen Bodrum'a uçarken havaalanının tuvaletindeki karşılaşma... Sıkışık vaziyette tuvalete koşuyorum...Havaalanı bomboş...Tuvaletten girince karşıma Müslüm abi çıkıyor. Onu aynaya bakarken buluyorum. Selam vermeden kabine giriyorum. Çıkınca görüyorum ki hala orda, kendine bakmaya devma ediyor. Belli ki kafası iyi...Elimi yıkarken "selamunaleyküm abi" diyorum. "Eyvallah kardeş" diyor..."Abi iyi misin" diyorum..."Çok şükür kardeş, nolsun işte" diyor. "Allah iyilik versin abi" deyip çıkıyorum, "yolun açık olsun abicim" diyor peşimden, dönüp el sallıyorum...
İkincisi yine bir gece yarısı karşılaşması...
En az beş altı yıl olmuştur. Evde çalışıyorum...Feci açıkmışım...Yalnızım, dolap tam takır kuru bakır...Horhordaki bizim Urfalı kebapçılara gitmeye karar veriyorum.Gece üç sıraları...İçeri giriyorum, benden başkası yok. İki dakika geçmeden Müslüm abi giriyor. Yanında pejmürde kılıklı bir adam. Saç sakal birbirine girmiş. Çok ezgin bir tip...Masaya oturuyorlar, benim farkıma dahi varmıyorlar.
Bir tepsi karışık kebap geliyor önlerine...Öyle yiyorlar ki, inanamıyorum. Hiç konuşmuyorlar bile...Ben bir porsiyon kebapı bitirmeden onlar tepsiyi silip süpürüyorlar. Dört el daldıkları tepsiden ortak lokmaları ağızlarına götürüşlerindeki maddi manevi ortaklığı hayranlıkla izliyorum. Hiç eğreti gelmiyor.
Ve Müslüm abimizin yerinde başkası olsa eminim ki o kişiyle aynı tepsiden yemek yiyemez...
Sonra çaylar geliyor. Sigaralar yakılıyor. Belli ki yine kafalar iyi. Kasaya doğru yönelirken "abi iyi geceler, afiyettesiniz inşallah" diyorum. "Eyvallah kardeş, çocukluk arkadaşımla karşılaştık yıllar sonra...bu saate kaldık. Ben bu saatte dışarda olmayı sevmem aslında." diyor. Sonra arkadaşına dönüp "ama Cemal'im geceleri seviyor." diyerek tebessüm ediyor. Gülüşüyoruz...
Müslüm abi böyle biriydi işte...Çağımızın çelebi kişilerinden biriydi. 
Overlokçuların, tornacıların, kaportacıların, çöpçülerin, kamyoncuların, inşaat işçilerinin, sabahçı kahvelerinin, pavyon acılarının yoldaşı; arka sokakların sesi, kalbi olmuş Müslüm Babayı ölümünün birinci yılında sevgi ve hürmetle anıyorum. 
Nur içinde yatsın.

1 Mart 2015 Pazar

PKK'YA YÖNELİK SİLAH BIRAKMA ÇAĞRISI HAKKINDA BİR KAÇ SÖZ

Dünkü tarihi silah bırakma çağrısı ile bir dönem sona eriyor. Eğri oturup doğru konuşacağız. Kimse kimseye oyun oynamasın ve maval okumasın artık. Bu ülkede kardeşlik hukuku tekrar tesis edilecekse önce samimiyet gereklidir ve samimiyet için de önce adalete, hak bilmeye, namuslu olmaya ihtiyaç vardır. Ancak adil olanlar, hak bilirler, namuslu kişiler samimi olabilirler. Bu özelliklere sahip olmayanlar vatan ve insan sevgisine de sahip olamazlar. Adil olmayan, hak bilmeyen, namussuz bir kişiden vatan ve insan sevgisi beklemek saflıktır, hatta ahmaklıktır. Fakat bunlar da bazen yetmeyebilir. Bazı konularda duygularımızın etkisinde olmayan objektif-tarafsız bilgiler bu özellikleri tahkim etmelidir ki, meselelerde yanlışa düşülmesin. Ben bildiğimi iddia etmem hiç bir zaman. Ama bilmeye çalıştığımı, öğrenmeye gayret ettiğimi iddia ederim ve yazdıklarımın, söylediklerimin, savunduklarımın bu çerçevede düşünülmesini beklerim.

Kürt meselesi bu ülkenin şah damarına oturmuş, Türk-Kürt hepimizin canına, malına zarar vermiş; huzurumuzu, sağlığımızı, kardeşliğimizi bozmuş bir meseledir.

Adam anasından doğar okula gidene kadar sadece Kürtçe öğrenir, okula başlayınca denizden çıkmış balığa döner, tüm çocukluk kodları bir anda yerle yeksan olur...

Askere gider, aynısı...Dayakla Türkçe öğrenir, Kürdüm diyemez, herkesten fazla nöbet tutar..."Alavare dalavere, Kürt Memet nöbete" cümlesi gerçeklerden çıkmadı mı sanılıyor? Öyle bir zan varsa, inanın doğru değildir. Yıllarca böyle olagelmiştir.

İngilizlerin Musul-Kerkük için tezgahladığı -tarihi detaylara girmiyorum- olayların neticesinde; genç cumhuriyetin kendini koruma gayesiyle aldığı sert tedbirlerin kurunun yanında yaşı yakması sonucu oluşan acılar, 2.Dünya Savaşına paralel kurgulanan asimilasyon politikalarının yarattığı süreç, Nato konseptine dahil edilmiş devlet idaresinin bölgeyi kontrol altında tutmak için binlerce dönüm araziyi beş-on aileye teslim ederek Ağalık düzenini kökleştirmesi, şeyh-ağa-jandarma üçlüsünün en temel insani istekleri maddi ve manevi şiddetle bastırması, arkasından 12 Eylül'ün faşist askeri idaresi, D.Bakır Cezaevi'nde uygulanan insanlık dışı işkenceler (fiziki işkencenin yanında pislik yedirmeler, döve döve istiklal marşı okutturulması, kaba dayakla adam öldürülmesi) PKK hareketinin ilk çıkıştaki meşruiyet kaynaklarıdır. İnkar edilemez. Otuz senedir askeri yöntemlerle sonuçlandırılamaması bu anlattıklarımızı ispat ediyor zaten.

Ülkemizin jeostratejik konumu, bilhassa Kürt yurttaşlarımızın yoğun olduğu bölgelerin enerji hatları üzerinde olmasına bağlı olarak o bölgede, devletin yanlış uygulamalarıyla tetiklenen "Dünya'daki ana paylaşım savaşlarının hemen dibindeki destabilizasyon" elbette sömürgeci emperyalistlerin ellerini ovuşturarak istediği, beklediği ve hatta kışkırttığı bir durumdu. PKK, erimek bir yana güçlendikçe Almanya (bilhassa hem PKK içindeki Alevi Kürtleri hem de diğer silahlı sol örgütleri yönlendirmek istemiştir), İngiltere, İsrail, Fransa (Madam Mitterand'ı hatırlayınız) ve elbette ABD Türkiye'nin bu yumuşak karnını hep deşmek, çatışmayı el altından körükleyecek hamlelerle kendi adi emellerini işletmek istemişlerdir. 

Özellikle 1990'lı yıllardaki köy boşaltma, köy yakma ve yargısız infazlar halkımız içindeki psikolojik mesafeyi açmış, buna paralel ülkenin her yerine akan şehit askerlerin tabutları maalesef Kürt halkına yönelik öfkenin derinleşmesine sebep olmuştur.

İçinde bulunduğumuz politik yapılarda da, arkadaş sohbetlerinde de, bu ve başka sayfalarda da dilimiz döndüğünce söyledik; 1993 yılı kilit yıldır. 1993 yılında Abdullah Öcalan ateşkes ilan etmiş, devlet bu ateşkese üstü kapalı bir biçimde uymuş, Cumhurbaşkanı Özal ve Öcalan arasında gidip gelen aracılarla çatışmasızlık dönemine geçilmiştir.

Olayları takip edenler bilirler ki; o ateşkes sürecinde Öcalan kanaatimce soğuk savaş döneminin bitmesiyle de bağlantılı olarak temel demokratik açılımların yapılması halinde silahlı mücadeleyi bitireceklerini ve Batı emperyalizminin açık hedefi halindeki bu bölgede ayrı devlet kurmanın Batılı güçlere yarayacağını dile getirmiştir. YANİ TÜRKİYE'DEN BİR KÜRT DEVLETİ ÇIKARMAK TEZİ BİZZAT ABDULLAH ÖCALAN TARAFINDAN TARİHE GÖMÜLMÜŞTÜR, HEM DE 1993 YILINDA. Elbette bu gerçek dönemin hakim boyalı İstanbul basını tarafından halka iletilmemiştir. 

Kritik yıl dediğimiz 1993 yılında neler olduğunu tekrar hatırlayalım mı? Bingöl'de gerçekleşen otuz üç sivil askerimizin karanlık bir biçimde katledilmesi, Öcalan'la diyaloğa giren Turgut Özal'ın ölmesi (öldürülmesi), barışa yönelik adımları olduğu bilinen Jandarma komutanı Eşref Bitlis'in uçağının düşürülmesi, konuyla ilgili ciddi bir çalışması olduğu bilinen gazeteci Uğur Mumcu'nun yine çok karanlık bir cinayete kurban gitmesi, görevinde istifa etmiş Jitem kurucusu Cem Ersever'in infaz edilmesi, Sivas'taki Madımak katliamı, hemen üç gün sonra Başbağlar katliamı ve arkasından Genelkurmay başkanı Doğan Güreş'in komutasındaki ordunun operasyonları başlatmasıyla savaş dönemine geri dönülmesi 1993 yılının iyi anlaşılması gerektiğinin ana maddeleri olarak karşımızda duruyor.

Abdullah Öcalan'ın hiç bir Avrupa ülkesince kabul edilmeyip Kenya'ya gönderilmesi ve orada CIA görevlilerince TC görevlilerine teslim edilmesi Batı emperyalizminin onu kullanmak yerine başka dinamikleri tercih ettiğinin delilidir. Büyük güçler barışan Kürtler yerine çatışan Kürtler'in varlığını amaçlamıştır. Silahlı Kürt gruplarda "esaretteki Öcalan" düşüncesi hakim kılınarak Öcalan'ın dile getirdiklerine itibar edilmemesi sağlanmak istenmiştir. Ancak ülkemizdeki Kürt nüfusun Öcalan sevgisi, PKK'nın düşüncede ve eylemde Öcalan'a aykırı davranmasını tam olmasa da kısıtlamıştır diyebiliriz.

PKK sempatizan ve militan tabanını bir arada tutmak için put haline getirdiği Öcalan'dan caydığı anda o tabanı kaybedeceğini bildiğinden çok sıkışık halde bir seyir izledi son yıllarda. Açıklamalarda Öcalan güzellemeleri yapılsa da örgüt tarafından ortaya konan pratik Öcalan'ın 1993'ten beri dile getirdiklerine aykırı şekilde vücut buldu. 

Abdullah Öcalan'ın son yıllardaki "paralel devlet" iddiası üzerinde düşünülmeye değer iddiadır. Bu iddianın Gülen Cemaatiyle hükümetin arasının açılmadan dile getirildiğini hatırlatalım. Bence bu durum iddianın ötesinde bir gerçektir. Öcalan'ın ABD'de ve Avrupa'daki en güçlü lobiler olan Yahudi, Ermeni ve Rum lobilerinin TC içinde paralel uzantıları olduğunu ve bin yıldır egemen olamadıkları Türkiye coğrafyasına bu paralel çetelerce yön vermek istediklerini cezaevi görüşlerinde defaatle dile getirdiğini biliyoruz. Bilhassa İsrail'in ve siyonizmin her iki tarafta gazladığı savaş ortamıyla Türkiye güçsüzleştirilmek istenmiştir.

TC Devleti içindeki yurtsever ve millici unsurların bu planları bozmak amacıyla Türkiye'yi görece demokratikleştirme hamleleri sonucu süreç içinde devlet eliyle Kürtçe televizyon açılması, Kürtçe dil kurslarının serbest bırakılması, geçmişte partilerin ensesinde demokles'in kılıcı gibi duran "parti kapatma" müessesinin sonlandırılması ve DTP, HDP, BDP gibi partilerin legal zemindeki yerinin kuvvetlendirilmesi, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemizde devletin çok ciddi sübvansiyonuyla kamusal ve özel yatırımların hızlıca hayata geçirilmesi şiddetten beslenen PKK'nın elindeki kozları gitgide zayıflatmıştır. Ancak biliyoruz ki bu satranç oyununda içinde F tipi çetenin de yer aldığı "paralel yapı ya da yapılar" örneğin KCK davasındaki haksız tutuklamalarla legal zemine taşınmaya çalışılan Kürtleri tekrar silaha itmeye çabalamıştır. İşte bu süreçte Abdullah Öcalan'ın çatışmaya karşı söylemleri, KCK davasını "paralel yapıların darbe girişimi" olarak nitelemesi ve akabinde ilgili kamu kurumlarının düzenlemesiyle KCK tutuklularının serbest kalmalarının sağlanmaları bir provokasyonu daha sonuçsuz bıraktı. 

Geçen sene Lice'de Türk halkını provoke etmek amacıyla dikilen heykel, ardından devletin uyuşturucu tarlalarına müdahale etmesi karşısında gösterilen silahlı direniş, bu sene sebebi belli olmayan ve neden sürdürüldüğünü kimsenin anlamadığı, bir çok insanımızın hayatını kaybettiği Cizre olayları, bu olayların hemen öncesinde Selahattin Demirtaş'ın Kobani için ayaklanması çağrısı yapması ve kırk beş yurttaşımızın bu olaylarda hayatlarını kaybetmeleri karşısında yıllarca cezaevinde yatmış ve KCK davasında da uzun süre tutuklu kalmış Hatip Dicle'nin açıklamaları çok önemlidir, dikkate değerdir. Kürt politikasının bu önemli ismi üstü açık ya da kapalı şekilde bu olayların arkasında "paralel yapı" olduğunu dile getirmiştir. 

Tüm bu anlattıklarımızdan sonra geçmişte kişisel bir sohbet esnasında Prof.Dr.Anıl Çeçen hocamızın söylediği bir lafı buraya taşımak isterim: "Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin içinde sekiz belki de onsekiz devlet vardır."

Görünen devlet içindeki görünmeyen yabancı ellerin idare ettiği bu "paralel devletlerin" Kürt sorununu Misak-ı Milli içinde bir kardeşleşmeyle bitirtmemek için her yola başvurdukları konusunda hiç kuşku duyulmamalıdır. İşte bu sebeple dünkü silah bırakma çağrısının değeri iyi anlaşılmalıdır. Geçen hafta İzmir'de Ege Üniversitesinde MHP'li bir gencimizin öldürülmesi olayı dahi bu çerçevede düşünülmelidir. (Bu ülkede yaşayan her sıradan yurttaş benim kardeşimdir; esas düşman bizi birbirimize düşmanlaştıranlardır.)     

Sözün özü şudur; çözüm sürecinin geldiği aşamada köstek değil, destek olunması, yurduna ve insanına içtenlikle bağlı her yurttaşın bu sürece omuz vermesi gerekiyor. Çünkü bu iş parti veya ideoloji işi değil, ülke işidir. Geleceğimizle ilgilidir. Eğer çözüm sürecinin arkasında bahsettiklerimizin hilafına bir kötüniyet varsa bu bizim değil, kötüniyetlilerin problemidir. Bu süreçte yanlış yapanlar karşılarında bizi, tüm Türkiye'yi bulurlar ve kimse çıkacak yangından kendini kurtaramaz. Biz beyana itibar ederiz. Gerisini beyan sahipleri düşünsün.