10 Haziran 2015 Çarşamba

AYDIN KİŞİNİN YERYÜZÜ EGEMENLİĞİ KARŞISINDAKİ KONUMU

Yeryüzündeki doğal kaynakların ve üretimin yüzde altmışını dünya nüfusunun yüzde beşi tüketiyor.

Bu ahlaksız gasp ve yağma düzeninin sürmesi için insanlık çok sistematize metotlarla yalanlara inandırılmış durumda. Tartışılamayan naslar haline getirilmiş bu "doğru sanılan yalanlar zinciri" paramparça edilmeden yeryüzünde kan, göz yaşı ve acılar son bulamaz.

Örneğin uluslararası hukuk ve kurumları yalan üzerine kuruludur. Idare edenler hiç bir zaman Sudan'dan, Kamboçya'dan, Pakistan'dan, Bolivya'dan çıkmazlar. Çıksalar bile yedi cetlerine kadar satın alınmış işbirlikçi kişilerdir o mevkilerde görev yapanlar.
Örneğin bankacılık, finans, borsa ve medya büyük yalanlar üzerine kuruludur. Asla halkların ortak çıkarlarına göre değil o yüzde beşlik süper mutlu azınlığın çıkarlarına göre hareket ederler. Bu sektörleri küresel çapta yönetenler de Sudan'dan, Kamboçya'dan, Pakistan'dan, Bolivya'dan çıkamazlar.
Liste uzar gider...

Demek ki yeryüzünün gerçek çelişkisi dünya nüfusunun yüzde 95'inin hakkını gasp ve talan eden yüzde 5 azınlık ile hakkı gasp edilen yüzde 95 arasındadır. Bu çelişki ortaya çıkmasın diye yaratılmış doğru olmayan DOĞRULAR, yani bilhassa sanayi çağı sonrası kurgulanan yalanlar düzeninin ipliği pazara çıkarılmadıkça ne gerçek adalet, ne gerçek özgürlük, ne gerçek demokrasi, ne gerçek mutluluk yaşanabilir.

Bu sebeple bana demokrasi, basın ve ifade özgürlüğü, hukuk diyenlere "bir saniye arkadaş" diyorum.
Hangi demokrasi, hangi basın ve ifade özgürlüğü, hangi hukuk?
Kimin demokrasisi, kimin özgürlüğü, kimin hukuku?

Siz her türlü hakları gasp ve yağma edilen dünya nüfusunun yüzde 95'inin demokrasi, özgürlük ve hukuk hakkını mı savunuyorsunuz?

Eğer öyleyse o halde yağmacı yüzde 5'in düzeni ve o düzenin bekaası için oluşturulan araçları önce teşhis sonra da deşifre edeceksiniz. Doğru diye sunulan yalanları ortaya çıkaracaksınız ve "işte" diyeceksiniz, "işte bu doğru diye size sunulan yalandır!"

Benim için aydın kişi söz konusu küresel azınlık hegemonyasının insanlığa doğru diye yutturduğu yalanları ve o yalanların sahiplerini bana gösterendir, en azından bunun için çabalayandır! 

Gerisi -feveranıyla yeri göğü inletse de- sokakta birbirine kızkaçıran atanlardan farksız geliyor bana.

7 Haziran 2015 Pazar

Graham Fuller, Trans-atlantik hegemonya ve Türkiye

Seçimlerden önce son bir hatırlatma;
Türkiye'nin politik hayatını dizayn etme işindeki en önemli figürler hep CIA, BND, MOSSAD oldular. Bu istihbarat kurumları nasıl çalışıyor?
Apaçık! Gizlileri saklıları yok. Etkileri altindaki basın, üniversiteler, siyasal partiler, sivil toplum kuruluşları, cemaatler, şirketler ve daha bir çok alandaki algi yönetme faaliyetleri ile kamuoyu oluşturuyorlar. Yaratılan kamuoyunun baskı gücü ile ülkemiz ve Ortadoğu üzerindeki 'halklar aleyhine politikaları' meşru hale getiriliyor. Toplumsal meşruiyetin sağlanamadığı hallerde amaclarini once ekonomik ambargolarla, piyasa oyunlariyla bununla da olmazsa askeri yöntemlerle gerçekleştirme yoluna giden söz konusu Trans-Atlantik gücün ne kadar ince çalıştığını göstermek açısından bir alıntıyi paylaşıyorum: "Yeni seçimler gelir, nihayetinde AK Parti kaybeder, sonra tekrar normal bir parti çıkar. Bu en önemli başarı. Benim kişisel hissiyatım ise Türkiye’de daha çok sol hareket görmek isterdim. Çünkü bence en büyük ihtiyaç bu."

Bu sözler CIA eski Ortadoğu şefi Graham Fuller'e ait. Graham E. Fuller ABD Merkezi Haberalma Teşkilatı’nın (CIA) eski Türkiye ve Ortadoğu İstasyon Şefi olarak görev yaptı. Almanya, Türkiye, Lübnan, Suudi Arabistan, Yemen, Afganistan gibi ülkelerde çalıştı. CIA’de Ulusal İstihbarat Konseyi Başkan Yardımcılığı’ndan emekli oldu. ABD hükümetine milli güvenlik konularıyla ilgili strateji üreten Rand Corporation adlı düşünce kuruluşunda danışman olarak çalıştı.
Fuller ABD'nin ve NATO'nun ulkemiz üzerinde en büyük ameliyatlari yapan görevlisi George Harris'ten aldığı bayrağı Paul Henze ile birlikte başarıyla taşımıştır.
Bu karanlık operasyonel ekibin en büyük eseri Fethullah Gülen cemaatidir. Ilımlı islam tezini ihdas ederek, dinde hoşgörü söylemini ön plana çıkartarak müslüman ülkelerde kendileri aleyhine gelişebilecek muhalif hareketleri parlamadan söndürmeyi hedeflemislerdir.

Çok başarılı oldukları kesindir.
Ancak Türkiye'de son beş yılda yaşanan gelişmeler gösteriyor ki ilk kez zorlanmaktadirlar. Bunu The Economist, Wall Street Journal, New York Times, The Guardian, Die Welt, Bild gibi yabancı basına bakınca çok net görüyoruz. Mit tırları üzerinden ülke yönetimini sıkıştırmaya çalışarak secim oncesi son kurşunlarini sıktılar. Bu kurşunun sıkılmasına "Terorizme veya vahşi Işid'e destek" iddiasıyla yardım edenler, diger deyisle Cia'nin yukardaki izahim üzere tetikciligini yapan F tipi orgut ve Can Dundar gibi basindaki algi yoneticisi gorevliler ornegin otuz senedir silahlı mücadele yürüten PKK'nın silahi nereden bulduğunu sormamaktadir.

Mit tırlarının fotoğrafını yayınlayan eskinin Kemalist, devletçi, Türkçü, milliyetçi sol gazetesi Cumhuriyet geçen hafta Kandil'de yıllarca "terörist köpekler" diye aleyhinde yayın yaptığı Pkk şefiyle röportaj yaptı. Neden kimsenin aklına Cumhuriyet gazetesinin Kandil'e nasil gittiği, Pkk'nin gecmiste yillar boyu kendisine kufreden bu gazeteyi nicin ve nasil kabul ettigi sorusu gelmiyor? Daha ileri gidiyorum; neden kimsenin aklına PKK'nın ekolojik hassasiyetini ön plana koyan Cumhuriyet muhabirinin Cemil Bayik'a sormadıgi soruları 'sormama sebebi' gelmiyor? Mit tırlarının fotoğraflarını yayinlayan anti-militer ve terörizm karşıtı bir gazetenin temsilcisi olarak Kandil'de soz konusu röportajı yapan ben olsam Pkk şefine binlerce mayın, ucaksavar, rpg füzesi, roket, radar, telsiz ve tüfeğin Pkk'ya nasıl, hangi yollarla ve hangi ülkelerden geldiğini sorardim. Mit tirlarini yayinlayan Cumhuriyet gazetesi sormamıştir. Unutmuş olabilir mi?

Yazinin basina donelim, Graham Fuller ne demişti?
"Yeni seçimler gelir, nihayetinde AK Parti kaybeder, sonra tekrar normal bir parti çıkar. Bu en önemli başarı. Benim kişisel hissiyatım ise Türkiye’de daha çok sol hareket görmek isterdim. Çünkü bence en büyük ihtiyaç bu."
Bu paragrafı kelime kelime deşmek isterim ama sadece en büyük ihtiyaç dediği sol hareketin gelişmesi istegine değinelim. Sol düşüncenin birinci maddesi anti emperyalist olmak, Bati ve yerli isbirlikcilerince somurulen halkları önce bu ağır sömürüden kurtarmaktir. Demek ki Fuller'in bahsettiği sol bu değil. Kendi ayağına sikacak değil ya yılların tilkisi. Peki Fuller'in bahsettiği sol kim, ne?

Arkadaşlar üzülerek söylüyorum ki bu sol gördüğüm kadariyla Chp ve Hdp'dir. Fuller'in ihtiyacını duyduğu SOL tek bir parti tarafından hayata geçirilemez. Çünkü ulkemizdeki sol taban buna musait değildir. 12 Eylül öncesinde sonradan kendi amaclarina uygun bir taban yaratmak için attıkları tohumlara yani geçmişin sol içindeki ideolojik kavgalarına bakan ve anlayan beni teyit edecektir. (Kaset darbesiyle yaratılan Türk partisi yeni Chp ve Doğan medya- Tusiad-F tipi destekli yeni Kürt partisi yeni Hdp. The Economist dergisinin 2011 seçimlerinde Chp'yi bugünkü seçimlerde ise Hdp'yi desteklemesi zaten durumu izah ediyor.)

George Harris, Paul Henze ve Graham Fuller'in öğrencilerini elbette takdir ediyoruz, iyi çalışıyorlar. Fakat bir şeyi yanlış hesap ediyorlar; Türkiye halkı kendisine dışardan saldırı olduğunu hissettiğinde aile içi kavgayı durdurup hemen bir araya gelir. Aynı şeyi Graham Fuller'in ulkemizde ihtiyacını duyduğu solu oluşturanlara da söylüyoruz ve Chp ile Hdp'ye gönül veren insanlarımızı ikaz ediyoruz.
Türkiye tarihi bir virajdadir; kendisiyle, maruz kaldigi saldirilar ve yalanlarla yüzleşmektedir. Bu yazıyı seçim gününe şerh düşmek istememin nedeni secim sonrasi çıkacak sonuçlar ve yaşanacak politik süreçlerdeki ihtimallere binaen yurttaşlık görevi olarak saydığım UYARI vazifemi yerine getirmektir.

4 Haziran 2015 Perşembe

TÜRKİYE ÜZERİNDEKİ BÜYÜK OPERASYONDA SON PERDE - SAFLAŞMANIN MEKANİĞİ


"Yabancı sermaye sorunu, kendilerini bir kısır döngü içinde bulan Türk liderlerini düşündürmeye devam etmektedir. Bağımsızlığını ve Türklerin deyimiyle 'ulusal bütünlüğü' koruması için, ülkenin zengin doğal kaynaklarını bir an önce geliştirmesi zorunludur. Bu ise ancak yabancıların yönetsel katkısı ve mali desteği ile gerçekleşebilir. Özellikle, büyük bir dış borç altına girilmesi, ya da yabancılara geniş ayrıcalıklar tanıyan bir poltika uygulanması, hızlı bir üretim artışı sağlayabilir. Ancak her şeyden önce Cumhuriyet yönetiminin, mutlu yanlızlık ve mutlak bağımsızlık tutkularından vazgeçmesi gerekmektedir."
(The Ekonomist dergisinin 11 Nisan 1925 tarihli nüshasından)

"Yüz yıllık kapitülasyonlar rejiminin tarihe karışmasıyla birlikte, Türkiye ile iş yapan yabancı tüccar, kendisini yepyeni koşullarla karşı karşıya bumuştur. Bu yeni koşulların en önemlilerinden biri de, geçmişte ticaret alanında etkisiz görünen yerli halkın bir kesiminin, giderek yabancı tüccarla rekabet edecek durma gelmesidir. Bu yeni koşullar altında geçen iki yıla bakmak ve mali iktisadi politikasını uygulamakta ısrarlı bir çaba gösteren Hükümet'in başarı ya da başarısızlığını ve sürekli artmakta olan yerli rekabet karşısında durumlarını korumak için enerjik bir mücadele vermekte olan yabancıların çabalarını değerlendirmek ilginç olacaktır. Hemen belirtilmelim ki tecrübe, girişimcilik ve işadamlığı yönlerinden, yabancıların çok gerisinde kalan yerli tüccar, armatör ya da banker, 'Türkiye Türklerindir' ilkesi uyarınca çıkartılan yasa ve düzenlemeler sayesinde yabancılarla rekabet eder duruma geçmektedir.

Ekonomik hayatın her dalında ve hatta tıp ve hukuk gibi serbest meslek dallarında faaliyet gösteren yabancılar, türk meslekdaşlarına uygulanmayan ciddi engellemelerle karşılaşmaktadırlar. (...) Yabancı firmaların artan sayıda eğitimsiz ve hünersiz yerli eleman kullanmaya, muhasebe ve resmi yazışmaları Türkçe sürdürmeye ve cuma günleri tatil yapmaya zorlanmaları, ticaret ve iş hayatını çığırından çıkarmaktadır. Söz konusu kararname ve düzenlemelerin, yabancıları piyasadan ve ülkeden kovmak amacıyla uygulandıklarını söylemek, belki de abartmak olacaktır. Ancak hükümetin, son derece iyi düşünülmüş, kurnazca önlemlerle ticaret ve iş olanaklarını yabancılardan Müslümanlara doğru kaydırmakta olduğu bir gerçektir."
(The Ekonomist dergisinin 7 Ağustos 1929 tarihli nüshasından.)


The economist dergisinin 1925 ve 1929 yıllarında ülkemizle ilgili yayınladığı yazılardan ikisindeki söz konusu paragrafları tekrar tekrar okumak gerek. Hem genç cumhuriyetin hangi yıllara kadar tam anlamda zaptedilemediğini göstermektedir hem bugün yaşananlara ışık değil devasa bir projektör tutmaktadır.

Konu Osmanlı imparatorluğunun gerileme ve yıkılması, 1.Dünya savaşı, Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyetin kuruluşuyla ilgili olarak, bilhassa siyasal, askeri ve iktisadi açıdan detaylıca analiz edilmelidir, ancak biz şimdilik kısa yoldan bugüne gelelim. The economist AKP iktidarının ilk yıllarında diğer ABD ve Avrupa basınının kahir çoğunluğu gibi yeni yönetime destek çıktı. AB üyeliği çerçevesinde yapılan hamleler yere göğe konamıyordu. Fakat 2008-2009'da görülmeye başlanan ve muhtemel ki miladı daha eski olan bir kırılmanın söz konusu olduğunu yine aynı dış basının haberlerinden anlamaya başladık. The economist iktidarının ilk günlerinde Avrupa'daki demokrat hristiyanların müslüman versiyonu olarak gördüğü AKP'ye ve özel olarak Erdoğan'a -padişah kıyafetli Erdoğan fotoğrafı kapak yapılmıştı- aradan bir müddet geçtikten sonra çok sert eleştiriler yöneltmeye başlarken Türkiye halkının seçimlerdeki tavrı açısından da yeni tavsiyelere başlamıştı. Dergi 2011 yılında çok açık olarak Türkiye halkının CHP'ye oy vermesini istedi. Bu kadar açık bir müdahale hemen dikkatimi çekmişti. Uluslarüstü finans oligarşisinin yayın organı AKP'nin ilk yıllarında Türkiye'nin yeni iktidarına verdiği desteği sonradan neden geri çekmiş ve AKP karşısındaki ana muhalefeti desteklemeye başlamıştı? En basit mantıkla verilecek cevap şudur: "Demek ki ülkemizi idare edenler onların işine gelmeyen şeyler yapmışlardı." Bu çatlama ülkemizde de kendisini hemen gösterdi. AKP içinde iktidar ortağı olarak yer alan fakat devlet içindeki yapılanması 12 Eylül cuntasına hatta daha da geriye giden ve gerçek gücünü sivil ve üniformalı bu bürokratik organizasyonda bulan Fethullah Gülen örgütü elinde bulunan tüm olanaklarla Tayyip Erdoğan'a ve politikalarına savaş açıyordu.

Bu savaşın elbette ana merkez üslerinden biri Zaman gazetesidir. C.Bşklığı seçimi öncesi Malatya mitinginde bir tv programında söylediği sözler sebebiyle Tayyip Erdoğan tarafından "terbiyesiz kadın" diye deşifre/afişe edilen ABD eski Erbil Başkonsolosunun eşi Amberin Zaman The Economist dergisinin Türkiye temsilcisi ve Zaman gazetesi yazarı olup, dünkü Zaman'da yayınlanan Joost Lagendijk adlı kişinin yazısı da fotoğrafa eklendiğinde bizim açımızdan tablo çok net haldedir.

Eski Hollanda Yeşiller partisi milletvekili (Aklımıza hemen Alman Yeşiller vekili Hdp'ci Claudia Roth geliyor.) olan Lagendijk dünkü (03.06.2015) yazısında The economist dergisinin 2015 seçimlerinde Hdp'ye verdiği desteğin sebeplerini izah edip bu desteğin önemine işaret ediyor. Merak eden yazıyı Zaman'ın internet sayfasından okur. Kısaca The economist, Avrupa parlementerleri, Doğan medyası ve F tipi örgüt Hdp'nin barajı geçmesi için her türlü imkanı seferber etmiş durumda. Tek Türkiye dizilerinde faşist yaklaşımlarla Kürt düşmanlığı yapanların, Kck davalarında binlerce sivil Kürt politikacıyı cezaevlerine atanların bugün Hdp'ye sınırsız destek vermesi üzerine hep birlikte dikkatlice düşünmek gerekiyor.

Lagendijk'in yazısında en ilgimi çeken cümle ve o cümleye verdiğimiz cevapla bitirelim, bakın ne diyor çevreci ve solcu Hollanda'lı:
"Burada, kendi kendini kandırmaya dayalı trajik bir körlük söz konusu: Türkiye’nin siyasette ve medyadaki istisnasız bütün eski yabancı dostlarının Türkiye’nin doğru yöne değil, yanlış ilerlediği kanaatinde oldukları görülmüyor.
İster Avrupa veya Amerika basınındaki seçim öncesi analizleri okuyun, ister uzun zamandır Türkiye yanlısı tutumuyla bilinen siyasetçilere kulak verin, hepsi The Economist ve New York Times’ın ortaya koyduğu türden makul ve olumsuz değerlendirmeleri tekrarlıyor. Seçime sayılı günler kalmışken, dışarıdan gelen ve seçimle ilgili mevcut tutuma uygun düşmeyen dostane tavsiyelerin bir kenara itilmesi veya alaya alınması kaçınılmaz. Korkarım ki bu retçi tutum, kendisini mevcut AKP liderliğinin attığı bütün adımları savunmaya tümüyle adamış olanlar varken, değişmeyecek. Aynısı Erdoğan’a ve onun Yeni Türkiye’sine hâlâ inanan yaklaşık yüzde 35’lik seçmen kitlesi için de geçerli."

Biz de Batıdaki kapitalist yayılmacı güçlerin bizlere olan sevdasına (!!!) Gazi Mustafa Kemal'in 1922'de mecliste yaptığı bir konuşmadan satırlarla cevap veriyoruz ve bu cevabımız hiç değişmeyecek:
"Efendiler!
"... Hepiniz bilirsiniz ki, Avrupa’nın en önemli devletleri, Türkiye'nin zararıyla, Türkiye'nin gerilemesiyle ortaya çıkmışlardır. Bugün bütün dünyayı etkileyen, milletimizin hayatını ve ülkemizi tehdit altında bulunduran en güçlü gelişmeler, Türkiye'nin zararıyla gerçekleşmiştir. Eğer güçlü bir Türkiye varlığını sürdürseydi, denebilir ki İngiltere’nin bugünkü siyaseti var olmayacaktı. Türkiye, Viyana'dan sonra Buda-Peşte’de ve Belgrat'ta yenilmeseydi, Avusturya/Macaristan siyasetinin sözü edilmeyecekti. Fransa, İtalya, Almanya'da, ayni kaynaktan esinlenerek hayat ve siyasetlerini geliştirmişler ve güçlendirmişlerdir...."

"... Bir şeyin zararıyla, bir şeyin yok olmasıyla yükselen şeyler, elbette, o şeylerden zarar görmüş olanı alçaltır. Gerçekten de Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve uygarlaşmasına karşılık, Türkiye gerilemiş, düştükçe düşmüştür. Türkiye'yi yok etmeye girişenler, Türkiye'nin ortadan kaldırılmasında çıkar ve hayat görenler, zararlı olmaktan çıkmışlar, aralarında çıkarları paylaşarak, birleşmiş ve ittifak etmişlerdir. Ve bunun sonucu olarak, birçok zekalar, duygular, fikirler, Türkiye'nin yok edilmesi noktasında yoğunlaştırılmıştır. Ve bu yoğunlaşma, yüzyıllar geçtikçe oluşan kuşaklarda, adeta tahrip edici bir gelenek biçimine dönüşmüştür. Ve bu geleneğin, Türkiye'nin hayatına ve varlığına aralıksız uygulanması sonucunda, nihayet Türkiye'yi ıslah etmek, Türkiye'yi uygarlaştırmak gibi birtakım bahanelerle, Türkiye'nin iç hayatına, iç yönetimine işlemiş ve sızmışlardır. Böyle elverişli bir zemin hazırlamak güç ve kuvvetini elde etmişlerdir…"

"...Oysa güç ve kuvvet, Türkiye'de ve Türkiye halkında olan gelişme cevherine, zehirli ve yakıcı bir sıvı katmıştır. Bunun etkisi altında kalarak, milletin en çok da yöneticilerin zihinleri tamamen bozulmuştur. Artık durumu düzeltmek, hayat bulmak, insan olmak için, mutlaka Avrupa'dan nasihat almak, bütün isleri Avrupa’nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa'dan almak gibi birtakım zihniyetler ortaya çıktı.
Oysa hangi istiklâl vardır ki yabancıların nasihatleriyle, yabancıların plânlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir. Tarihte, böyle bir olay yaratmaya kalkışanlar, zehirli sonuçlarla karsılaşmışlardır. İste Türkiye de, bu yanlış zihniyetle sakat olan bazı yöneticiler yüzünden, her saat, her gün, her yüzyıl, biraz daha çok gerilemiş, daha çok düşmüştür…"

"...Bu düşüş, bu alçalış, yalnız maddi şeylerde olsaydı, hiçbir önemi yoktu. Ne yazık ki Türkiye ve Türk halkı, ahlâk bakımından da düşüyor. Durum incelenirse görülür ki, Türkiye Doğu 'maneviyatı’yla sona eren bir yol üzerinde bulunuyordu. Doğu’yla Batı’nın birleştiği yerde bulunduğumuz, Batı’ya yaklaştığımızı zannettiğimiz takdirde, asil mayamız olan Doğu 'maneviyatı’ndan tamamıyla soyutlanıyoruz. Hiç şüphesizdir ki bu büyük memleketi, bu milleti, çöküntü ve yok olma çıkmazına itmekten başka, bir sonuç beklenemez ..."

"... Bu düşüsün çıkış noktası korkuyla, acizle başlamıştır. Türkiye'nin, Türk halkının nasılsa başına geçmiş olan birtakım insanlar, galip düşmanlar karşısında, susmaya mahkûmmuş gibi, Türkiye'yi âtıl ve çekingen bir halde tutuyorlardı. Memleketin ve milletin çıkarlarının gerektiğini yapmakta korkak ve mütereddit idiler. Türkiye'de fikir adamları, adeta kendi kendilerine hakaret ediyorlardı. Diyorlardı ki "Biz adam değiliz ve olamayız. Kendi kendimize adam olmamıza ihtimal yoktur..." Bizim canımızı, tarihimizi, varlığımızı bize düşman olan, düşman olduğundan hiç şüphe edilmeyen Avrupalılara, kayıtsız şartsız bırakmak istiyorlardı. “…Onlar bizi idare etsin…” diyorlardı."
“...Bilelim ki, ulusal benliğini bilmeyen uluslar, başka uluslara yem olurlar…"

Mustafa Kemal Atatürk -1922 (Meclis Konuşması)"

25 Nisan 2015 Cumartesi

1915 OLAYLARI BAĞLAMINDA WASHİNGTON POST'TAN ÜLKEMİZE UZANAN İŞBİRLİKÇİLİK

Washington Post gazetesinin baş yazarı DAVİD İGNATİUS...
(Baştan söyleyelim; meğer bu önemli gazeteci 1903'da Harput'tan ABD'ye göçen Ermeni bir ailenin çocuğuymuş.)
Kim olduğunu hatırlayalım: 
1) Bundan altı yıl önce Davos buluşmasında Tayyip Erdoğan ile Şimon Peres'in tartıştığı oturumu yönetmiş ve Şimon Peres'e yirmi dakika konuşma süresi vermesine rağmen Tayyip Erdoğan'ın konuşmasını beşinci dakikada keserek toplantıyı bitirmek istemişti. Meşhur 'ONE MİNUTE' vakası...
2) Aynı İgnatius 17.03.2013 günlü baş yazısında Mit Müsteşarı Hakan Fidan'ın Mossad için çalışan 10 İranlı ajanı Tahran'a ihbar ettiğini yazdı ve israil-Türkiye ilişkilerinin bu sebeple tamir edilemeyecek düzeyde bozulduğunu duyurdu.
Washington Post yazarı, İsrail'in Mavi Marmara olayıyla ilgili özür dilememekteki inadının arkasında da söz konusu olayın olabileceğini öne sürdü.
Ignatius'a konuşan üst düzey İsraillilere göre, özüre rağmen Erdoğan'la gerginlik sürüyor. MİT Müsterşarı Hakan Fidan da Tahran'la yakın ilişkileri nedeniyle İsrail'deki istihbarat kurumları tarafından şüpheli görülüyor.
Hatta yıllar önce İsrailli istihbaratçılar CIA'deki mevkidaşlarına Fidan için, "İran istihbaratının Ankara büro şefi" yakıştırmasını yaptı.
3) Bu yazıdan yedi ay sonra 10.10.2013'te Wall Street Journal Washington muhabiri Adam Entous ile İstanbul muhabiri Joe Parkinson'ın imzasını taşıyan haberden öne çıkan ifadeler şöyleydi:
- Mayısta, Türk Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, en yakın iki danışmanıyla birlikte Oval Ofis'te bir toplantıya katıldı. Obama, her zamankinden daha açık sözlü bir mesaj verdi: ABD Türkiye'nin Suriye'ye ayrım gözetmeden silah ve savaşçı akışına izin verdiğine inanıyor ve zaman zaman bunlar aralarında Batı karşıtı cihatçılar da olan yanlış isyancıların ellerine geçiyor. Erdoğan'ın yanında ABD'nin rahatsızlığının odağındaki kişi ve Suriye'de isyancılara kaynak sağlama ve Esad'ı devirme çabalarının ardındaki itici güç Hakan Fidan oturuyordu.
- Arap Baharı ayaklanmalarının ardından, Ortadoğu'nun dışında pek tanınan bir isim olmayan Fidan, müttefik Türkiye'nin çıkarlarını zaman zaman ABD'nin çıkarlarının aksine yönelmesine neden olan bölgesel güvenlik stratejisinin en önemli mimarlarından biri olarak öne çıktı. Geçmişte ABD'nin Türkiye ve Irak Büyükelçisi olarak görev yapan James Jeffrey, "Hakan Fidan yeni Ortadoğu'nun yüzü. Onunla işbirliği yapmalıyız çünkü işleri halledebiliyor. Ancak ABD'nin gözü kapalı dostu olduğunu da düşünmemeliyiz çünkü değil" dedi.
- Üst düzey ABD'li yetkililer, Fidan'ın üç yıl önce ABD ve İsrail tarafından toplanan hassas bir istihbaratı İran'a verip Türkiye'nin müttefiklerini rahatsız ettiği dönemde kaygıların arttığını ifade ediyor. Daha yakın zamanda ise Türkiye'nin Fidan tarafından yürütülen Suriye yaklaşımı ABD'yle anlaşmazlığa neden oldu. İki ülke de Esad'ın gitmesini istiyor. Ancak Türk yetkililer Amerikalılara uluslararası bir silahlandırma girişimini en iyi yol olarak gördüklerini söylediler.
4) Evet...Bu meşhur gazeteci 23.04.2015 günü, yani iki gün evvel gazetenin başyazısında SÖZDE ERMENİ SOYKIRIMI VE TÜRKİYE'DE SOYKIRIMIN TANINMASI İÇİN YOĞUN UĞRAŞ VEREN KİŞİLERİ anlattı !!! Deyim yerindeyse bir teşekkür yazısı...
Sosyal Değişim Derneği Genel Sekreteri Levent Şensever, İnsan Hakları Derneği yöneticilerinden Ayşe Günaysu ve Anadolu Kültür organizasyonu adlı gurubun kurucusu Osman Kavala'dan söz ediyor David İgnatius yazısında. Bu kişilerin Türkiye içindeki 'SOYKIRIMIN DEVLETÇE TANINMASI FAALİYETLERİNE' övgüler düzüyor.
VE ŞÖYLE DEVAM EDİYOR: "Ben Ermeni olarak bu olay üzerinde daha çok yoğunlaşmak istiyorum. Ermeniler dünyanın başka bazı halkları gibi çok acı çekti, bu yüzden ruhları hep karanlık gölgelerle yaşayacaktır, fakat Türkiye'nin yeni kuşak aktivistlerinin bu mücadelesinde ışığı gördüm."
DAVOS'TAN ERMENİ SOYKIRIMI TEZLERİNE DAVİD İGNATİUS VE İGNATİUS'UN ÖVGÜYLE BAHSETTİĞİ ÜLKEMİZDEKİ İŞBİRLİKÇİLERİN HİKAYESİNİ İLERDE DAHA DA DERİNLEŞTİREREK ANLATACAĞIZ.
ŞİMON PERES, DAVİD İGNATİUS, WASHİNGTON POST, 1915 OLAYLARI VE ÜLKEMİZDE FAALİYET GÖSTEREN BAZI ŞER ODAKLARINI YAN YANA GETİREN DİNAMİKLERİ HEP BERABER DAHA NET GÖRECEĞİZ.
23.04.2015 GÜNLÜ CUMHURİYET GAZETESİNDE SÖZDE SOYKIRIMIN TANINMASI İÇİN BİR YAZI YAZAN AHMET İNSEL GİBİ AKADEMİK YÜZLERİN KİME, NEYE HİZMET ETTİKLERİNİ BİLİYORUZ; 90 YILDIR SERT, UZLAŞMAZ VE SAKAT BİR ULUSALCILIK POLİTİKASI GÜDEN CUMHURİYET GAZETESİNİN O ÇİZGİDEN ERMENİ SOYKIRIMCILIĞINI MERKEZE ALAN BUGÜNKÜ ÇİZGİYE GELİŞİNİN TESADÜFİ OLMADIĞINI BİLİYORUZ !!!
DOGMATİK VE AKIL DIŞI ANTİ-ERDOĞAN'CILIK NELER KADİR DEĞİL Mİ?
BU ANLAYIŞ 90 YILLIK TÜRK ULUSALCISI CUMHURİYET GAZETESİNİ SOYKIRIMCI YAPIYOR !
BU ANLAYIŞ ALTMIŞ YILDIR "TÜRKİYE TÜRKLERİNDİR" DİYEREK İLKEL MİLLİYETÇİLİK YAPAN, HALKIMIZI AYRIŞTIRIP DÜŞMANLAŞTIRAN, AHMET KAYA'YI KÜRTÇE ŞARKI SÖYLEDİĞİ İÇİN LİNÇ EDEN HÜRRİYET GAZETESİNİ "ERMENİ SOYKIRIMI TANINMALIDIR." DİYEN KÜRT LİDER SELAHATTİN DEMİRTAŞ'IN PROPAGANDA ORGANI YAPIYOR !
İPİN UCUNUN NERELERE GİTTİĞİ ÇOK NETTİR.
SÖZ KONUSU HÜRRİYET GAZETESİ VE GÜNLERDİR ERMENİ SOYKIRIMCLIĞININ SESİ HALİNE GELEN CNN TÜRK TELEVİZYONU SAHİBİ AYDIN DOĞAN VASITASIYLA TÜSİAD'IN KAPSAMA ALANINDA OLDUĞUNA GÖRE, DAVİD İGNATİUS'TAN ÜLKEMİZE UZANAN İŞBİRLİKÇİLİĞİ GÖRMEMEK İÇİN KÖR OLMAK GEREKİR.

4 Mart 2015 Çarşamba

MÜSLÜM GÜRSES -ölüm yıldönümü için kısa bir yazı-

Öncelikle hala doğru düzgün bir Müslüm Gürses yazısı yazılmadı, anlatısı yapılmadı kanaatindeyim. Anadolu'dan büyük kentlere göç eden, buralarda ağır şartlar altında çalışan, kentlerin merkezine uzak dağlık taşlık yerlerde kent-köy melezi haline getirilen gecekondular inşa ederek çeşmeli köy yaşantısını büyük şehirlerde yaşamaya mecbur kalmış toplumun en dibindeki en geniş yığınların tevekkül aracı oldu Müslüm abimizin şarkıları. 


Bu konunun sosyo-ekonomik ve sosyo-psikolojik tahliline şimdilik girmeyeceğim. Ancak bu tahlili önümde yazılacaklar listesinde üst sıralara koyuyorum. 
Müslüm babanın son yıllarında piyasacı popüler tacirliğin ve entel-aydın suretlerinin sevgilisi haline gelmesi olayın başka bir boyutunu da gözden kaçırıyor. Müslüm Gürses'in "kendi" olarak duruşunu, varlığını...
Aslında Müslüm abimizin bilhassa "kendi" olarak itirazı vardı. İtiraz eden bir adamdı, sukunetiyle, vakarıyla. Boynu büküktü ama yanlışa ve onursuzluğa karşı başı eğilmez biçimde dik bir derviş gibiydi o.
Çocukluktan itibaren bitmek bilmeyen sıkıntılarının kucağında gelmişti sahnelere. “Bu hayatın acısını çekmek için geldik, çekeceğiz.” diyebilen bir zihindeki anaforları ve direnci düşünebiliyor musunuz? 


Dışlanmış, yalnız kalmış, kendinden yirmibir yaş büyük olan ve dönemin tüccar zihniyetince "bir sinema aktristi eskisi" olarak görülen Muhterem Nur'u hayatının merkezine koyarak ve o hayatı hiç göstermeyerek bile itiraz ediyordu düzene, bozulan insan ilişkilerine, egemen kılınmak istenen kültüre, anlayışa...

İşte biz kendimizi o itirazın yanında, onunla el ele, omuz omuza bulduk hep. Aklımızda, fikrimizde, kalbimizde kopan fırtınaların arkasında bu gerçeklik vardır. İdeolojik olarak da, felsefi olarak da bu gerçeğin bizi motive eden dinamik olduğu anlaşılırsa politik duruşumuz ve memlekete yönelik niyet, amaç ve kaygılarımızın nerelerden kök aldığı da daha iyi görülür.

Müslüm babayla iki anım var.
İlki gece ikide acilen Bodrum'a uçarken havaalanının tuvaletindeki karşılaşma... Sıkışık vaziyette tuvalete koşuyorum...Havaalanı bomboş...Tuvaletten girince karşıma Müslüm abi çıkıyor. Onu aynaya bakarken buluyorum. Selam vermeden kabine giriyorum. Çıkınca görüyorum ki hala orda, kendine bakmaya devma ediyor. Belli ki kafası iyi...Elimi yıkarken "selamunaleyküm abi" diyorum. "Eyvallah kardeş" diyor..."Abi iyi misin" diyorum..."Çok şükür kardeş, nolsun işte" diyor. "Allah iyilik versin abi" deyip çıkıyorum, "yolun açık olsun abicim" diyor peşimden, dönüp el sallıyorum...
İkincisi yine bir gece yarısı karşılaşması...
En az beş altı yıl olmuştur. Evde çalışıyorum...Feci açıkmışım...Yalnızım, dolap tam takır kuru bakır...Horhordaki bizim Urfalı kebapçılara gitmeye karar veriyorum.Gece üç sıraları...İçeri giriyorum, benden başkası yok. İki dakika geçmeden Müslüm abi giriyor. Yanında pejmürde kılıklı bir adam. Saç sakal birbirine girmiş. Çok ezgin bir tip...Masaya oturuyorlar, benim farkıma dahi varmıyorlar.
Bir tepsi karışık kebap geliyor önlerine...Öyle yiyorlar ki, inanamıyorum. Hiç konuşmuyorlar bile...Ben bir porsiyon kebapı bitirmeden onlar tepsiyi silip süpürüyorlar. Dört el daldıkları tepsiden ortak lokmaları ağızlarına götürüşlerindeki maddi manevi ortaklığı hayranlıkla izliyorum. Hiç eğreti gelmiyor.
Ve Müslüm abimizin yerinde başkası olsa eminim ki o kişiyle aynı tepsiden yemek yiyemez...
Sonra çaylar geliyor. Sigaralar yakılıyor. Belli ki yine kafalar iyi. Kasaya doğru yönelirken "abi iyi geceler, afiyettesiniz inşallah" diyorum. "Eyvallah kardeş, çocukluk arkadaşımla karşılaştık yıllar sonra...bu saate kaldık. Ben bu saatte dışarda olmayı sevmem aslında." diyor. Sonra arkadaşına dönüp "ama Cemal'im geceleri seviyor." diyerek tebessüm ediyor. Gülüşüyoruz...
Müslüm abi böyle biriydi işte...Çağımızın çelebi kişilerinden biriydi. 
Overlokçuların, tornacıların, kaportacıların, çöpçülerin, kamyoncuların, inşaat işçilerinin, sabahçı kahvelerinin, pavyon acılarının yoldaşı; arka sokakların sesi, kalbi olmuş Müslüm Babayı ölümünün birinci yılında sevgi ve hürmetle anıyorum. 
Nur içinde yatsın.

1 Mart 2015 Pazar

PKK'YA YÖNELİK SİLAH BIRAKMA ÇAĞRISI HAKKINDA BİR KAÇ SÖZ

Dünkü tarihi silah bırakma çağrısı ile bir dönem sona eriyor. Eğri oturup doğru konuşacağız. Kimse kimseye oyun oynamasın ve maval okumasın artık. Bu ülkede kardeşlik hukuku tekrar tesis edilecekse önce samimiyet gereklidir ve samimiyet için de önce adalete, hak bilmeye, namuslu olmaya ihtiyaç vardır. Ancak adil olanlar, hak bilirler, namuslu kişiler samimi olabilirler. Bu özelliklere sahip olmayanlar vatan ve insan sevgisine de sahip olamazlar. Adil olmayan, hak bilmeyen, namussuz bir kişiden vatan ve insan sevgisi beklemek saflıktır, hatta ahmaklıktır. Fakat bunlar da bazen yetmeyebilir. Bazı konularda duygularımızın etkisinde olmayan objektif-tarafsız bilgiler bu özellikleri tahkim etmelidir ki, meselelerde yanlışa düşülmesin. Ben bildiğimi iddia etmem hiç bir zaman. Ama bilmeye çalıştığımı, öğrenmeye gayret ettiğimi iddia ederim ve yazdıklarımın, söylediklerimin, savunduklarımın bu çerçevede düşünülmesini beklerim.

Kürt meselesi bu ülkenin şah damarına oturmuş, Türk-Kürt hepimizin canına, malına zarar vermiş; huzurumuzu, sağlığımızı, kardeşliğimizi bozmuş bir meseledir.

Adam anasından doğar okula gidene kadar sadece Kürtçe öğrenir, okula başlayınca denizden çıkmış balığa döner, tüm çocukluk kodları bir anda yerle yeksan olur...

Askere gider, aynısı...Dayakla Türkçe öğrenir, Kürdüm diyemez, herkesten fazla nöbet tutar..."Alavare dalavere, Kürt Memet nöbete" cümlesi gerçeklerden çıkmadı mı sanılıyor? Öyle bir zan varsa, inanın doğru değildir. Yıllarca böyle olagelmiştir.

İngilizlerin Musul-Kerkük için tezgahladığı -tarihi detaylara girmiyorum- olayların neticesinde; genç cumhuriyetin kendini koruma gayesiyle aldığı sert tedbirlerin kurunun yanında yaşı yakması sonucu oluşan acılar, 2.Dünya Savaşına paralel kurgulanan asimilasyon politikalarının yarattığı süreç, Nato konseptine dahil edilmiş devlet idaresinin bölgeyi kontrol altında tutmak için binlerce dönüm araziyi beş-on aileye teslim ederek Ağalık düzenini kökleştirmesi, şeyh-ağa-jandarma üçlüsünün en temel insani istekleri maddi ve manevi şiddetle bastırması, arkasından 12 Eylül'ün faşist askeri idaresi, D.Bakır Cezaevi'nde uygulanan insanlık dışı işkenceler (fiziki işkencenin yanında pislik yedirmeler, döve döve istiklal marşı okutturulması, kaba dayakla adam öldürülmesi) PKK hareketinin ilk çıkıştaki meşruiyet kaynaklarıdır. İnkar edilemez. Otuz senedir askeri yöntemlerle sonuçlandırılamaması bu anlattıklarımızı ispat ediyor zaten.

Ülkemizin jeostratejik konumu, bilhassa Kürt yurttaşlarımızın yoğun olduğu bölgelerin enerji hatları üzerinde olmasına bağlı olarak o bölgede, devletin yanlış uygulamalarıyla tetiklenen "Dünya'daki ana paylaşım savaşlarının hemen dibindeki destabilizasyon" elbette sömürgeci emperyalistlerin ellerini ovuşturarak istediği, beklediği ve hatta kışkırttığı bir durumdu. PKK, erimek bir yana güçlendikçe Almanya (bilhassa hem PKK içindeki Alevi Kürtleri hem de diğer silahlı sol örgütleri yönlendirmek istemiştir), İngiltere, İsrail, Fransa (Madam Mitterand'ı hatırlayınız) ve elbette ABD Türkiye'nin bu yumuşak karnını hep deşmek, çatışmayı el altından körükleyecek hamlelerle kendi adi emellerini işletmek istemişlerdir. 

Özellikle 1990'lı yıllardaki köy boşaltma, köy yakma ve yargısız infazlar halkımız içindeki psikolojik mesafeyi açmış, buna paralel ülkenin her yerine akan şehit askerlerin tabutları maalesef Kürt halkına yönelik öfkenin derinleşmesine sebep olmuştur.

İçinde bulunduğumuz politik yapılarda da, arkadaş sohbetlerinde de, bu ve başka sayfalarda da dilimiz döndüğünce söyledik; 1993 yılı kilit yıldır. 1993 yılında Abdullah Öcalan ateşkes ilan etmiş, devlet bu ateşkese üstü kapalı bir biçimde uymuş, Cumhurbaşkanı Özal ve Öcalan arasında gidip gelen aracılarla çatışmasızlık dönemine geçilmiştir.

Olayları takip edenler bilirler ki; o ateşkes sürecinde Öcalan kanaatimce soğuk savaş döneminin bitmesiyle de bağlantılı olarak temel demokratik açılımların yapılması halinde silahlı mücadeleyi bitireceklerini ve Batı emperyalizminin açık hedefi halindeki bu bölgede ayrı devlet kurmanın Batılı güçlere yarayacağını dile getirmiştir. YANİ TÜRKİYE'DEN BİR KÜRT DEVLETİ ÇIKARMAK TEZİ BİZZAT ABDULLAH ÖCALAN TARAFINDAN TARİHE GÖMÜLMÜŞTÜR, HEM DE 1993 YILINDA. Elbette bu gerçek dönemin hakim boyalı İstanbul basını tarafından halka iletilmemiştir. 

Kritik yıl dediğimiz 1993 yılında neler olduğunu tekrar hatırlayalım mı? Bingöl'de gerçekleşen otuz üç sivil askerimizin karanlık bir biçimde katledilmesi, Öcalan'la diyaloğa giren Turgut Özal'ın ölmesi (öldürülmesi), barışa yönelik adımları olduğu bilinen Jandarma komutanı Eşref Bitlis'in uçağının düşürülmesi, konuyla ilgili ciddi bir çalışması olduğu bilinen gazeteci Uğur Mumcu'nun yine çok karanlık bir cinayete kurban gitmesi, görevinde istifa etmiş Jitem kurucusu Cem Ersever'in infaz edilmesi, Sivas'taki Madımak katliamı, hemen üç gün sonra Başbağlar katliamı ve arkasından Genelkurmay başkanı Doğan Güreş'in komutasındaki ordunun operasyonları başlatmasıyla savaş dönemine geri dönülmesi 1993 yılının iyi anlaşılması gerektiğinin ana maddeleri olarak karşımızda duruyor.

Abdullah Öcalan'ın hiç bir Avrupa ülkesince kabul edilmeyip Kenya'ya gönderilmesi ve orada CIA görevlilerince TC görevlilerine teslim edilmesi Batı emperyalizminin onu kullanmak yerine başka dinamikleri tercih ettiğinin delilidir. Büyük güçler barışan Kürtler yerine çatışan Kürtler'in varlığını amaçlamıştır. Silahlı Kürt gruplarda "esaretteki Öcalan" düşüncesi hakim kılınarak Öcalan'ın dile getirdiklerine itibar edilmemesi sağlanmak istenmiştir. Ancak ülkemizdeki Kürt nüfusun Öcalan sevgisi, PKK'nın düşüncede ve eylemde Öcalan'a aykırı davranmasını tam olmasa da kısıtlamıştır diyebiliriz.

PKK sempatizan ve militan tabanını bir arada tutmak için put haline getirdiği Öcalan'dan caydığı anda o tabanı kaybedeceğini bildiğinden çok sıkışık halde bir seyir izledi son yıllarda. Açıklamalarda Öcalan güzellemeleri yapılsa da örgüt tarafından ortaya konan pratik Öcalan'ın 1993'ten beri dile getirdiklerine aykırı şekilde vücut buldu. 

Abdullah Öcalan'ın son yıllardaki "paralel devlet" iddiası üzerinde düşünülmeye değer iddiadır. Bu iddianın Gülen Cemaatiyle hükümetin arasının açılmadan dile getirildiğini hatırlatalım. Bence bu durum iddianın ötesinde bir gerçektir. Öcalan'ın ABD'de ve Avrupa'daki en güçlü lobiler olan Yahudi, Ermeni ve Rum lobilerinin TC içinde paralel uzantıları olduğunu ve bin yıldır egemen olamadıkları Türkiye coğrafyasına bu paralel çetelerce yön vermek istediklerini cezaevi görüşlerinde defaatle dile getirdiğini biliyoruz. Bilhassa İsrail'in ve siyonizmin her iki tarafta gazladığı savaş ortamıyla Türkiye güçsüzleştirilmek istenmiştir.

TC Devleti içindeki yurtsever ve millici unsurların bu planları bozmak amacıyla Türkiye'yi görece demokratikleştirme hamleleri sonucu süreç içinde devlet eliyle Kürtçe televizyon açılması, Kürtçe dil kurslarının serbest bırakılması, geçmişte partilerin ensesinde demokles'in kılıcı gibi duran "parti kapatma" müessesinin sonlandırılması ve DTP, HDP, BDP gibi partilerin legal zemindeki yerinin kuvvetlendirilmesi, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemizde devletin çok ciddi sübvansiyonuyla kamusal ve özel yatırımların hızlıca hayata geçirilmesi şiddetten beslenen PKK'nın elindeki kozları gitgide zayıflatmıştır. Ancak biliyoruz ki bu satranç oyununda içinde F tipi çetenin de yer aldığı "paralel yapı ya da yapılar" örneğin KCK davasındaki haksız tutuklamalarla legal zemine taşınmaya çalışılan Kürtleri tekrar silaha itmeye çabalamıştır. İşte bu süreçte Abdullah Öcalan'ın çatışmaya karşı söylemleri, KCK davasını "paralel yapıların darbe girişimi" olarak nitelemesi ve akabinde ilgili kamu kurumlarının düzenlemesiyle KCK tutuklularının serbest kalmalarının sağlanmaları bir provokasyonu daha sonuçsuz bıraktı. 

Geçen sene Lice'de Türk halkını provoke etmek amacıyla dikilen heykel, ardından devletin uyuşturucu tarlalarına müdahale etmesi karşısında gösterilen silahlı direniş, bu sene sebebi belli olmayan ve neden sürdürüldüğünü kimsenin anlamadığı, bir çok insanımızın hayatını kaybettiği Cizre olayları, bu olayların hemen öncesinde Selahattin Demirtaş'ın Kobani için ayaklanması çağrısı yapması ve kırk beş yurttaşımızın bu olaylarda hayatlarını kaybetmeleri karşısında yıllarca cezaevinde yatmış ve KCK davasında da uzun süre tutuklu kalmış Hatip Dicle'nin açıklamaları çok önemlidir, dikkate değerdir. Kürt politikasının bu önemli ismi üstü açık ya da kapalı şekilde bu olayların arkasında "paralel yapı" olduğunu dile getirmiştir. 

Tüm bu anlattıklarımızdan sonra geçmişte kişisel bir sohbet esnasında Prof.Dr.Anıl Çeçen hocamızın söylediği bir lafı buraya taşımak isterim: "Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin içinde sekiz belki de onsekiz devlet vardır."

Görünen devlet içindeki görünmeyen yabancı ellerin idare ettiği bu "paralel devletlerin" Kürt sorununu Misak-ı Milli içinde bir kardeşleşmeyle bitirtmemek için her yola başvurdukları konusunda hiç kuşku duyulmamalıdır. İşte bu sebeple dünkü silah bırakma çağrısının değeri iyi anlaşılmalıdır. Geçen hafta İzmir'de Ege Üniversitesinde MHP'li bir gencimizin öldürülmesi olayı dahi bu çerçevede düşünülmelidir. (Bu ülkede yaşayan her sıradan yurttaş benim kardeşimdir; esas düşman bizi birbirimize düşmanlaştıranlardır.)     

Sözün özü şudur; çözüm sürecinin geldiği aşamada köstek değil, destek olunması, yurduna ve insanına içtenlikle bağlı her yurttaşın bu sürece omuz vermesi gerekiyor. Çünkü bu iş parti veya ideoloji işi değil, ülke işidir. Geleceğimizle ilgilidir. Eğer çözüm sürecinin arkasında bahsettiklerimizin hilafına bir kötüniyet varsa bu bizim değil, kötüniyetlilerin problemidir. Bu süreçte yanlış yapanlar karşılarında bizi, tüm Türkiye'yi bulurlar ve kimse çıkacak yangından kendini kurtaramaz. Biz beyana itibar ederiz. Gerisini beyan sahipleri düşünsün.

28 Şubat 2015 Cumartesi

28 ŞUBAT DARBESİNİ BİLMEK NE DEMEK?

Erol Özkasnak-İ.Hakkı Karadayı-Güven Erkaya-Çevik Bir

İlki ÇEVİK BİR... 

Türk Genelkurmayı'nın generali...28 Şubat darbesinin beyni...12 Eylül faşizminin başı Kenan Evren'in darbe esnasındaki yaveriydi. 
"Şeriat geliyor" numarasını tutan yurdumun at gözlüklü kemalistleri ve ulusalcılarının çok tuttuğu bir paşaydı kendileri...

Öbürü GÜVEN ERKAYA....

Türk Ordusunun bir amirali...Batı Çalışma Grubu denen karanlık yapılanmayı kuran kişi...
Bu komutana da memleket kemalistleri, ulusalcıları hatta solcuları Çevik Bir'e baktıkları gibi bakıyorlardı...Atatürk'ün izinde iki komutan...
Evet bugün 28 Şubat, adi bir darbenin yıldönümü. Ya da bazılarına göre laik, demokratik ve halkçı düzenin korunması için yapılan meşru bir devrimci hareket.
Şimdi yazacaklarım 28 Şubat'a ikinci şık üzerinden yaklaşan zavallı, kandırılmış insanlarımızadır. (Kandırılmayıp bu pisliğin içinde bilinçli olarak yer alanlarla zaten işimiz yok; onlar bize düşman, biz onlara.)
Ey kandırılmış, aldatılmış, 28 Şubat'ı o dönem büyük heyecan ve mutlulukla alkışlayan yurdum Kemalistleri, Solcuları, kendini Kuvay-ı Milliyeci zannedenler...
Adlarını yazdığım bu iki yüksek komutan kimdir?
Şimdi paylaşacağım bu iki komutanla ilgili anılar benim şahsi görgüme dayanan şeyler değildir. Fakat çok güvendiğim ve çok sevdiğim iki kişinin bana anlattıklarıdır. İsim vermeden o anıları paylaşacağım.
Çok yakın bir çocukluk arkadaşım diplomat olmuştu, sevincimiz büyüktü. İnsan arkadaşlarının, yakınlarının başarısını kendi başarısı gibi algılıyor eğer kalbi yakını için çıkarsız çarpıyorsa...
Bu kardeşimin tayini bir kaç görevden sonra Washington Büyükelçiliğine çıktı. Uğurladık. Üç dört ayda bir geldiğinde buluşur, laflardık. Bir gelişinde masaya oturur oturmaz aceleyle başladı anlatmaya. Bir gece başka misyon temsilcileriyle yemeğe çıkıyorlar, içkiler içiliyor. Gece ayılmak için bir otele kahve içmeye giriyorlar. Çok geç saatte, aklımda kaldığı kadarıyla saat ikide lobide Çevik Bir'i görüyor bu arkadaşım. Kiminle? Fethullah Gülen'in ABD'deki bir numarasıyla...Çevik Bir sık sık Büyükelçiliğe gittiğinden arkadaşım olan kişi kendisini tanıyabileceği endişesiyle oradaki şahıslarla hiç karşılaşmadan grubu otelden çıkarmaya ikna ediyor ve başka bir yere gidiyorlar. Milli İstihbaratın takip ettiği bir kişiyle Komutanı yan yana gördüğü anlaşılsın istemiyor bu değerli ve akıllı kardeşim.
Güven Erkaya ile ilgili hikaye ise benim için çok değerli bir büyüğümün anısıdır. O tarihte bu abimiz deniz teğmen, Güven Erkaya da bulunduğu geminin yüzbaşı rütbesiyle komutanı.
Ege'de NATO tatbikatındalar ve her gemimizde ABD'li subay ast subaylar var...
Tatbikat esnasında bir ara abimiz komutanına bilgi vermek için köprüye çıkıyor. Kapıyı açınca gördüğü manzara şu...ABD'li astsubay ayak ayak üstüne atmış ciklet çiğniyor, yüzbaşı Erkaya ayakta ona brifing veriyor...
Güven Erkaya bu fotoğrafın görülmesine hiddetleniyor ve bu abimize sinirli sinirli "ne var" diyor. Abimiz de cevap vermeden ABD'li Coni'nin üzerine yürüyüp Coni'nin ayağına tekmeyi basıyor. "Türk Subayının önünde cikleti çiğneyip ayak ayak üstüne atamazsın. Eşitsiniz, komutanı ayakta dinleyeceksin." diye çok sert çıkışarak...ABD'li ayağa kalkmak zorunda kalıyor şaşkın şaşkın. Sonra da komutanına dönüp "Bu halden utanmıyor musunuz? Nasıl müsaade edersiniz?" diye ona da postayı koyup çıkıyor. Ertesi gün gemi bir limana yanaşıp bu abimizi gece vakti gelen tayin emri gereği olarak tatbikattan çıkartıyor.

Evet dostlar...28 Şubat'ı hazırlayan iki üst Subayımız hakkında bildiklerimi paylaşmak istedim bu yıl dönümünde. Aydın Doğan gazeteleri yani TÜSİAD desteğiyle kurgulanan 28 Şubat operasyonu Millici ekonomi izlemeye gayret eden Necmettin Erbakan'ı ve bir çok masum, temiz, inançlı insanı mağdur etmiş Judaik-Anglo-Amerikan merkezlerden onaylı aşağılık bir tezgahtır. Türkiye'nin ayarlarını bozmuş ve gelişecek 2001 krizinin alt yapısını oluşturmuştur. Akabinde Hazine ve Merkez Bankası soyulduğunda bu parayı iç edenler kimlerdir? TÜSİAD üyeleri...
Çevik Bir, Güven Erkaya, F tipi, Tüsiad, Amerikalı subaylar...
28 Şubat komplosunun ayakları...



O günlerde haksızlığa uğramış, mağdur edilmiş, canı yakılmış tüm dostlarımı, arkadaşlarımı selamlıyorum. Biz o zaman da kanmamıştık, şimdi de kanmıyoruz. Çünkü bu ordunun Nato'ya teslim ediliş sürecini, memleketi kana ve acıya boğan Seferberlik Tetkik Kurulu'nu, Özel Harp'çileri ve Westpoint'ten geçen ordu mensuplarını iyi biliyoruz. Soğuk savaş konseptini iyi biliyoruz. Gladyo'yu iyi biliyoruz. Sokaklar karıştırılınca kimin işine yarar, iyi biliyoruz. 1946'larda İslam dini kullanılarak organize edilen Komünizmle Mücadele derneklerini kuran-kurduranla 28 Şubat ve öncesindeki tüm darbeleri yapanın-yaptıranın aynı merkez olduğunu iyi biliyoruz. 1964'te idam edilen Binbaşı Fethi Gürcan'ın mahkemede ifade ettiği bir cümleyi hatırlatalım: "Türk Halkı'nın kaderi tarih boyunca aldatılmışlığın bir serüvenidir." Hele bunu çok çok iyi biliyoruz!