4 Mart 2015 Çarşamba

MÜSLÜM GÜRSES -ölüm yıldönümü için kısa bir yazı-

Öncelikle hala doğru düzgün bir Müslüm Gürses yazısı yazılmadı, anlatısı yapılmadı kanaatindeyim. Anadolu'dan büyük kentlere göç eden, buralarda ağır şartlar altında çalışan, kentlerin merkezine uzak dağlık taşlık yerlerde kent-köy melezi haline getirilen gecekondular inşa ederek çeşmeli köy yaşantısını büyük şehirlerde yaşamaya mecbur kalmış toplumun en dibindeki en geniş yığınların tevekkül aracı oldu Müslüm abimizin şarkıları. 


Bu konunun sosyo-ekonomik ve sosyo-psikolojik tahliline şimdilik girmeyeceğim. Ancak bu tahlili önümde yazılacaklar listesinde üst sıralara koyuyorum. 
Müslüm babanın son yıllarında piyasacı popüler tacirliğin ve entel-aydın suretlerinin sevgilisi haline gelmesi olayın başka bir boyutunu da gözden kaçırıyor. Müslüm Gürses'in "kendi" olarak duruşunu, varlığını...
Aslında Müslüm abimizin bilhassa "kendi" olarak itirazı vardı. İtiraz eden bir adamdı, sukunetiyle, vakarıyla. Boynu büküktü ama yanlışa ve onursuzluğa karşı başı eğilmez biçimde dik bir derviş gibiydi o.
Çocukluktan itibaren bitmek bilmeyen sıkıntılarının kucağında gelmişti sahnelere. “Bu hayatın acısını çekmek için geldik, çekeceğiz.” diyebilen bir zihindeki anaforları ve direnci düşünebiliyor musunuz? 


Dışlanmış, yalnız kalmış, kendinden yirmibir yaş büyük olan ve dönemin tüccar zihniyetince "bir sinema aktristi eskisi" olarak görülen Muhterem Nur'u hayatının merkezine koyarak ve o hayatı hiç göstermeyerek bile itiraz ediyordu düzene, bozulan insan ilişkilerine, egemen kılınmak istenen kültüre, anlayışa...

İşte biz kendimizi o itirazın yanında, onunla el ele, omuz omuza bulduk hep. Aklımızda, fikrimizde, kalbimizde kopan fırtınaların arkasında bu gerçeklik vardır. İdeolojik olarak da, felsefi olarak da bu gerçeğin bizi motive eden dinamik olduğu anlaşılırsa politik duruşumuz ve memlekete yönelik niyet, amaç ve kaygılarımızın nerelerden kök aldığı da daha iyi görülür.

Müslüm babayla iki anım var.
İlki gece ikide acilen Bodrum'a uçarken havaalanının tuvaletindeki karşılaşma... Sıkışık vaziyette tuvalete koşuyorum...Havaalanı bomboş...Tuvaletten girince karşıma Müslüm abi çıkıyor. Onu aynaya bakarken buluyorum. Selam vermeden kabine giriyorum. Çıkınca görüyorum ki hala orda, kendine bakmaya devma ediyor. Belli ki kafası iyi...Elimi yıkarken "selamunaleyküm abi" diyorum. "Eyvallah kardeş" diyor..."Abi iyi misin" diyorum..."Çok şükür kardeş, nolsun işte" diyor. "Allah iyilik versin abi" deyip çıkıyorum, "yolun açık olsun abicim" diyor peşimden, dönüp el sallıyorum...
İkincisi yine bir gece yarısı karşılaşması...
En az beş altı yıl olmuştur. Evde çalışıyorum...Feci açıkmışım...Yalnızım, dolap tam takır kuru bakır...Horhordaki bizim Urfalı kebapçılara gitmeye karar veriyorum.Gece üç sıraları...İçeri giriyorum, benden başkası yok. İki dakika geçmeden Müslüm abi giriyor. Yanında pejmürde kılıklı bir adam. Saç sakal birbirine girmiş. Çok ezgin bir tip...Masaya oturuyorlar, benim farkıma dahi varmıyorlar.
Bir tepsi karışık kebap geliyor önlerine...Öyle yiyorlar ki, inanamıyorum. Hiç konuşmuyorlar bile...Ben bir porsiyon kebapı bitirmeden onlar tepsiyi silip süpürüyorlar. Dört el daldıkları tepsiden ortak lokmaları ağızlarına götürüşlerindeki maddi manevi ortaklığı hayranlıkla izliyorum. Hiç eğreti gelmiyor.
Ve Müslüm abimizin yerinde başkası olsa eminim ki o kişiyle aynı tepsiden yemek yiyemez...
Sonra çaylar geliyor. Sigaralar yakılıyor. Belli ki yine kafalar iyi. Kasaya doğru yönelirken "abi iyi geceler, afiyettesiniz inşallah" diyorum. "Eyvallah kardeş, çocukluk arkadaşımla karşılaştık yıllar sonra...bu saate kaldık. Ben bu saatte dışarda olmayı sevmem aslında." diyor. Sonra arkadaşına dönüp "ama Cemal'im geceleri seviyor." diyerek tebessüm ediyor. Gülüşüyoruz...
Müslüm abi böyle biriydi işte...Çağımızın çelebi kişilerinden biriydi. 
Overlokçuların, tornacıların, kaportacıların, çöpçülerin, kamyoncuların, inşaat işçilerinin, sabahçı kahvelerinin, pavyon acılarının yoldaşı; arka sokakların sesi, kalbi olmuş Müslüm Babayı ölümünün birinci yılında sevgi ve hürmetle anıyorum. 
Nur içinde yatsın.

1 Mart 2015 Pazar

PKK'YA YÖNELİK SİLAH BIRAKMA ÇAĞRISI HAKKINDA BİR KAÇ SÖZ

Dünkü tarihi silah bırakma çağrısı ile bir dönem sona eriyor. Eğri oturup doğru konuşacağız. Kimse kimseye oyun oynamasın ve maval okumasın artık. Bu ülkede kardeşlik hukuku tekrar tesis edilecekse önce samimiyet gereklidir ve samimiyet için de önce adalete, hak bilmeye, namuslu olmaya ihtiyaç vardır. Ancak adil olanlar, hak bilirler, namuslu kişiler samimi olabilirler. Bu özelliklere sahip olmayanlar vatan ve insan sevgisine de sahip olamazlar. Adil olmayan, hak bilmeyen, namussuz bir kişiden vatan ve insan sevgisi beklemek saflıktır, hatta ahmaklıktır. Fakat bunlar da bazen yetmeyebilir. Bazı konularda duygularımızın etkisinde olmayan objektif-tarafsız bilgiler bu özellikleri tahkim etmelidir ki, meselelerde yanlışa düşülmesin. Ben bildiğimi iddia etmem hiç bir zaman. Ama bilmeye çalıştığımı, öğrenmeye gayret ettiğimi iddia ederim ve yazdıklarımın, söylediklerimin, savunduklarımın bu çerçevede düşünülmesini beklerim.

Kürt meselesi bu ülkenin şah damarına oturmuş, Türk-Kürt hepimizin canına, malına zarar vermiş; huzurumuzu, sağlığımızı, kardeşliğimizi bozmuş bir meseledir.

Adam anasından doğar okula gidene kadar sadece Kürtçe öğrenir, okula başlayınca denizden çıkmış balığa döner, tüm çocukluk kodları bir anda yerle yeksan olur...

Askere gider, aynısı...Dayakla Türkçe öğrenir, Kürdüm diyemez, herkesten fazla nöbet tutar..."Alavare dalavere, Kürt Memet nöbete" cümlesi gerçeklerden çıkmadı mı sanılıyor? Öyle bir zan varsa, inanın doğru değildir. Yıllarca böyle olagelmiştir.

İngilizlerin Musul-Kerkük için tezgahladığı -tarihi detaylara girmiyorum- olayların neticesinde; genç cumhuriyetin kendini koruma gayesiyle aldığı sert tedbirlerin kurunun yanında yaşı yakması sonucu oluşan acılar, 2.Dünya Savaşına paralel kurgulanan asimilasyon politikalarının yarattığı süreç, Nato konseptine dahil edilmiş devlet idaresinin bölgeyi kontrol altında tutmak için binlerce dönüm araziyi beş-on aileye teslim ederek Ağalık düzenini kökleştirmesi, şeyh-ağa-jandarma üçlüsünün en temel insani istekleri maddi ve manevi şiddetle bastırması, arkasından 12 Eylül'ün faşist askeri idaresi, D.Bakır Cezaevi'nde uygulanan insanlık dışı işkenceler (fiziki işkencenin yanında pislik yedirmeler, döve döve istiklal marşı okutturulması, kaba dayakla adam öldürülmesi) PKK hareketinin ilk çıkıştaki meşruiyet kaynaklarıdır. İnkar edilemez. Otuz senedir askeri yöntemlerle sonuçlandırılamaması bu anlattıklarımızı ispat ediyor zaten.

Ülkemizin jeostratejik konumu, bilhassa Kürt yurttaşlarımızın yoğun olduğu bölgelerin enerji hatları üzerinde olmasına bağlı olarak o bölgede, devletin yanlış uygulamalarıyla tetiklenen "Dünya'daki ana paylaşım savaşlarının hemen dibindeki destabilizasyon" elbette sömürgeci emperyalistlerin ellerini ovuşturarak istediği, beklediği ve hatta kışkırttığı bir durumdu. PKK, erimek bir yana güçlendikçe Almanya (bilhassa hem PKK içindeki Alevi Kürtleri hem de diğer silahlı sol örgütleri yönlendirmek istemiştir), İngiltere, İsrail, Fransa (Madam Mitterand'ı hatırlayınız) ve elbette ABD Türkiye'nin bu yumuşak karnını hep deşmek, çatışmayı el altından körükleyecek hamlelerle kendi adi emellerini işletmek istemişlerdir. 

Özellikle 1990'lı yıllardaki köy boşaltma, köy yakma ve yargısız infazlar halkımız içindeki psikolojik mesafeyi açmış, buna paralel ülkenin her yerine akan şehit askerlerin tabutları maalesef Kürt halkına yönelik öfkenin derinleşmesine sebep olmuştur.

İçinde bulunduğumuz politik yapılarda da, arkadaş sohbetlerinde de, bu ve başka sayfalarda da dilimiz döndüğünce söyledik; 1993 yılı kilit yıldır. 1993 yılında Abdullah Öcalan ateşkes ilan etmiş, devlet bu ateşkese üstü kapalı bir biçimde uymuş, Cumhurbaşkanı Özal ve Öcalan arasında gidip gelen aracılarla çatışmasızlık dönemine geçilmiştir.

Olayları takip edenler bilirler ki; o ateşkes sürecinde Öcalan kanaatimce soğuk savaş döneminin bitmesiyle de bağlantılı olarak temel demokratik açılımların yapılması halinde silahlı mücadeleyi bitireceklerini ve Batı emperyalizminin açık hedefi halindeki bu bölgede ayrı devlet kurmanın Batılı güçlere yarayacağını dile getirmiştir. YANİ TÜRKİYE'DEN BİR KÜRT DEVLETİ ÇIKARMAK TEZİ BİZZAT ABDULLAH ÖCALAN TARAFINDAN TARİHE GÖMÜLMÜŞTÜR, HEM DE 1993 YILINDA. Elbette bu gerçek dönemin hakim boyalı İstanbul basını tarafından halka iletilmemiştir. 

Kritik yıl dediğimiz 1993 yılında neler olduğunu tekrar hatırlayalım mı? Bingöl'de gerçekleşen otuz üç sivil askerimizin karanlık bir biçimde katledilmesi, Öcalan'la diyaloğa giren Turgut Özal'ın ölmesi (öldürülmesi), barışa yönelik adımları olduğu bilinen Jandarma komutanı Eşref Bitlis'in uçağının düşürülmesi, konuyla ilgili ciddi bir çalışması olduğu bilinen gazeteci Uğur Mumcu'nun yine çok karanlık bir cinayete kurban gitmesi, görevinde istifa etmiş Jitem kurucusu Cem Ersever'in infaz edilmesi, Sivas'taki Madımak katliamı, hemen üç gün sonra Başbağlar katliamı ve arkasından Genelkurmay başkanı Doğan Güreş'in komutasındaki ordunun operasyonları başlatmasıyla savaş dönemine geri dönülmesi 1993 yılının iyi anlaşılması gerektiğinin ana maddeleri olarak karşımızda duruyor.

Abdullah Öcalan'ın hiç bir Avrupa ülkesince kabul edilmeyip Kenya'ya gönderilmesi ve orada CIA görevlilerince TC görevlilerine teslim edilmesi Batı emperyalizminin onu kullanmak yerine başka dinamikleri tercih ettiğinin delilidir. Büyük güçler barışan Kürtler yerine çatışan Kürtler'in varlığını amaçlamıştır. Silahlı Kürt gruplarda "esaretteki Öcalan" düşüncesi hakim kılınarak Öcalan'ın dile getirdiklerine itibar edilmemesi sağlanmak istenmiştir. Ancak ülkemizdeki Kürt nüfusun Öcalan sevgisi, PKK'nın düşüncede ve eylemde Öcalan'a aykırı davranmasını tam olmasa da kısıtlamıştır diyebiliriz.

PKK sempatizan ve militan tabanını bir arada tutmak için put haline getirdiği Öcalan'dan caydığı anda o tabanı kaybedeceğini bildiğinden çok sıkışık halde bir seyir izledi son yıllarda. Açıklamalarda Öcalan güzellemeleri yapılsa da örgüt tarafından ortaya konan pratik Öcalan'ın 1993'ten beri dile getirdiklerine aykırı şekilde vücut buldu. 

Abdullah Öcalan'ın son yıllardaki "paralel devlet" iddiası üzerinde düşünülmeye değer iddiadır. Bu iddianın Gülen Cemaatiyle hükümetin arasının açılmadan dile getirildiğini hatırlatalım. Bence bu durum iddianın ötesinde bir gerçektir. Öcalan'ın ABD'de ve Avrupa'daki en güçlü lobiler olan Yahudi, Ermeni ve Rum lobilerinin TC içinde paralel uzantıları olduğunu ve bin yıldır egemen olamadıkları Türkiye coğrafyasına bu paralel çetelerce yön vermek istediklerini cezaevi görüşlerinde defaatle dile getirdiğini biliyoruz. Bilhassa İsrail'in ve siyonizmin her iki tarafta gazladığı savaş ortamıyla Türkiye güçsüzleştirilmek istenmiştir.

TC Devleti içindeki yurtsever ve millici unsurların bu planları bozmak amacıyla Türkiye'yi görece demokratikleştirme hamleleri sonucu süreç içinde devlet eliyle Kürtçe televizyon açılması, Kürtçe dil kurslarının serbest bırakılması, geçmişte partilerin ensesinde demokles'in kılıcı gibi duran "parti kapatma" müessesinin sonlandırılması ve DTP, HDP, BDP gibi partilerin legal zemindeki yerinin kuvvetlendirilmesi, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgemizde devletin çok ciddi sübvansiyonuyla kamusal ve özel yatırımların hızlıca hayata geçirilmesi şiddetten beslenen PKK'nın elindeki kozları gitgide zayıflatmıştır. Ancak biliyoruz ki bu satranç oyununda içinde F tipi çetenin de yer aldığı "paralel yapı ya da yapılar" örneğin KCK davasındaki haksız tutuklamalarla legal zemine taşınmaya çalışılan Kürtleri tekrar silaha itmeye çabalamıştır. İşte bu süreçte Abdullah Öcalan'ın çatışmaya karşı söylemleri, KCK davasını "paralel yapıların darbe girişimi" olarak nitelemesi ve akabinde ilgili kamu kurumlarının düzenlemesiyle KCK tutuklularının serbest kalmalarının sağlanmaları bir provokasyonu daha sonuçsuz bıraktı. 

Geçen sene Lice'de Türk halkını provoke etmek amacıyla dikilen heykel, ardından devletin uyuşturucu tarlalarına müdahale etmesi karşısında gösterilen silahlı direniş, bu sene sebebi belli olmayan ve neden sürdürüldüğünü kimsenin anlamadığı, bir çok insanımızın hayatını kaybettiği Cizre olayları, bu olayların hemen öncesinde Selahattin Demirtaş'ın Kobani için ayaklanması çağrısı yapması ve kırk beş yurttaşımızın bu olaylarda hayatlarını kaybetmeleri karşısında yıllarca cezaevinde yatmış ve KCK davasında da uzun süre tutuklu kalmış Hatip Dicle'nin açıklamaları çok önemlidir, dikkate değerdir. Kürt politikasının bu önemli ismi üstü açık ya da kapalı şekilde bu olayların arkasında "paralel yapı" olduğunu dile getirmiştir. 

Tüm bu anlattıklarımızdan sonra geçmişte kişisel bir sohbet esnasında Prof.Dr.Anıl Çeçen hocamızın söylediği bir lafı buraya taşımak isterim: "Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin içinde sekiz belki de onsekiz devlet vardır."

Görünen devlet içindeki görünmeyen yabancı ellerin idare ettiği bu "paralel devletlerin" Kürt sorununu Misak-ı Milli içinde bir kardeşleşmeyle bitirtmemek için her yola başvurdukları konusunda hiç kuşku duyulmamalıdır. İşte bu sebeple dünkü silah bırakma çağrısının değeri iyi anlaşılmalıdır. Geçen hafta İzmir'de Ege Üniversitesinde MHP'li bir gencimizin öldürülmesi olayı dahi bu çerçevede düşünülmelidir. (Bu ülkede yaşayan her sıradan yurttaş benim kardeşimdir; esas düşman bizi birbirimize düşmanlaştıranlardır.)     

Sözün özü şudur; çözüm sürecinin geldiği aşamada köstek değil, destek olunması, yurduna ve insanına içtenlikle bağlı her yurttaşın bu sürece omuz vermesi gerekiyor. Çünkü bu iş parti veya ideoloji işi değil, ülke işidir. Geleceğimizle ilgilidir. Eğer çözüm sürecinin arkasında bahsettiklerimizin hilafına bir kötüniyet varsa bu bizim değil, kötüniyetlilerin problemidir. Bu süreçte yanlış yapanlar karşılarında bizi, tüm Türkiye'yi bulurlar ve kimse çıkacak yangından kendini kurtaramaz. Biz beyana itibar ederiz. Gerisini beyan sahipleri düşünsün.

28 Şubat 2015 Cumartesi

28 ŞUBAT DARBESİNİ BİLMEK NE DEMEK?

Erol Özkasnak-İ.Hakkı Karadayı-Güven Erkaya-Çevik Bir

İlki ÇEVİK BİR... 

Türk Genelkurmayı'nın generali...28 Şubat darbesinin beyni...12 Eylül faşizminin başı Kenan Evren'in darbe esnasındaki yaveriydi. 
"Şeriat geliyor" numarasını tutan yurdumun at gözlüklü kemalistleri ve ulusalcılarının çok tuttuğu bir paşaydı kendileri...

Öbürü GÜVEN ERKAYA....

Türk Ordusunun bir amirali...Batı Çalışma Grubu denen karanlık yapılanmayı kuran kişi...
Bu komutana da memleket kemalistleri, ulusalcıları hatta solcuları Çevik Bir'e baktıkları gibi bakıyorlardı...Atatürk'ün izinde iki komutan...
Evet bugün 28 Şubat, adi bir darbenin yıldönümü. Ya da bazılarına göre laik, demokratik ve halkçı düzenin korunması için yapılan meşru bir devrimci hareket.
Şimdi yazacaklarım 28 Şubat'a ikinci şık üzerinden yaklaşan zavallı, kandırılmış insanlarımızadır. (Kandırılmayıp bu pisliğin içinde bilinçli olarak yer alanlarla zaten işimiz yok; onlar bize düşman, biz onlara.)
Ey kandırılmış, aldatılmış, 28 Şubat'ı o dönem büyük heyecan ve mutlulukla alkışlayan yurdum Kemalistleri, Solcuları, kendini Kuvay-ı Milliyeci zannedenler...
Adlarını yazdığım bu iki yüksek komutan kimdir?
Şimdi paylaşacağım bu iki komutanla ilgili anılar benim şahsi görgüme dayanan şeyler değildir. Fakat çok güvendiğim ve çok sevdiğim iki kişinin bana anlattıklarıdır. İsim vermeden o anıları paylaşacağım.
Çok yakın bir çocukluk arkadaşım diplomat olmuştu, sevincimiz büyüktü. İnsan arkadaşlarının, yakınlarının başarısını kendi başarısı gibi algılıyor eğer kalbi yakını için çıkarsız çarpıyorsa...
Bu kardeşimin tayini bir kaç görevden sonra Washington Büyükelçiliğine çıktı. Uğurladık. Üç dört ayda bir geldiğinde buluşur, laflardık. Bir gelişinde masaya oturur oturmaz aceleyle başladı anlatmaya. Bir gece başka misyon temsilcileriyle yemeğe çıkıyorlar, içkiler içiliyor. Gece ayılmak için bir otele kahve içmeye giriyorlar. Çok geç saatte, aklımda kaldığı kadarıyla saat ikide lobide Çevik Bir'i görüyor bu arkadaşım. Kiminle? Fethullah Gülen'in ABD'deki bir numarasıyla...Çevik Bir sık sık Büyükelçiliğe gittiğinden arkadaşım olan kişi kendisini tanıyabileceği endişesiyle oradaki şahıslarla hiç karşılaşmadan grubu otelden çıkarmaya ikna ediyor ve başka bir yere gidiyorlar. Milli İstihbaratın takip ettiği bir kişiyle Komutanı yan yana gördüğü anlaşılsın istemiyor bu değerli ve akıllı kardeşim.
Güven Erkaya ile ilgili hikaye ise benim için çok değerli bir büyüğümün anısıdır. O tarihte bu abimiz deniz teğmen, Güven Erkaya da bulunduğu geminin yüzbaşı rütbesiyle komutanı.
Ege'de NATO tatbikatındalar ve her gemimizde ABD'li subay ast subaylar var...
Tatbikat esnasında bir ara abimiz komutanına bilgi vermek için köprüye çıkıyor. Kapıyı açınca gördüğü manzara şu...ABD'li astsubay ayak ayak üstüne atmış ciklet çiğniyor, yüzbaşı Erkaya ayakta ona brifing veriyor...
Güven Erkaya bu fotoğrafın görülmesine hiddetleniyor ve bu abimize sinirli sinirli "ne var" diyor. Abimiz de cevap vermeden ABD'li Coni'nin üzerine yürüyüp Coni'nin ayağına tekmeyi basıyor. "Türk Subayının önünde cikleti çiğneyip ayak ayak üstüne atamazsın. Eşitsiniz, komutanı ayakta dinleyeceksin." diye çok sert çıkışarak...ABD'li ayağa kalkmak zorunda kalıyor şaşkın şaşkın. Sonra da komutanına dönüp "Bu halden utanmıyor musunuz? Nasıl müsaade edersiniz?" diye ona da postayı koyup çıkıyor. Ertesi gün gemi bir limana yanaşıp bu abimizi gece vakti gelen tayin emri gereği olarak tatbikattan çıkartıyor.

Evet dostlar...28 Şubat'ı hazırlayan iki üst Subayımız hakkında bildiklerimi paylaşmak istedim bu yıl dönümünde. Aydın Doğan gazeteleri yani TÜSİAD desteğiyle kurgulanan 28 Şubat operasyonu Millici ekonomi izlemeye gayret eden Necmettin Erbakan'ı ve bir çok masum, temiz, inançlı insanı mağdur etmiş Judaik-Anglo-Amerikan merkezlerden onaylı aşağılık bir tezgahtır. Türkiye'nin ayarlarını bozmuş ve gelişecek 2001 krizinin alt yapısını oluşturmuştur. Akabinde Hazine ve Merkez Bankası soyulduğunda bu parayı iç edenler kimlerdir? TÜSİAD üyeleri...
Çevik Bir, Güven Erkaya, F tipi, Tüsiad, Amerikalı subaylar...
28 Şubat komplosunun ayakları...



O günlerde haksızlığa uğramış, mağdur edilmiş, canı yakılmış tüm dostlarımı, arkadaşlarımı selamlıyorum. Biz o zaman da kanmamıştık, şimdi de kanmıyoruz. Çünkü bu ordunun Nato'ya teslim ediliş sürecini, memleketi kana ve acıya boğan Seferberlik Tetkik Kurulu'nu, Özel Harp'çileri ve Westpoint'ten geçen ordu mensuplarını iyi biliyoruz. Soğuk savaş konseptini iyi biliyoruz. Gladyo'yu iyi biliyoruz. Sokaklar karıştırılınca kimin işine yarar, iyi biliyoruz. 1946'larda İslam dini kullanılarak organize edilen Komünizmle Mücadele derneklerini kuran-kurduranla 28 Şubat ve öncesindeki tüm darbeleri yapanın-yaptıranın aynı merkez olduğunu iyi biliyoruz. 1964'te idam edilen Binbaşı Fethi Gürcan'ın mahkemede ifade ettiği bir cümleyi hatırlatalım: "Türk Halkı'nın kaderi tarih boyunca aldatılmışlığın bir serüvenidir." Hele bunu çok çok iyi biliyoruz!

22 Şubat 2015 Pazar

SÜLEYMAN ŞAH OLAYI VE İÇ POLİTİKADAKİ YERİ

İnanın bu konuda yazmak istemiyordum ama paylaşılanları okuyunca dayanamadım. Elle tutulur yanı olmayan saçma muhalif argümanları dile getiren iyi niyetli olduklarını düşündüğüm bazı arkadaşları ikaz anlamındadır yazacaklarım.
Zira Akp-RTE eleştirisi veya düşmanlığı kafaları acayip bir hale getirmiş. Mal bulmuş mağribi gibi yakaladığı her sinekten yağ çıkarmaya çalışan muhalif kafalar rasyonaliteden uzak, objektiviteyle ilgisiz ve bence git gide akıl sağlığını da yitiriyor.
Derslere başlayalım;
1) 20 Ekim 1921 tarihli Ankara Antlaşması (Madde 9): “Osmanlı sülalesinin kurucusu Sultan Osman’ın dedesi Süleyman Şah’ın Caber Kalesi’nde bulunan ve Türk Mezarı ismiyle belirli Türbesi müştemilatı ile Türkiye’nin malı olacak ve Türkiye oraya muhafızlar koyacak ve Türk bayrağı çekecektir." Suriye ile 5 Ağustos 1956 tarihli, Halep Protokolü (Türkiye-Suriye Yüksek Hudut Komisyonu Toplantısı) ile Süleyman Şah Türbesinin mülkiyeti konusunda iki ülke arasında bir ihtilafın bulunmadığı ve kabrin mülkiyetinin Türkiye’ye ait olduğu kayda geçirilmiştir.
"Korktular, kaçtılar, vatan toprağını terkettiler." diye kendini paralayan arkadaşlara bir soru Caber Kalesi nerededir ?
Caber Kalesi dün operasyon yapılan mezarın altmış km daha güneyindedir arkadaşlar. 1975'te o kalenin baraj inşaatı altında kalması tehlikesine karşı Süleyman Şah'ın naaşı ve kutsal emanetler Caber Kalesinin altmış km kuzeyindeki aynı büyüklükteki bir alana taşınmıştır. Peki neden? MÜCBİR SEBEP yüzünden. Atamız Süleyman Şah'ın anısı sular altında kalmasın diye...
Mücbir sebep ne demek, hukukçular iyi bilir.
2) Birinci Dünya Savaşı sonrası bölgeyle ilgili bütün uluslararası metinlerde Süleyman Şah'ın mezar yeri ile ilgili bütün hükümranlık haklarının TC'ye tanındığı ortadayken, mezarın Suriye'nin yaşadığı malum karışıklıklar yüzünden kuzeye taşınması neden Akp-Rte muhaliflerini bu kadar zıplatıyor? Tek sebebi var, saldıracakları bir alan bulduklarını düşünüyorlar. Ancak bu muhalefet tarzı onlara zarar veriyor. Benim yurtsever bilincimin salık verdiği muhalif tavır yapılan her yanlışa karşı koymak ancak aynı zamanda da "iktidarda kim olursa olsun, şayet memleket lehine bir tasarrufu varsa, o tasarrufu desteklemektir." Peki bu çıngar koparan arkadaşlar ne yapıyorlar? İktidardaki güç ne yapsa davulları tokmaklıyorlar. Avazları çıktığı kadar bağırıyorlar. Oysa ortada aynen 1975'teki nakilde olduğu gibi MÜCBİR SEBEP vardır. Savaş Hali tüm hukuk sistemlerinde mücbir sebep halleri içinde sayılır. İktidarın yaptığı doğrudur, yoksa bir ışid saldırısı olduğu takdirde oradaki askerlerimizin can güvenliği tehlikeye düşecektir. Eğer o terk edilen toprak parçasında meskenler ve yurttaşlarımız olsa tartışmanın seyri elbette böyle olmaz. Ancak orada korunan anımız, devletin tarihsel mirasıdır ve taşınabilir şeylerdir bunlar. Taşındığı yer ise aynı ebattaki başka bir Suriye toprağıdır. Yani Suriye'den de çıkılmamıştır. Daha evvel de taşındığını söyledik. Peki neden bu feveran o halde? Bu feveranı yapanlar halkın "Yahu aferin, aldılar geldiler işte. Bir savaş olsa şehit versek daha mı iyiydi?" şeklindeki gayet mantıklı yaklaşımından uzakta olmasalar bu kadar saçma sapan bir muhalif tutumu gösterirler miydi?
3) Kısaca halk -biraz evvel mahallemdeki kahvede de muhabbeti yapıldı- bu tip saçma saldırılardan hoşlanmıyor. Desteklemeyeceği varsa da dünkü mezar nakli işindeki gibi ipe sapa gelmez muhalif tutum ve saçma, bel altı, ahlaka ters saldırılar insanları Akp-Rte'ye daha çok itiyor. Gel gör ki Türkiye'deki muhalefet kesimleri halktan bihaber olduğundan kendi kendine çalıp oynuyor.
Son olarak; Dışişleri Bakanlığımız terk edilen toprak için nota çekmiştir. Terk edilen toprak parçasının TC'ye ait olduğunu, Suriye'deki savaş hali sona erdiğinde mezarın eski yerine nakledileceği bütün Dünya'ya duyurulmuştur. O nakletme zamanı geldiğinde eğer nakle karşı tutum alan olursa bu halde elbette "casus belli" oluşur.

2 Şubat 2015 Pazartesi

YER YÜZÜNÜN EN DEĞERLİ TURKUAZ'I : "NOUHAD HADDAD"




Nouhad Haddad, 21 Kasım 1935'te Jabal al Arz, Lübnan'da Maruni bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Aile daha sonra Beyrut'un Zuqaq el Blatt bölgesine taşındı. Beyrut'un Patrikhanesi'ne bakan, komşuyla paylaşılan bir mutfağı olan tek odalı klasik bir Lübnan evinde yaşadı. Babası Wadi Mardin'den Lübnan'a göçen bir Süryani'ydi ve bir baskı evinde dizgici olarak çalışıyordu. Annesi Lisa ise evde dört çocuğu, Nouhad, Youssef, Hoda ve Amal'a bakıyordu.
10 yaşında Nouhad, olağan dışı sesi ile okulda dikkat çekti. Tatilde düzenlenen okul müsamerelerinde düzenli olarak şarkı söylüyordu. Şubat 1950'de okul şovlarından birine katılan Lübnan Konservatuvarı öğretmeni ve aynı zamanda ünlü bir müzisyen olan Mohammed Fleyfel'in dikkatini çekti. Sesi ve performansından etkilenen Fleyfel, Nouhad'ı konservatuvara gitmesi konusunda etkiledi. Önce, Nouhad'ın tutucu babası onu konservatuvara gönderme konusunda isteksiz olsa da, kardeşinin de onunla birlikte gitmesi koşuluyla izin verdi. Nouhad'ın ailesi toplu olarak onun müzik kariyerine destek olmuştur.
Mohammed Fleyfel, Nouhad'ın yeteneğiyle çok ilgilendi. Eğitiminin dışında, Kuran'dan ayetleri okumayı öğretti. Bir kez şarkı söylerken, Lübnan Radyo İstasyonu ve müzisyen (ayrıca ünlü Lübnanlı şarkıcı Majida Roumi'nin babası olan) Halim el Roumi'nin dikkatini çekti. Roumi onun sesinden etkilendi ve Arap notalarının yanında Batı notalarını da rahatça söyleyebilme yeteneğini farketti. Nouhad'ın isteği üzerinde, el Roumi onu Beyrut'taki radyo istasyonu korosuna şarkıcı olarak atadı ve onun için şarkı bestelemeye başladı. Nouhad'ın sahne adını "Turkuaz" anlamına gelen ve Arapça bir kelime olan "Feyruz" olarak dile getirdi.
1960'larda Feyruz, Halim Roumi'nin deyimiyle "Lübnan şarkıcılığının First Lady'si" olarak tanımlanıyordu. Bu dönemde, Rahbani kardeşler, Feyruz için yüzlerce ünlü şarkı, operattalarının bir çoğunu ve 3 sinema filmini hazırladı.
1969'da, Cezayir Başkanı Houari Boumedienne huzurunda özel konsere çıkmaması nedeniyle altı ay boyunca Lübnan radyo istasyonlarında Feyruz şarkıları yasaklandı. Bu olay, popülaritesinin artmasına sebep oldu. Feyruz açıklamasında her zaman her ülke ve bölgede halklara şarkı söyleyeceğini ancak asla bir birey için şarkı söylemeyeceğini belirtti.
1971'de Feyruz'un ünü büyük Kuzey Amerika turnesinden sonra uluslararası seviyeye çıktı. Konserler Amerikan ve Arap-Amerikan kitleler tarafından oldukça pozitif tepkilerle karşılandı. Arap diasporasına ulusal kimliğini hatırlatan bir figür olarak tarihe geçti.
1978'de Avrupa ve Basra Körfezi ülkelerini dolaşıp, Paris Olympia dahil olmak üzere çok büyük konserler verdi.

1975-1990 arasında devam eden iç savaşta Lübnan'ı terk etmeyi reddetti. İç savaş esnasında evine isabet eden bir füze ile evinden çıkmak zorunda kalmıştır. Ama yine de biricik Beyrut'unu bırakmamış ve Lübnan içinde güvenli bir bölgeye çekilmiştir. Amacı halkının yanında durmaktı. Ülkede şiddet ve ayrımcılık bitene kadar sahneden elini ayağını çekmeye karar verdi, ülke dışındaki konserlerinde ve TV röportajlarında ise bir kez bile gülmemiş, savaşı bu duruşuyla da protesto etmiştir. Ülke içi konserlere çıkmama kararını sadece bir defa bozdu, o da ikiye bölünmüş Beyrut’ta sahnelen “Petra” opereti içindir. Amacı kaynaştırıcı olmak ve savaşı durdurmaktı. Rivayete göre Lübnan iç savaşında sokaklarda Feyruz çalmaya başlayınca silahlar susarmış.

Feyruz gibi bir sanatçının böyle bir ortamda ve dönemde halkını sesinden mahrum etmesi pek çok toplumu etkiledi. Feyruz hep dolaylı olarak mezhepleri bir ahenk içerisinde yaşamanın yollarını aramaya teşvik etti. Sanatçının toplum üzerindeki etkisi o kadar büyüktü ki, barış yanlısı radyolar bu kritik iç savaş döneminde her sabah güne Feyruz’un bir parçası ile başladılar.
İlk Avrupa TV performansını, 24 Mayıs 1975'te Fransız televizyonunda gerçekleştirdi. En büyük hitlerinden biri olan "Habbaytak Bissayf"ı söyleyen Feyruz'u performanstan sonra programın sunucusu Fransız yıldız Mireille Mathieu sarılarak kutladı. Fransa'da TV'de katıldığı canlı bir programda sunucunun araplarla ilgili kötü konuşması sonucu fransızca bilmesine rağmen konuşmayı kesmiş ve tercüman istemiştir. Tercüman gelmezse konuşmayacağını belirterek Arap halkının onurunu ve kimliğini tüm Fransa önünde bu yolla savunmuş ve ortadoğu halklarının kalbine bir kez daha işlemiştir.
1986 yılında Londra’daki Royal Festival sahnesinde verdiği konserin biletleri karaborsada 1000 Pound’un üzerinde alıcı buldu. Bu rakam günümüz için bile fahiş bir tutardır.
2008'de Şam'de verdiği konser, Lübnan ve Suriye arasındaki gergin ilişkiler nedeniyle büyük tartışma yarattı. Bazı milletvekilleri Feyruz'a konseri iptal etmesi teklifinde bulundu. Suriye'de 7000 hayranı tarafından, arabasının Suriye sınırından geçmesi ile çığlıklarla karşılandı. Neredeyse her Suriye medya biriminde Feyruz şarkıları çaldı. Radyo kanalları, TV kanalları, restoran ve kafeler, Feyruz'un 20 yıllık aradan sonra Suriye'ye gelmesinin etkisi altındaydı. Ancak bu tartışma Lübnan'daki popülaritesini etkilemedi ve Batı Beyrut'ta binlerce Müslüman'la birlikte toplu cuma duası'nda yer aldı.
2013 yılındaki bir açıklamasıyla Hizbullah lideri Nasrallah'ı desteklediğini ve çok sevdiğini ifade etmesinin ardından Lübnan'ı karıştırdı. Maruni Hıristiyan köklerini iç savaş yıllarında ‘reddederek’ Filistinli mültecilerden yana tavır koyan Feyruz’un sözleri sosyal medyada alevli tartışmalar yarattı. Hizbullah’ın Esad rejimiyle bağlantısı nedeniyle sertçe eleştiren Lübnanlı siyasetçilerden, Dürzi lider Velid Canbolat efsanevi şarkıcıyı savundu. Canbolat “Feyruz eleştirilemeyecek kadar büyük bir isim. Bir siyasi cephe ya da ittifakla anılmayacak kadar büyük bir isim. İcra ettiği sanatın yüksek kalitesi dar siyasi gruplara indirgenemez. Onu her ayrımın üzerindeki konumunda tutmaya devam edelim” dedi.
Lübnan siyaseti üzerinde etkili olduğu dönemde halkın önemli bir kısmının tepki gösterdiği Suriye’ye, 2008’de Şam’da konser vermeye giden Feyruz’a yönelik eleştirilere oğlu Rahbani “Direnişin efendisine sevgiyi belli etmek imkânsız gözüküyor. Feyruz ve Nasrallah’a saldıran herkes İsrail’i savunur” cevabını verdi.


Feyruz'un sanatının dışındaki önemi Lübnan ulusunun inşasının en önemli aracı olmasından kaynaklanmaktadır. "Yıldızların elçisi, ayın komşusu" ve "Gecenin sabaha kavuşması" yakıştırmalarıyla anılan bu büyük sanatçı, resmi adıyla "Nouhad Haddad" ezilen ve ağır savaş şartları altında tarifsiz acılar çeken ortadoğu halklarının kalbinde silinmez bir mühür, yeri değişmez bir sevgilidir.

21 Ocak 2015 Çarşamba

PARİS KOMÜNÜ, DE GAULLE, CHARLİE HEDBO VE YARILMA

Paris Komünüyle belanın derinliğini tam göbeğinde yaşayarak anlayan Avrupa egemenleri ve burjuvazisi bir daha bu olayı yaşamamak için inanılmaz teknikler bulmuşlardır. Son yüz yıla bakıldığında sosyoloji, psikoloji, antropoloji, arkeoloji, iletişim gibi bilimlerle üretilen tekniklerin başarılı olduğu kesindir. (Ve elbette bu tekniklerin geliştirilmesine sosyal adalet ilkesinin geliştirilmesi süreci paralel olarak eşlik etmiştir.)
Bu teknikler günün hayat algısına, teknolojik ilerlemesine eş zamanlı fakat daha hızlı ilerlemiştir. Sosyal adaletin sağlanmaya çalışılması ve gitgide kuvvetlenmesi elbette hammadde için sömürülen dünyanın geri kalan kesiminin daha şiddetli, daha acımasız sömürülmesini zorunlu kılmış, bu zorunluluk sömürülenlere uygulanan vahşeti daha da yükseltmiştir.
Vahşi kapitalizmin Orta ve Güney Amerika'da, Afrika'da, Ortadoğu'da, Güney Asya'da yaptıkları bellidir. Her türden baskı, asimilasyon, soykırımlar... Konuşmaya gerek yok.
Fakat egemenler her zaman kendi içlerinde de bir birilerine daldılar, insanlık tarihinin modern çağdan sonraki döneminde savaşların tümünde bu faktör başattır. İşte Paris Komününden itibaren söz konusu belayı savuşturmak ve yok etmek için geliştirdikleri operasyonel özelliklerle destekli sosyal ve psikolojik teknikler Dünya egemenlerinin kendi aralarındaki paylaşım savaşlarında da kullanılmaya başlandı. Hem nizami harbin hem gayri nizami harbin (ki 2.Dünya Savaşından sonraki tüm tarih gayri nizami harbin, yeni deyimle asimetrik savaşların tarihidir.) çarklarında işletilen bu teknikler bilhassa manipülatif, provokatif ve sosyal silahlarla donatılan istihbarat servisleri ve o servislere yön veren açık-gizli düşünce kuruluşlarının yaratımlarıyla akıl almaz sonuçlar elde etti.
Soğuk Savaş dönemi (büyük parça olarak ta dümeni) ve bu dönemin (ve bu dümenin) türevleri çok başarılı örneklerdir.İçeride türevlere oluşturtulan toplumsal çalkantıların aynı cephede ortaklık yapan egemenlerin kendi iç savaşlarında o akıl almaz sonuçlara gidene kadar feci toplum mühendislikleriyle kullanıldığına şahit olduk. Hala da oluyoruz. Batı hem kendi egemenliği için hem toplumunun baş kaldırmaması için zalimane sömürdüğü yerlerde de kendine bağlı yönetimleri kurgularken yine bu tekniklere başvurmuş ancak yeryüzündeki bu ağır sömürü (kuzey-güney,doğu-batı farkını sağlayan) ve taarruzlara karşı çıkışlar da olmuştur. Yazık kı bu karşı çıkışlar aynen İslam Tarihinde Ebu Cehil'in müslüman olup, İslamın kazanımlarını kendi şahsına bağlamasındaki gibi önce ehlileştirilmiş, sonra da son kora su dökülür gibi söndürülmüştür.
Yer yüzünün bugünkü durumunda uzak yanda Çin -batının ucuz iş gücü olması dolayısıyla ne kadar güvenilir, tartışmalı-, Asyanın kuzeyinde Rusya, Amerika kıtasında Chavez'in devamı Maduro, sancılı bir biçimde İran ve son beş senedir Türkiye var. Bu ülkeler ve büyütmek istedikleri etki alanı İsrail'in, ABD'nin ve İngiltere'nin etki alanını azaltmakta olup, Ukrayna meselesinde ve petrol fiyatı operasyonunda Putin'e ve idaresine, bu yanda Ahmedinejat ve idaresine, Türkiye'de de Tayyip Erdoğan ve idaresine ameliyat düzenlendiği de nesnel biçimde ortada durmaktadır.
Geriye gidip oradan bugüne gelmeye çalışırsak;
Charles De Gaulle'ün Amerikancı politikaları hayata geçiren Fransa Merkez Bankası'na müdahale etmek istemesi ve Akdeniz'de çeşitli jeostratejik girişimleri amaçlamasına nasıl darbe indirildi? Ülkemizde ve Batı Avrupa'da silahlı sol hareketlerin faaliyete başlaması ve en kolay harekete geçirilebilecek unsurlardan gençlik kesimlerinin önüne devrim stratejileri konmasıyla soğuk savaşın Batı'sında ihtiyaç olduğunda servis edilen kaosla neler hedefleniyordu? Üstelik her kaosun her iniş-kalkışın sosyalist devrim öncesi uygun zemin olduğu yönündeki tespitlerle kaos durdurulamayacak derinliklere ulaştırılıyor sonra da zamanı geldiğinde bu kaoslara son veriliyordu.
Dönemin Fransa'sını ve biraz da Batı Avrupa'sını anlamak için sözü eski Dev-Genç'li Türkiye'deki '68 gençlik hareketinin bilinen isimlerinden Yusuf Küpeli'ye bırakalım:
(Uzun bir yazı olup, dikkatle okunmalıdır.)
" İngiltere ile birlikte dünyanın en eski sömürge imparatorluklarından birini kuran, ve İngiltere çapında olmasa da en güçlü emperyalist ülkelerin başında yer almış olan Fransa, I. Dünya Savaşı’nın ve II. Dünya Savaşı’nın acılarını ve yıkımlarını bizzat kendi toprakları üzerinde yaşayarak eski gücünü yitirmişti. Özellikle II. Dünya Savaşı’nın ardından İngiltere’de birinci güç olmaktan çıkmış olmakla birlikte, savaşın zararlarından azami ölçüde sakınabilmişti. Bu ada ülkesi, üstünlüğünü kabul etmek zorunda kaldığı “ortağı” ABD’nin gölgesinde gücünü, ve egemenliğini göreceli olarak koruyabilmişti. Fransa ise, diğer kıta Avrupası ülkeleriyle birlikte, -hiç te öyle olmadığı halde, güçlü propoganda makineleriyle Avrupa’nın kurtarıcısı olarak tanıtılan- ABD’nin hegemonyasını kabul etmek zorunda kalmıştı... Avrupa’nın doğusu ise, savaşın asıl ağır yükünü çekmiş ve en büyük bedeli ödemiş olan Sovyetler Birliği’nin etki alanı içine girmiştir. Dünya egemenliği peşindeki Truman yönetiminin (Harry S. Truman, 1945- 53) kışkırttığı “Soğuk Savaş” süreciyle birlikte iki kutuplu bir dünya şekillenmişti. Eski sömürge imparatorluğu Fransa, dünyanın başat güçlerinden olduğu o “şanlı” yılların çok ötesinde, ABD gölgesinde, krizler içinde çırpınan bir devlet haline gelmişti. Ekonomik zaaflar içindeki Fransa, eski Asya ve Afrika sömürgelerini korumakta zorlanmaktaydı.
Komünistlerin ve milliyetçi güçlerin birliğinden oluşan Vietnam ulusal kurtuluş cephesi, Vieth Minh, asıl mesleği tarih öğretmenliği olan general Nuguyen Vo Giap (1912-) komutasında, Vietnam’ın kuzey sınırlarına yakın, Hanoi’nin kuzeybatısında, Laos sınırında yer alan dağlarla çevrili Dien Bien Phu düzlüğünde, çembere almış oldukları kırk bin kişilik Fransız sömürge ordusunu, 7 Mayıs 1954 günü, neredeyse toptan imha etmişti... Özet olarak, bu zaferin ardından Temmuz 1954’de imzalanan Cenevre anlaşması ile ülke 17'nci paralelden kuzey ve güney olarak ikiye bölünürken,1883’den beri varolan Fransız sömürgeciliği son bulmuştu. Söz konusu anlaşma çiğnenerek, kuzey ile birleşmesi gereken güneyi ABD güçleri işgal etmişti. “Kuzey Vietnam”ın, gerçek adıyla Vietnam Sosyalist Cumhuriyeti’nin başkenti Hanoi olmuştu... Yine Fransa, 1960 yılında, Mauritania, Senagal, Mali, Ivory Kıyıları, Yukarı Volta, Niger, Togo, Dahomey, Kamerun, Çad, Merkezi Afrika Cumhuriyeti, Kongo Brazaville ve Gabon gibi Batı ve Orta Afrika sömürgelerini serbest bırakmak zorunda kalmıştır. Tüm bu ülkeler “bağımsızlık”larına kavuşmuşlardı. Fransız iç politikasını ve ekonomisini asıl etkileyen, ülke de krizin derinleşmesinde baş rolü oynayan olay, Cezayir halkının bağımsızlık mücadelesi olacaktı...
Moskova, Leningrat, Stalingrat ve Kursk önlerinde Nazi ordularının hezimetlerinin, ve Almanya’ya yaklaşmaya başlayan Sovyet güçlerinin zaferlerinin kesinlik kazanmasının ardından, Batı Avrupa’nın bütünüyle Sovyet etkisi altına girmesini, ve komünist partilerin Batı’da iktidara gelmelerini engellemek amacıyla, -vaktiyle kasıtlı olarak geciktirilmiş olan- Normandiya Çıkartması, 6 Haziran 1944 günü yaşama geçirilmişti. Özellikle komünist partizanların önderliğinde başarılı bir anti-Nazist savaş vermiş olan ve İtalya ile birlikte Batı’nın en güçlü, iktidara en yakın Komünist Partisi’ne sahip olan Fransa, söz konusu çıkartmanın ardından, 1944 yılında “kurtarıcı” olarak gelen müttefik güçlerin ve öncelikle ABD’nin etkisi ile eski burjuva demokratik sistemi “Dördüncü Cumhuriyet” adıyla 1945 yılında restore etmişti... Komünizm korkusu temelinde şekillenen ve Batı’da ABD hegemonyasını perçinleyen NATO anlaşmasını (4 Nisan 1949) imzalayan ilk 12 devlet arasında Fransa’da yer almıştı.
Hitler Almanyası’nın ezilmesinde Sovyetler Birliği’nin oynadığı başat rol, ya da savaşın asıl galibinin Sovyetler Birliği olması, ve komünist partizanların tüm Avrupa’da ve Fransa’da gösterdikleri güçlü direniş, halk yığınları içinde komünizmin prestijini zirveye taşımıştı. Avrupa’da komünistler iktidara hiçbir zaman bu kadar yakın olmamışlardı ama, Batı Avrupa ABD’nin denetimi altına girmişti. Yalta’da (4- 11 Şubat 1945) -Balkanlar dahil- nüfuz alanlarının paylaşımı çoktan yapılmıştı... Fransa’da iktidarı kaçıran komünistler, yine de ülkenin en büyük politik güçlerinden biri, hatta başlangıçta birincisi olarak kalmışlar, ve “Dördüncü Cumhuriyet”in ilk kabinesi içinde yer almışlardı. Fakat, Gehlen gibi eski Nazi istihbarat şeflerinin ellerinde doğum yapan CIA’nın tarih sahnesine çıktığı 1947 yılında, komünistler, kabineden uzaklaştırılacaklardı ve bürokrasi içindeki komünist yandaşları için de yol gözükecekti. Her ne kadar ortalıkta gözükmese de, bu operasyonun gerisinde Beyaz Saray vardı. Aynı yıl, iktidarın en güçlü adayı olan komünistlerin yollarını kesmek için, CIA’nın ilk en büyük sınır dışı provokasyonu İtalya’da tezgahlanacaktı- ileride, sırası gelince kısaca dokunacağız... Bundan sonra da, yüzde 22’yi aşan oyları ile komünistler, Fransız Ulusal Meclisi’nde en güçlü guruplardan biri olarak kalmayı sürdüreceklerdi.
Bilindiği gibi, savaşın sonlarına doğru, Japonya’nın ve Nazi Almanyası’nın yenilgilerinin ardından kurulacak dünya da mali anlaşmaları şekillendirmek amacıyla, ABD’de, New Hampshire’de, Bretton Woods’da, 1-22 temmuz 1944 günlerinde Birleşik Devletler Para ve Finans Konferansı örgütlenmişti. Franklin D. Roosevelt, 44 ülkenin temsilcilerini toplantıya çağırmıştı... Ardından, savaşın bitmesine birkaç ay kala, Bretton Woods kararlarına uygun olarak Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası kurulacaktı. ABD, tek egemen olarak kalacağını hesapladığı yeni dünya düzeninde, uluslararası mali sistemi de denetimi altına almak, mali manipülasyonlarla egemenliğini perçinlemek istiyordu... Sözkonusu konferansın kararlarına göre, sabit değişim bedeli olacak ve bu sadece dolara veya altına göre belirlenecekti. Diğer para birimleri dolara bağlanmış oluyorlardı... Altın’ın onsu, 35 dolar olarak belirlenmişti.
Dördüncü Cumhuriyet, 1954- 55’de alevlenen Cezayir bağımsızlık hareketi ile sarsılmıştı. Fransa, 1956 yılında, Fas’ın ve Tunus’un bağımsızlıklarını tanımak zorunda kalmıştı ama, Cezayir’de acımasız kanlı bastırma operasyonlarını sürdürmekteydi. Burada, bazı fransız vatandaşlarına ait büyük mülkler, topraklar vardı, ve bu tipler ülkedeki tutuculuğun önde gelen kışkırtıcıları konumundaydılar... Baş kaldırıyı bastırma çabasındaki 500 bin kişilik Fransız ordusunun artan masraflarının ekonomiye vurduğu darbe, ülkeyi zayıflatıp ABD denetimindeki uluslararası mali sistemlere bağımlılığını arttırmakta idi... Aynı olay, ülke içinde de bir baş kaldırıyı, savaş karşıtı büyük gösterileri tetiklemişti... Hem ekonomik ve hem de politik dengesizlik yaşanmaktaydı. Fransız frangı, 1958 yılında diğer avrupa para birimleri ile birlikte tam değişim değeri kazanınca, ABD bankaları Fransız şirketlerine büyük borçlar vermeye başlamışlardı. Bu paralarla yeni moder amerikan makineleri alınıyordu. Amerikan şirketleri de risksiz olarak Fransız ve diğer tüm Avrupa şirketlerine yatırımlar yapabilir, bunların hisselerini satın alabilir duruma gelmişlerdi. Artık onlar dolarlarını rahatça fransız frangı ile değiştirebilirlerdi. Bu gelişme, Fransa’da, tüm Fransız şirketlerinin Amerikalıların eline geçeceği korkusunu tetiklemiş ve milliyetçi duygulara güç katmıştı...
Kısacası, yaşanan bu ekonomik ve poltik kaos süreci içinde, zafer alayı ile birlikte Paris’e girmiş olan Özgür Fransız Güçleri komutanı ve savaş sonrası ilk geçici hükümetin (1945- 46) başı ulusal kahraman General Charles de Gaulle (1890- 1970) yeniden göreve çağrılacaktı... De Gaulle, 1 Haziran 1958’de Ulusal Meclis tarafından başbakanlığa davet edilecek ve gerekirse halk oyuna (referanduma) sunulacak yeni bir anayasa hazırlamak dahil geniş yetkilerle donatılma garantisi O’na verilecekti. Sonuçta, 28 Eylül 1958’de gerçekleşen referandum ile başkanlık sistemi getiren yeni anayasa yüzde 83’lük oy çokluğu ile yürürlüğe girecekti. Böylece, -halen sürmekte olan- Beşinci Cumhuriyet’in temelleri atılmış oluyordu... De Gaulle, kurduğu Yeni Cumhuriyet İçin Birlik partisinin başında Kasım 1958 seçimlerine girecek ve Ulusal Meclis’te çoğunluğu elde edecekti. Solda olan partiler bu seçimlerde önemli miktarda oy yitirmişlerdi... Aynı yılın Aralık ayında -büyük yetkilerle donanmış olarak- yedi yıl için ülkenin cumhurbaşkanlığına seçilecek olan De Gaulle’in cumhurbaşkanlığı 8 Ocak 1959 günü yürürlüğe girecek ve yeni hükümet O’nun tarafından atanacaktı.
ABD’nin Batı dünyasında kurmuş olduğu hegemonyaya başkaldıran De Gaulle, Fransa’yı eski güçlü günlerine döndürecek -ulusal bağımsızlıkçı- bir politikayı yaşama geçirmek için kolları sıvayacaktı. ABD’den ve bu ülkenin Avrupa’da eli olan İngiltere’den derin şüpheler duyan De Gaulle’nin tavizsiz politik çizgisi, Fransa’nın bağımsızlığını savunmak ve Fransa’yı güçlü önder ülke konuma yükseltmekti. O, Fransız-Alman birliğinin, ABD hegemonyasına yönelik mücadele de anahtar rol oynayacağına inanmaktaydı ve bu yönde harekete geçecekti. Ortak Pazar, 1959’da işlerlik kazanacaktı. Şüphe duyduğu İngiltere’nin Ortak Pazar’a üye olma girişimlerini, 1963- 66- 67 yıllarında üst üste üç kez protesto ile engelleyecekti. Başaracak gücü pek olmasa da O, Atlantik’ten Urallar’a dek güçlü bir Avrupa düşü kurmaktaydı. Bu amaçla, ABD hegemonyasındaki Batı tarafından “demir perde” olarak anılan “Doğu Avrupa” halk cumhuriyetleri ve Sovyetler Birliği ile bağımsız iyi ilişkiler geliştirecekti. ABD’nin muhalefetine karşın, Ocak 1964’de, Çin Halk Cumhuriyeti’ni resmen tanıyacaktı. Yine O, 1960 yılında Fransa’yı, atom bombasına sahip olan dördüncü büyük nükleer güç haline getirecek ve 1968 yılında Hidrojen bombası denemesini -ABD’nin yardımı olmadan- başarı ile sonuçlandıracaktı.
De Gaulle, Fransa’nın ekonomik gelişmesinin ve politik dengesinin prangaları olan ve yukarıda adları sıralı 12 Batı ve Orta Afrika sömürgesine 1960 yılında rahatça özgürlük verecekti... General Raoul Salan’ın komutasında bir gurup yüksek rütbeli subay, “Gizli Ordu Örgütlenmesi” (OAS) adıyla yasa dışı bir kuruluşa gitmişler ve Cezayir’de darbe girişiminde bulunmuşlardı. CIA ile dirsek teması içinde olduğu anlaşılan ve büyük toprak sahipleri tarafından desteklenen bu örgütlenme, Fransa’da terör eylemleri başlatmış ve -Cezayir’i özgür bırakmaya kararlı- De Gaulle’yi öldürmeye teşebbüs etmişti... De Gaulle, 18 Mart 1962 günü imzalanan Evian Anlaşması ile Cezayir savaşını noktalayacak, bu ülkenin özgürlüğünü tanıyacaktı.
NATO’nun askeri kanadından 1966 yılında ayrılan De Gaulle, aynı yılın Eylül ayında gerçekleştirdiği Kamboçya gezisi sırasında, Phnom Penh’de yaptığı ünlü konuşma da, ABD’nin Vietnam’dan çıkmasını isteyecekti. Yine O, 1956 Süveyş Krizi sırasında İngiltere ve İsrail ile birlikte Mısır’a saldırmış olan Fransa’nın bu politikasının tam tersine, 5- 10 Haziran 1967 Altı-Gün Savaşı’nın ardından, İsrail’i suçlayacaktı. İsrail’in, işgal etmiş olduğu Batı Yakası’ndan ve Gazza bölgesinden çekilmesini isteyecekti. Zaten O, savaş başlamadan üç gün önce, 2 Haziran 1967 günü, İsrail’e silah ambargosu başlatmıştı... De Gaulle, halkı Arap ülkelerle iyi ilişkiler geliştirme çabası içinde idi... De Gaulle, “Üçüncü Dünya Ülkeleri” olarak adlandırılan bloklar dışı ülkelerin birliklerini destekleyecekti. Latin Amerika ülkelerinin ABD hegemonyasına karşı mücadelelerine destek verecekti. Expo 67 münasebetiyle Temmuz 1967’de ziyaret ettiği Kanada’da, fransızca konuşan Québec (Kebek) bölgesinin -Kanada içinde- bağımsızlığına destek verecek, “Yaşasın özgür Kebek” diye konuşacaktı.
Dördüncü Cumhuriyet’ten De Gaulle yönetimine ekonomik yıkıntı miras kalmıştı. Önce, psikolojik bir darbe olarak, eski yüz frank, yeni bir frank ile değiştirilecekti. Ekonomi politikası, kapitalist liberal sistem ile iktisadi devlet kuruluşlarının karması üzerine kurulu idi. Yönetim, beş yıllık planlarla ekonomiye doğrudan müdahale edecek ve ikitisadi devlet kuruluşlarına ağırlık verecekti. Endüstri de modernizasyon ve devlet yatırımları ağırlık kazanacaktı... Fransız ekonomisi güçlenecek, ve 1964 yılında kişi başına ulusal gelir İngiltere’de olanla eşitlenecekti. Halkın tüketimi 1958’den 1969’a dek yüzde 56 artacaktı... Fakat bu süreç içinde, dünya da gelişen olaylarla birlikte, Mayıs 1968 olaylarının arifesinde, Fransız ekonomisinde problemler yaşanacaktı.
De Gaulle, 1965 yılında, ikinci kez yedi yıl için seçilmesinin ardından, aynı yıl, mali ilişkilerde doları anahtar konumundan çıkartıp savaş öncesi altın sistemine dönmeyi önerecekti. Ona göre, doların değişimde anahtar rolü oynaması, ABD emperyalizmine yaramaktaydı ama, altın tek bir ulusun üstünlüğüne hizmet etmeyecekti... İşte O’nun bu yaklaşımı, zaten De Gaule’den rahatsız olan Washington’un ve Londra’nın karşı saldırıya geçmelerinde başlıca etken olacaktı.
ABD’nin baskısı ile, -aralarında Fransa’nın da olduğu- on gelişmiş endüstri ülkesi, 1961 yılında, “Altın Havuzu” adlı ortak bir fon oluşturmuşlardı. Bunun idaresi Londra’da bulunan İngiltere Bankası’nda idi. Altın fiyatlarının onsunun 35 doların altında süreklilik kazanması üzerine olan anlaşma da, masrafların yarısını Amerikan Merkez Bankası, diğer yarısını da kalan ülkeler ve ek olarak İsviçre garanti etmişti... Anlaşılmış olduğu gibi, kurların sabit kalmasını sağlamayı amaçlamaktaydılar. Doların egemenliğine başkaldırmış olan De Gaulle yönetimi, Haziran 1967’de “Altın Havuzu”ndan çekildiğini açıklayacaktı. Amerikan ve İngiliz mali basını hemen karşı saldırıya geçecekti. Fransız Merkez Bankası, dolar ve sterlin stoklarını altınla değiştirmeye karar verecekti. Yaşanan panik ortamı içinde Londra borsasında 80 ton altın satılacaktı. Sterlin yüzde 14 devalüe edilecekti ve bu krizin başlangıcı idi sadece.
Kriz, 1968 yılında hız kazanacaktı... Yaşanan bir seri olayla birlikte, 1968 öğrenci olayları patladığında, kriz Fransa’yı da vurmaya başlamıştı ve aynı yılın sonuna doğru ülke altın rezervlerinin yüzde otuzunu yitirecekti... De Gaulle’nin politik sonunu getirecek olan Anglo-Amerikan karşı atağı başarıya ulaşmıştı.
İşçi eylemlerinde ekonomik talepler ön plana çıkmakla birlikte, öğrenci eylemlerinin başat nedeni ekonomik değildi. Öğrenciler, eğitim sisteminin, eski idari yapının değiştirilmesi taleplerini ön plana çıkartmaktaydılar. Başlangıçta polisin acımasız sert tavrı, ve De Gaulle’nin herhangi bir uzlaşmaya yanaşmaması, olayların büyümesinde başlıca etken olacaktı... Nantre Üniversitesi idari binasının birtakım müzisyenler ve 150 kadar öğrenci tarafından 22 Mart günü işgali, ilk protesto gösterisi olacaktı. Yönetim, polis çağıracak ve okul polis tarafından çembere alınacaktı. Taleplerini ifade ettikten sonra binayı terkeden öğrencilerin önderleri, okul disiplin kuruluna çağrılacaklardı.
Natre Paris Üniversitesinde yaşanan anlaşmazlık Mayıs ayı başında da sürecekti. Yönetim, 2 Mayıs 1968 günü bu üniversiteyi tatil edecekti. Bazı öğrenciler okuldan uzaklaştırılacaklardı. Bu durumu protesto etmek amacıyla Sorbon Üniversitesi öğrencileri, 3 Mayıs günü toplanacaklardı. Fransa’da en geniş öğrenci kitlesini temsil eden ulusal öğrenci birliği UNEF, ve üniversite öğretmenleri birliği, Sorbon’un polis tarafından işgalinin protesto edilmesi için 6 Mayıs Pazartesi günü gösteri çağrısı yapacaklardı, ve buna 20 bini aşkın öğrenci katılacaktı. Polis coplarla saldırıya geçecek ve bazı öğrenciler barikat kurma girişiminde bulunacaklardı. Ertesi gün, hocaların ve genç işçilerin de katılımları ile daha büyük bir gösteri örgütlenecekti... Ardından, 10 Mayıs günü bir diğer dev gösteri olacak ve bazı ajan provokatörlerin arabaları yakmaları, molotof kokteylleri atmaları, polise şiddetle saldırma fırsatı verecekti.
Aslında gösterileri desteklemeye pek hevesli olmayan, ve katılımcıları daha çok anarşist unsurlar olarak gören, ve sükunet tavsiye eden Fransız Komünist Partisi, polisin acımasız şiddetine karşı göstericilerden yana destek pozisyonu alacaktı. Ülkenin en büyük sol sendika federasyonu CGT ve CGT-FO, 13 Mayıs Pazartesi için bir-günlük genel grev ve gösteri çağrısı yapacaktı. Söz konusu 13 Mayıs günü Paris’te, yönetime karşı bir milyonu aşkın insan yürüyecekti. Başbakan Georges Pompidou, mahkumların serbest bırakılacaklarını ve Sorbon’un yeniden eğitime açılacağını bizzat anons edecekti. Fakat ertesi gün, 14 Mayıs’ta, Nantes kenti yakınlarında, Sud Aviation’da işçiler fabrikaları işgale başlayacaklardı. Ardında Ruen’de, Renault fabrikasında grev başlayacaktı ve bu hızla diğer Renault fabrikalarına yayılacaktı. İşçiler, 16 Mayıs günü 50 fabrikayı işgal etmiş durumdaydılar. Önce 200 bin, ardından iki milyon ve daha sonra sekiz- on milyon işçi greve gidecekti. İş gücünün 24 milyon civarında, çalışan işçilerin ise 19 milyon olduğu ülke de, iş gücünün yaklaşık üçte biri, çalışanların ise yaklaşık yarısı grevdeydi... Bazı kaynaklara göre, daha sonraki günlerde, grevde olanların sayıları tüm işçilerin üçte ikisine dek yükselecekti.
De Gaulle işçilere fabrikalarına dönme çağrısı yapacaktı. Sendikacılar, asgari ücrette yüzde 35, diğerlerinde ise yüzde 7 artış talebinde bulunacaklardı. Sosyal İşler Bakanlığı, 25- 26 Mayıs günlerinde sendikacılarla Grenelle anlaşmasını imzalayacak ve asgari ücretlerde yüzde 25, diğerlerinde ise yüzde 10 artış sağlanacaktı. İşçilerle ilgili sorun, her hangi devrimci politik bir dönüşüme yol açmadan, ücret artışları ile sonlandırılmıştı. Gelişmenin bu yönde olmasında sendikalar da önemli rol oynamışlardı. Fakat yine de işçi eylemleri sürmekteydi.
Öğrenci olayları kesintisiz devam etmekteydi. Fransa Öğrencileri Ulusal Birliği, 27 Mayıs günü, 30 ile 50 bin arasında bir öğrenci kitlesi ile miting örgütleyecek ve hükümetin devrilmesi gibi radikal talepler ileri sürecekti. Üç gün sonra, 30 Mayıs günü, solcu sendika federasyonu CGT önderliğinde birkaç yüz bin kişilik bir kitle, Paris sokaklarında yürüyecek ve “Güle güle De Gaulle!”, diye haykıracaktı.
Hükümetin devrilme aşamasına geldiğini gören De Gaulle, ertesi gün, sadık askeri birlikleri alarma geçirip mobilize edecek ve ardından radyo evine gidecekti. Radyodan Ulusal Meclis’i dağıttığını, yeni seçimlerin 23 Haziran günü yapılacağını ilan edecekti. Radyodan konuşuyordu, çünkü, TV çalışanları grevdeydiler. Konuşmasının ardından De Gaulle, işçilere, hemen işe dönmeleri emrini verecekti. Bu son gelişme, seçim haberi tansiyonu düşürecekti ve işçiler işlerine geri döneceklerdi.
Ulusal Öğrenci Birliği, yeniden sokak gösterileri çağrısı yapacaktı. Hükümet bazı ekstrem “sol” örgütlenmelere yönelecekti ve 16 Haziran günü polis yeniden Sorbon’a girecekti. Sonuçta, De Gaulle’nin ilan ettiği gün seçim olacak ve olay De Gaulle’nin istediği gibi sonuçlanacaktı. Seçimi kazanmış olmakla birlikte Gaullizm ağır darbe yemişti ve De Gaulle bir kez daha başkanlığa aday olmayacaktı. Yerine, başbakanı Georges Pompidou aday olacak, ve 1969 yılında Fransa’nın yeni cumhurbaşkanı olarak seçilecekti.
Aralarında dönemin sosyalist ülkelerinden aydınların da bulunduğu birkısım aydın, bu olaylar sırasında Fransa’nın devrimci bir durum yaşadığını ve Komünist Partisi’nin büyük bir fırsatı kaçırdığını hararetle iddia edeceklerdi. Bu konuda ateşli tartışmalar olacaktı. Doğru, bir ölçü de devrimci durum yaşanmış olmakla birlikte, bu kriz ne devrime yol açacak ölçüde derindi ve ne de krizi sosyalist devrime taşıyabilecek bir güç merkezi vardı. Fransız Komünist Partisi’nin örgütlü büyük bir parti olması, krizi, köklü değişiklikler getirecek bir devrime dönüştürmesine yetmezdi. Çünkü, özellikle silahlı kuvvetlerin dışında kaldığı böyle bir ulusal kriz devrime dönüşecek dinamiklerden yoksun olduğu gibi, uluslararası dengeler de böyle bir değişime uygun değildi... Bir kez, kalkışmaya katılanlar protesto olayında birleşiyorlardı ama, -aralarında gerçekten çok miktarda anarşist unsurların da olduğu bu kitle- herhangi somut bir politik değişim hedefi için aynı birliği koruyamazlardı. İş, var olanı devirip, yeni bir düzen kurmaya gelince, söz konusu protestolara katılanlar onlarca parçaya bölünürler ve devletin güçleri tarafından kolayca ezilirlerdi. Zaten o kadar olay içinde ölen kalan olmayacaktı.
Bir kez, Sovyetler Birliği’nin De Gaulle yönetiminin devrilmesinden bir yararı olmadığı gibi, böyle bir devirme işine yardımcı olmaya gücü de yetmezdi. Aynı yılın başında Sovyet yönetiminin Çekoslavakya’daki Dubçek iktidarı ile başı derde girmişti. Sovyetler Birliği, Varşova Paktı tanklarını Ağustos 1968’de bu ülkeye sokarak büyük prestij kaybına uğramıştı. Gerçi söz konusu işgal, bir anlama, 1967 yılında yaşanmış olan Altı-Gün Savaşı’na ve NATO planı çerçevesinde 21 Nisan 1967 günü Papadapulos önderliğinde Yunanistan’da gerçekleşmiş olan faşist darbeye bir yanıt olsa da, güçlü ABD propaganda mekanizmasının da etkisi ile Sovyetler Birliği çok zor durumda kalmıştı. Kendi derdi kendisine yeterdi... Uluslararası destek olmadan Fransa’da kimse devrim yapamazdı, ve ayrıca mevcut kriz böyle bir girişime kesinlikle uygun değildi.
Bir an için -birtakım aydınların şehvetli gevezelikleri ile uyum sağlayarak- söz konusu olaylar sırasında Fransa’da sosyalist devrime yönelen gelişmelerin başladığını farz edelim. De Gaulle yönetiminin devrilmesini en çok arzulayan ve belki gizli servis elemanları ile olayların içinde dahi yer almış olan ABD ve İngiltere, böyle bir gelişme karşısında, kesinlikle ve kesinlikle, gelmekte olan devrimi ezmek için ne gerekli ise onu yaparlardı. Bu konuda, komünistlerin iktidara gelmeleri durumuyla ilgili olarak, Fransa ve İtalya için çok daha önceden alınmış kesin kararları vardı... Mevcut koşullarda ABD ve İngiltere, NATO güçlerini de peşlerine takarak, Fransa içindeki sağ ve liberal güçlerle, ve ordu ile el ele, en ufacık bir ikircim göstermeden her türlü devrimci girişimi acımasızca ezerlerdi ve Sovyetler Birliği’de herhangi bir müdahale de bulunamazdı.
Söz konusu ezme işinin provası daha önce İtalya’da yapılmıştı... Ocak 1951’de ABD, NATO üyesi ülkeleri çok gizli bir anlaşma imzalamaya zorlamıştı. Üye ülkelerin kendi aralarında imzaladıkları bu anlaşmanın 5nci paragrafına göre, Komünistlerin seçimle iktidara gelmeleri, veya hükümetlerde önemli yerler elde etmeleri durumunda, ABD ve diğer NATO ülkeleri acilen müdahale edeceklerdi. Zaten, hazır NATO planı çerçevesinde -gizli NATO örgütlenmesi “Kontragerilla”nın veya Yunanistandaki adıyla “Kızıl Teke Postu”nun üyesi-Papadapulos önderliğinde 1967’de gerçekleşen darbe, yaklaşan seçimlerde merkez ve sol partilerin iktidara geleceklerinin anlaşılması üzerine yapılmıştı. Anlaşılmış olduğu gibi bu olay, söz konusu gizli NATO kararının yaşama geçirilmesinden başka bir şey değildi. Fransa için çok daha acımasız olacakları ise bir başka gerçekti... Tecrübeli İtalyan devlet adamı ve Hristiyan Demokrat Parti önderi Aldo Moro (23 Eylül 1916- 9 Mayıs 1978), ülkeyi politik krizden çıkartmak amacıyla Komünist Partisi ile koalisyon yapamaya hazırlanırken, aynı gizli anlaşma gereği, “komünistleri iktidara taşıyacağı” gerekçesi ile, İtalyan “Kontragerillası” olan “Gladio” örgütlenmesi tarafından ölüme yollanacaktı. Cinayet, “Gladio” tarafından denetim altına alınmış “Kızıl Tugaylar” adlı aşırı “sol” terör örgütüne işlettirilecekti.
Son bir örnek olarak. Yapısı Türkiye’de olana hiç benzemeyen ABD Genelkurmay Başkanlığı’nın (Joint Chief of Staff) ortaya çıkan çok gizli bir yazışmasında şu ifadeler yer almaktaydı: “İtalya’da ve Fransa’da komünistlerin güçlerinin kırılmaları, nihai hedeftir. Bu amaç uğruna her türlü araç mubahtır!” Söz konusu gizli karar, 1947 yılında İtalya’da yaşama geçirilecekti. İtalya’da 1948 seçimlerini komünistlerin kazanacakları kesinlik kazanmıştı. Bunu engellemenin tek yolu, iç savaş kışkırtmaktı. Ve Sicilya’da ayrılıkçı hareketi kışkırtacaklar, kaosa neden olacaklardı.
Olayların politik özünden tamamen habersiz biri olan Salvatore Guiliano’yu kışkırtarak “Robin Hood” rolünde sahneye süreceklerdi. Çetesi ile zenginleri soyup yoksullara vermek Guiliano’yu halk arasında efsaneleştirmişti. Bu konumu O’nun da çok hoşuna gitmekteydi. Sicilya -tam seçimler öncesi- Guiliano aracılığıyla istikrarsızlaştırılacaktı. Politik perspektiften yoksun Guiliano, 1 mayıs 1947 işçi gösterisine de saldırtılacak, ve bazı lokal komünist liderleri öldürecekti. Amaç, Guiliano’yu seven yoksul köylülerle işçilerin arasına kama sokmak, iç çatışma çıkartmaktı. Sonuçta alabildiğine ünlenmiş olan Guiliano, Sicilya’nın İtalya’dan ayrılmasını istemeye dek işi vardıracaktı. Söz konusu olaylarla halkın arasına korku salındıktan ve komünistlerin zayıflamaları sağlandıktan sonra, ne yaptığının bilincinde olmayan Guiliano’yu bizzat kendi adamlarından birine vurdurtacaklardı. Fransa için ise çok daha trajik olaylar yaşanabilirdi."
İşte bu gerçekliklerin arkasında Nato'nun hakimi olan Judaik-Amerikan-Anglo Sakson "silah-petrol-finans kapital" güçleri vardır. Bu güçlerin yazının başında değindiğim tekniklerle donattığı adına Gladio ya da ne derseniz deyin o organizasyonla yaptıkları hem ülkemizde hem de Avrupa'da ortadadır.
Öncelikle belirtmek gerekir ki içinde-tabanında hep iyi niyetli inanmış unsurların motor gücü oluşturduğu hem silahlı sol yapılara hem de sağ diye dile getirilen milliyetçi ya da İslamcı yapılara bu perspektiften bakmak gerekir. Bu gerekliliğin ana nedeni o günlerden bugünlere yaşananlar ve yaşananların yarattığı sonuçlardır. Hiç bir silahlı sol hareketin başarıya ulaşması mümkün olmadığı gibi yaşanan her kaos ve iniş-kalkıştan sonra söz konusu Judaik-Amerikan-Anglo Sakson egemenliğe yarayan siyasal düzenlemeler hayata geçmiştir.
Doğu Blokunun çökmesiyle oluşan yeni ortamın nasıl olacağı da aslında 1980'lerden beri ilmik ilmik örülmüştür. Bugünden geriye baktığımızda Judaik-Amerikan-Anglo Sakson egemenlik '90 sonrası gelişecek yeni dünyanın nasıl şekilleneceğine dair tezlerini Amerikan Ting-tang'lerinde 1980'lerde adamakıllı üretmiş ve bu tezlerin hayata hızlıca geçmesi için algı bombardımanlarıyla Dünya halklarının hazırlık evresi işi de kotarılmıştır.
Saddam Hüseyin'e verilen destekle devam ettirilen İran-Irak Savaşı neticesinde ortadoğu'daki mezhepçilik ayaklandırılmış, Afganistan'da Amerikan üniversitesinden çıkmış Usame Bin Ladin adlı bir Suudi'ye cihadist bir yapılanma kurdurulmuş, Afrika'nın çeşitli yerlerinde iç savaşlar çıkartılmış, Türkiye 12 Eylül faşizmiyle ezilmiş, bu faşizm ve tarihteki ciddi sorunların da etkisiyle oluşan silahlı Kürt politikası hem TC'ye karşı koz olarak görülmüş hem de gitgide çembere alınmış, Irak işgali hazırlığına geçilmiş, Barzani'ye bağlı güçler Guam adalarına uçaklarla taşınıp eğitilip geri getirilmiş ayrıca 1991'de ABD tarafından Irak hava taşıtları için ilan edilen uçuşa yasak bölge sınırı 32. paralelden 33. paralelin güneyine indirilmiş, Yugoslavya'da iç savaş yaşanmış, çok sert politikalarla ülkeye hakim olmaya çalışan Rus yanlısı Miloseviç yönetimi Nato bombardımanıyla yok edilip, Yugoslavya yedi parçaya ayrılmış, ABD ve Nato yeni üslerini eski Yugoslavya'nın çeşitli yerlerinde faaliyete geçirmiş, Trans-Kafkasya'da yıllarca süren savaşlar yaşanmıştır.
11 Eylül ikiz kule sabotajından bugüne süren son dönem ise en ilginç dönemdir.
Büyük Orta Doğu projesiyle sonlandırılmak istenen bu son dönem kanaatimce Judaik-amerikan-anglo sakson egemenlerin ayağına dolaşmıştır.
Dönemin ABD Dış işleri bakanı Condoleezza Rice ve Savunma Bakanı (eski ABD Genelkurmay Bşk.'nı) Colin Powell idaresinde başlatılan BOP'un unsurlarının kontrol edilemeyecek duruma gelmesi, söz konusu egemenliğin BOP'tan dönemsel olarak çark etmesine yol açmıştır. Obama idaresinin bu dönemsel çark sürecinde kritik rol oynadığı açık. Ancak kritik rol Hillary Clinton'un görevine son verilerek eski Cumhuriyetçi John Kerry'nin Dış İşleri bakanlığına getirilmesi ve geçen seneki Beyaz Saray bütçesinin kongre tarafından Beyaz Saray memurlarının işlerine son verilmesine dek onaylanmaması yoluyla ana eksene çekildi. Bugünkü haberlerde yer alan ABD'nin Suriye'de Esad yönetimini devirmekten vazgeçmesi hususu bir küsür sene önce John Kerry'nin Londra'da yaptığı basın açıklamasıyla zaten olayları takip edenlerce biliniyordu.
Fransa seçimlerinin muhtemel galibi olacak eski IMF Bşk.'nı Dominic Strauss-Kahn'ın ABD'de başına örülen cinsel taciz belasıyla rezil edilmesi ve seçimlerde aday olamamasıyla Sarkozy iktidarı devam ettirilmek istenmiş ancak Hollande'ın galibiyeti engellenememişti.
Öte yandan geçen yıl CIA'nin Alman Şansölyesi Merkel'i dinlediği, Merkel yönetiminin de Tayyip Erdoğan'ı dinlediği ortaya çıkmıştı. Tayyip Erdoğan'ın başbakan iken ofislerinin dinlendiği de hepimizin malumu. Amerikan ulusal güvenlik kurumları NSA ve CIA'nin belgelerini Dünya'yla paylaşan Edward Snowden Rusya'da sığınmacı. Meşhur wikileaks belasını yaratan Julian Assange ise İngiltere'nin Ekvador Büyükelçiliği'nden çıkamamakta halen.
Kısaca Dünya'nın paylaşımı-egemenlik kavgası insanlığın bildiği ve kullandığı teknolojiden çok daha üst teknolojilerin kullanıldığı istihbarat savaşları üzerinden sürüyor. Algı operasyonlarıyla yaratılan istikrarsızlıklar ve kaoslarla oluşturulmak istenen konjonktüre karşı bir başka konjonktürel konsensüsün var edilmeye çalışıldığı ülkemizde ve çevre ülkelerdeki olaylara bakınca net olarak görülmektedir.
Çembere alınmak istenen PKK ile Ortadoğu operasyonunun bir adımı atılma aşamasındayken Abdullah Öcalan ve Turgut Özal'ın 1992 yılında savaşı durdurma iradesi bu çemberi kırmak istemiş, ardından bu atak 1993'teki Eşref Bitlis, Uğur Mumcu, Jitem yöneticisi Cem Ersever cinayetleri ve Bingöl'de sivil otuz üç Mehmetçiğin öldürülmesiyle ve alevlendirilen milliyetçi duyguların baskısıyla boşa çıkarılmış, sonrasında Abdullah Öcalan CIA operasyonuyla TC'ye teslim edilerek İmralı'ya hapsedilmiş ve hem Avrupa hem Kandil hem de Türkiye'deki legal Kürt politik güçleri Tel Aviv-Washington-Londra hattından kontrol edilir kılınmaya çalışılmış, TC ise bu plana MİT-Abdullah Öcalan işbirliği ile mukavemet etmeye çalışarak karşı durmuş, bu karşı duruş ta CIA merkezlerinden yönlendirilen Fethullah Gülen cemaatinin devlet içindeki uzantılarıyla sabote edilmiştir. Ülkedeki politik gelişmeler sabotajın başarıya erişemediğini kanıtlıyor. Ancak TC'nin projesinin de başarıya eriştiğini hala söyleyemiyoruz. Kıl köprü üzerinde yüründüğü aşikar.
Irak'ta başlayıp Suriye'ye kayan Işid vahşeti, Milli Güvenlik Kurulu'nun kararı ve bilgisi olmadan Suriye'ye gönderilmesi imkansız olan Mit tırlarının bir savcı ve bir jandarma üsteğmenince yakalanarak deşifre edilmesi, Rojava ve Kobani'de yaşananlar, 6-7 Ekim olayları, geçen yıl Lice'de bayrak indirme ve heykel dikme -herhalde o bölgeden sorumlu jandarma birliğinden habersiz değildir- olaylarına benzer provokatif olayların günlerdir Cizre'de sürüyor olması ve evvel gün Hakkari'de sivil polislerin gösterici gruba ses bombası atarak olayları kışkırtmak istediği yönündeki hadiselerin bizlere gösterdiği gerçek şudur: "Dünya'yı paylaşım savaşının tarafları arasına Türkiye de katılmış ya da katılmaya çabalamaktadır. Bu çaba imkan olan her girişimle örselenmek istenmektedir."
Bir an için konuyla alakasız gibi görünen Charlie Hedbo olayını 1968 Paris ayaklanması bağlamında düşünelim:

"Fransa'daki Charlie Hedbo katliamı aslında Fransa devletine ve toplumuna yapılmıştır. Ülkesinde Afrika ve başka coğrafyalardan milyonlarca müslümanı barındıran Fransa'da müslümanlara göre İslam'a hakaret niteliğindeki karikatürlerin provokatif özelliği kullanılarak yaratılan katliam kaosuyla hem Fransız halkında müslümanlara yönelik nefreti büyütmek hem de devletin bu halklar üzerindeki baskısını arttırmak suretiyle yeni sansasyonel olaylara yol açmak amaçlanmıştır. Bu amacın elbette Fransa üzerinden tüm Avrupa'da hedeflenmekte olduğunu söylersek yanılmış olmayız. Saldırganların ölü ele geçmesi, soruşturmayı yürüten polis amirinin şüpheli intiharı, kadın militan Hayat'ın Fransa'dan kolayca ayrılabilmesi, Hollande'ın Paris'teki yürüyüşe Netanyahu'nun katılmamasını istemesine rağmen İsrail Devlet Bşk.'nın yürüyüşe katılması, o gün ABD Savunma Bakanı Paris'te olmasına rağmen ABD'nin yürüyüşte Büyükelçi düzeyinde temsil edilmesi kamplaşmanın De Gaulle dönemindeki gibi bir kamplaşma olup olmadığını sormayı zorunlu kılıyor. Çünkü Işid, "Suriye'de tampon bölge" ve Esad konusunda Türkiye'nin uluslararası zeminde dile getirdiği tezlere Batı Avrupa kampından destek veren tek yönetim Hollande yönetimiydi. Ayrıca iki senedir kah ABD firmaları, kah Çin firmaları derken Ulusal füze sistemi ihalesinde TC'nin yüzünü Fransa'ya çevirmesi ve Fransa'nın ortak üretimi kabul eden tek ülke olması ve üzerine İsrail'in tüm karşı çıkışlarına rağmen Fransa'nın Filistin'i tanıma prosesine alan ülkeler içinde yerini almasıyla yer yüzündeki yarılma elle tutulur gözle görülür hale gelmiş oluyor.Soğuk savaş döneminde (dümeninde) Silahlı sol örgütlerce zaafiyete uğratılıp sıkıştırılan ülkeler bugün selefi terörle sıkıştırılmak, zaafa ve kaosa bu yolla itilmek istenmektedirler. Bilhassa Charlie Hedbo'dan sonra Avrupa'da Judaik-Amerikan-Anglo sakson egemenlik dışında hareket edecek ülkelerin hangileri olacağı, Fransa'nın 1968'deki gibi boyun eğip eğmeyeceğini ilerleyen günlerde hep birlikte göreceğiz."