14 Aralık 2014 Pazar

ERDAL EREN'E BAKARKEN ALİ BÜLENT ORKAN'I GÖRMEMEK

Kendimi eleştirdiğim bir meseleyi paylaşacağım.
Dün Erdal Eren'in asıldığı günün 34. yılıydı. Bir iki cümleyle Erdal Eren'i anıp o günlerde Erdal Eren'in olduğu cezaevinde yedek subay olan Gazeteci sayın Namık Koçak 'ın anılarını paylaştım. Bu anıları Erdal Eren'in geçen seneki ölüm yıldönümünde de paylaşmıştım. Arada da bir kaç kere daha okumuşluğum var.
Özeleştirime gelince; Namık Koçak bey'in anılarında 3 no'lu bölümde Namık bey'in Erdal'a sigara verdiği ve Erdal'ın kabul etmediği ancak yan hücreden Ali Bülent Orkan'ın "ben içerim" diye seslendiği yazılı. Defalarca okumama rağmen "Ali Bülent Orkan" kimdir diye hiç merak etmedim. Daha da dürüstçesi, dikkatimi bile çekmedi "Ali Bülent Orkan". Halbuki anıların o kısmı Mamak cezaevinde idamlık mahkumların konulduğu hücrelerde olan bitenle ilgili:
Mamak Notlar 3
"Nöbetçi subayları tecrit’in demir kapısına geldiğinde nöbetçi asker var gücüyle “Dikkkkaaaaaaattttttttt…” diye bağırırdı. Her gece, ertesi sabah alınıp götürülecekleri endişesiyle yatan idam mahkumlarının, bu sesle yerlerinden fırladıklarını düşünmek bile insanın tüylerini ürpertiyordu. Erdal; çok sakin, sessiz, içine kapanık bir gençti. Tutuklularla konuşmak yasaktı ancak idam mahkumlarıyla kısa sohbetler oluyordu, “Erdal’a sigara ister misin?” diye sorardım, “İstemem Komutanım” diye yanıtlardı. Yan hücredeki Ali Bülent Orkan sigara sözünü duyunca, “Ben içerim, bana ver o sigarayı” diye seslenirdi her seferinde."
Yani Ali Bülent Orkan da idamlıklardan.

Dün bahse konu yazıyı paylaştıktan sonra farkettim ve aklıma takıldı. Şimdi baktım google'dan, Erdal Eren'in yan hücresinde kalan Ali Bülent Orkan ülkücüymüş ve o da idam edilmiş. Sekiz işçinin öldürüldüğü meşhur Piyangotepe katliamı davasında yargılanmış. İdam edildiği tarih 13 Ağustos 1982.
Erdal Eren "bizim çocuk" ya ! Ali Bülent Orkan adını duymamışız ya!
Bizden olmayanın idamlık olması ilgimizi bile çekmiyor. Beynimiz, düşünme sistematiğimiz ne hale getirilmiş. İdamlık Ali Bülent Orkan'ın adını kaç kez okumama rağmen ufacık bir merak bile gelişmiyor kafamda. Ne yazık !
İşte hepimizin savaşması gereken şey bu değil mi? Ali Bülent Orkan'ın farkına varmadığım için özür diliyorum. Çünkü 1980 öncesi sağ-sol çatışmasının kurgu olduğunu, darbeye zemin hazırlanması için bu ülkenin yiğit çocuklarının sokaklarda tokuşturulduğunu biliyorum. Benim vicdanımdaki suçlu Ali Bülent Orkan değildir. Suçlu rahmetli Ali Bülent Orkan ve diğerlerinin hassas değerlerini tahrik ederek kullanıp, ellerine silahı verip onlara "dinsiz,namussuz,hain,bölücü" diye insan öldürten ve onlara "vatanı kurtaran kahraman" gazlaması yapan gerideki organizasyonun yöneticileridir, arkadaki karanlık cani akıldır.
İnternette biraz gezinince bakın Ali Bülent Orkan'la ilgili neler buldum.
Helikopterinin düşmesiyle vefat eden Muhsin Yazıcıoğlu öldükten sonra okuduğu Kuran-ı Kerim'in arasından Ali Bülent Orkan'ın mektubu çıkmış. Mektup bir kaç cümleden oluşuyor:
"Selamün aleyküm başkanım ben Ali..
Çok sevinçliyim. Aldığım idam cezası 1 hafta ertelendi.Ben 1 hafta sonra öleceğim diye sevinmiyorum.Hatim indiriyordum yarım kalmıştı. Onu tamamlamaya fırsat kazandım ona sevindim.
Benden ve benim gibilerden Yasin-i Şerif'i esirgemeyin.Kaza oruçlarım vardı bitirdim sanıyorum aklım pek yerinde değil, belki Yasinleriniz bana şefaatçi olur."
Dönemin ülkücülerinin müdafiiliğini yapmış Av.Can Özbay'ın müdafii Ali Bülent Orkan'la ilgili anıları :
"12 Eylül döneminde iki müvekkili idam edilen ülkücülerin ünlü avukatı Can Özbay, müvekkilinin idam edilmesini önlemek için 12 Eylül döneminin Adalet Bakanı Cevdet Menteş'in evini basıp yatak odasına girdiğini anlattı. Can Özbay'ın, iki müvekkili, Piyangotepe Katliamı sanığı Ali Bülent Orkan ile Balgat Katliamı sanığı Mustafa Pehlivanoğlu 12 Eylül darbesinden sonra idam edildi. Sağlık sorunları bulunan Ali Bülent Orkan'ın idam edilmemesi için çok mücadele ettiğini söyleyen Özbay o günlerde yaşadıklarını şöyle aktardı: Orkan'ı kurtarmak için dönemin Adalet Bakanı Cevdet Menteş'in evini gece 12'de, kapısını zorla kırarak bastım. Bakanın yatak odasına girdim. Başında takke, üstünde geceliği ile karşıma aldım. Müvekkilimin sağlık sorunları olduğunu, asılamayacağını anlattım. Önce kızdı, epey münakaşa ettik, fakat beni dinleyince ikna oldu. Kalktı, giyindi, beraber Adalet Bakanlığı'na gittik. Orada bana idamı durduracağına dair söz verdi. Eğer o idam dursaydı, diğerleri de dururdu. Ama daha sonra Kenan Evren'le görüştükten sonra sözünde durmadı."
Adalet Bakanı'nın evini bastığı için hakkında soruşturma açılmadığını söyleyen Özbay, 'Çünkü haklıydım, bana hiçbir şey yapamadı' dedi.
'Anneme düğüne çıkar gibi olduğumu söyle...'
Namaz kılıp, abdestini alan Orkan, beyaz gömleği giyip sehpaya yürüdü, ilmeği kendisi boynuna geçirdi...
Avukat Özbay müvekkili Ali Bülent Orkan'ın idam edilişini şöyle anlattı: "O gün akşama kadar birilerine ulaşıp idamı engellerim diye koşuşturdum. Ama herkes benden kaçıyordu. Son anda beni aradılar. Kardeşimle birlikte bir arabaya atlayıp Ulucanlar Cezaevi'ne gittik. Önce tüylerim ürperdi. Çünkü ambulans ve içinde bir tabut gördüm. 'Acaba biz gelmeden astılar mı?' diye korktum. Ama sonra baktım ki, cezaevi avlusunda darağacı hazırlanıyor. İçeri girdim. Orkan çok şık giyinmişti, çakı gibi olmuştu. Doktorlar ona 'Başın ağrıyor mu, midende bir sorun var mı, boğazın ağrıyor mu?' diye sorular soruyorlardı. O ise sağlık sorunları olmasına rağmen hepsine 'hayır' diye yanıt veriyordu. Doktorlar 'Peki bu soruları niye sorduğumuzu merak etmiyor musun?' deyince 'Sohbet için olmadığını biliyorum herhalde. Beni idam edeceksiniz. Ama merak etmeyin turp gibiyim, hepinizden sağlıklıyım' yanıtını verdi. Sonra imamla tövbe duası okudu, namaz kıldı, abdest aldı. Bana 'Arkadaşlarıma, anneme çok selam söyleyin' dedi. 'Anneme düğüne çıkar gibi olduğumu söyleyin' dedi."
"Sonra oturdu bana son bir mektup yazdı. Ama onu bana vermediler, halen de vermiş değiller. Orada işlediği iddia edilen suç ile ilgili çok önemli şeyler olduğunu düşünüyorum. Sonra bir nara attı ve 'Avukatımı öpebilir miyim?' dedi. İzin verdiler, beni alnımdan öptü. Sonra beyaz önlüğü giydi. Celladı kabul etmedi. Boynuna ilmiği kendisi geçirdi ve hemen tabureyi tekmeledi. O yüzden ölümü çok gecikti. Ben karşısına geçtim, halen sağdı. 'İçinden Ayet-el Kürsü'yü oku' dedim. Ben sesli okudum, o dudaklarını kıpırdatarak okuyordu ve sonunda can verdi. Onu kimsesizler mezarlığına gömmüşler. Kardeşimle onu oradan çıkartıp gömdük."
Bu ülkede inandıkları dava için kişisel menfaat gütmeden ölüme yürüyen herkese saygı duyulması ve hangi cepheden hangi fikirden olursa olsun ölülerin anılarına saygısızlık yapılmasına müsaade edilmemesi gerektiğine dair duygu ve düşüncemi "Ali Bülent Orkan"ın farkına varınca dile getirmek istedim. Defalarca okumama rağmen "bizim çocuklar" saplantım nedeniyle rahmetli Ali Bülent Orkan'ı ufacık bile olsa merak etmediğim için rahmetliden ve kendimden özür diliyorum.

ERDAL EREN "17'LİK BİR DEV"

13 Aralık 1980... Karanlık, yaralı, acı bir gün...
Erdal Eren otuzdört yıl evel bugün asılmıştı. Yüzünü mü gördük, sesini mi duyduk, beraber omuz omuza bir hayatımız mı oldu? Hayır! Fiziken hayır! Peki nedir bizi Erdal Eren'e bu kadar yakın hissettiren?
Erdal Eren karşımızda bizi her halimizle zapt etmek isteyen, talan etmek isteyen güce daha on yedi yaşındayken dikilen, onurlu tavizsiz duruşuyla bir arslan parçası.
Yaşını büyütüp astılar. Dilden dile dolaştı Erdal Eren, efsane oldu diğer binlerce politik tutuklu ve hükümlü abimiz ablamız gibi. Mahkemede ve cezaevindeki tavrıyla büyüdü günden güne.
Haklı olanlar büyürler. Zalim karşısında ne kadar zayıf ve kimsesiz olursa olsunlar hep daha büyük gözükürler. Binbaşı Ernesto Guevara gibi, Frantz Fanon gibi, Lubumba gibi, Martin Luther King gibi, Ali Şeriati gibi, Seyyid Kutub gibi, Deniz Gezmiş gibi, Kemal Pir gibi, Abdülkadir Cezayiri gibi, Ömer Muhtar gibi, Hz.Ali gibi, Pir Sultan Abdal gibi, Şeyh Bedrettin gibi...Ve yolu bu kahramanların yolu olanlar gibi...
Gazeteci Namık Koçak Mamak'ta yedek subaydı Erdal Eren katledildiğinde. Namık Koçak'ın notlarını paylaşmak istedim:
Mamak Notları 1
"Gardiyanlar avukatının geldiğini söylediler. Yapacak bir şey kalmadığını, ellerinden gelen her şeyi yaptıklarını ancak başaramadıklarını söyleyip metin olmasını istemiş avukatı. İşin en acı en dayanılmaz yanıysa intihara yeltenmemesi konusunda Erdal’ı uyarmış avukatı ve artık infazda son kez görüşebileceklerini söylemiş. Kaskatı dinledim gardiyanın anlattıklarını, nutkum tutuldu bir şey diyemedim, bir yumruk boğazıma oturdu, soluğum kesildi."
Mamak Notları 2
"Yoklamalar sırasında Erdal’ın odasında sayfaları boş, kareli bir harita metot defteri görüyordum. Ne yaptığını sordum bu defterle, ders çalıştığını, mektup yazdığını söyledi. Artık neden yazmadığını sordum, mektuplarının kabul edilmediğini, gelen mektupların da verilmediğini söyledi. Erdal için yaşama dair her şey bitmişti, o küçücük hücrede hiçbir umudu kalmadan ölümü bekliyordu."
Mamak Notlar 3
"Nöbetçi subayları tecrit’in demir kapısına geldiğinde nöbetçi asker var gücüyle “Dikkkkaaaaaaattttttttt…” diye bağırırdı. Her gece, ertesi sabah alınıp götürülecekleri endişesiyle yatan idam mahkumlarının, bu sesle yerlerinden fırladıklarını düşünmek bile insanın tüylerini ürpertiyordu. Erdal; çok sakin, sessiz, içine kapanık bir gençti. Tutuklularla konuşmak yasaktı ancak idam mahkumlarıyla kısa sohbetler oluyordu, “Erdal’a sigara ister misin?” diye sorardım, “İstemem Komutanım” diye yanıtlardı. Yan hücredeki Ali Bülent Orkan sigara sözünü duyunca, “Ben içerim, bana ver o sigarayı” diye seslenirdi her seferinde."
Mamak Notları 4
"Ve bir sabah tecritin girişindeki nöbetçi yine " Dikkaaaaatttt" diye bağırdı. Ancak bu kez gelen sadece nöbetçi subayı değildi. Kalabalık gelmişlerdi o sabah, herkes vardı orada. Çok sevecen davranıyordu herkes, kırmaya çekinir gibiydiler. Başgardiyan hazırlanmasını söyledi Erdal'a. Sanki evine götüreceklermiş gibi sıcak bir hava yaratmaya çalışıyorlardı. Çok sakindi Erdal, tuvalete girmek istedi, arkadaki kapısız bölmeye geçti."
Mamak Notları 5
"Koca adamlar küçük bir çocuğun çevresinde pervane olmuşlardı, ses tonları çok yumuşaktı, sevecen davranmaya çalışırlarken yüzlerinde zorlama bir gülümseme vardı. Tarih tekerrür ediyordu adeta, Deniz Gezmiş'i de infaz sabah hücresinden alan Başgardiyan çıkardı Erdal'ı hücresinden. Hiç ses çıkmıyordu, koridorlarda yürüyen askerler, subaylar beton zemine sanki parmak uçlarıyla basıyorlardı, ayak sesi duyulmuyordu."
Mamak Notlar 6
"Tecritten nizamiyeye kadarki sessiz yürüyüş, cenaze korteji gibiydi suskun herkesin başı önünde. Erdal'ın cenaze töreni yaşarken yapılıyordu Mamak Askeri Cezaevi A-Blok'un koridorlarında. Nizamiye'nin merdivenlerinden indi ve araca bindi Erdal, arkasına hiç bakmadı. Araç karanlığın içinde uzaklaşıp gözden kayboldu.."
Rahat uyu Erdal abim. Seni unutmadık, unutturmayacağız.

13 Aralık 2014 Cumartesi

AYDIN KİMDİR? - Ali Şeriati


AYDIN KİMDİR?
Tek kelimeyle içinde bulunduğu tarihsel ve toplumsal mekanda kendi "insani konumu"nun bilincinde olandır. Bu bilinç cebri ve zorunlu olarak ona bir sorumluluk vermiştir.
Aydın özbilinç ve sorumluluk taşıyandır. Hele bir de okumuşsa daha etkilidir.Okumuş değilse daha az etkilidir. Elbette ilk aşamalarda böyledir. Yoksa sonraki aşamalarda kimi zaman okumuş olmayan biri okumuş olandan çok daha güçlü bir rol oynayabilir. Öyle ki geri bir sömürge aşamasından oldukça ileri,bilinçli ve devingen bir aşamaya sıçrayan toplumlara ilişkin bütünsel bir araştırma bu hareketlerin önder ve sorumlularının,bu bilimsel,toplumsal ve devrimci önderlik rolünü üstlenenlerin çoğunlukla entelektüel olmayan çehreler olduğunu göstermektedir.
........
Ne yazık ki yeni kültür'de ve bugünkü eğitim-öğretim sisteminde gençlerimiz çok sağlam ve kuşatılmaz surlarla çevrili bir kalenin içine çekilip orada eğitilirler. Toplumun içine girdikleri zaman da yine halktan ayrı ve tam anlamıyla özel makam ve konumlarda işlerini sürdürür ve kapalı bir aristokratik tahtırevanda halk içinde hareket ederler. Bu durum hem aydınımızın fildişi kulelerde yaşamasına ve toplumunu tanımamasına neden olur,hem de avam kitlenin kendi toplumunda var olan ve kendisiyle temas kurup kendisini aydınlatsınlar diye yetişmeleri için gerekli koşulları kendi parasıyla sağladığı düşünülen beyinlerden ayrı ve mahrum kalmasına yol açar. Bu ise büyük bir musibettir.
........
"Nereden başlayalım" sorusuna benim cevabım ne olursa olsun, üstelik cevabımı dile getirdikten sonra bu cevap sizin için kabul edilebilir olmasa da, yine de kaçınılmaz olarak şu esas konusunda benimle hemfikir olmalı ve şunu kabul etmelisiniz: "İlk iş aydını bulunduğu yerle halkı içine bağlayacak bir köprü oluşturmaktır."
........
Aydın entelektüel değildir. Yanlış olarak aydın diye tercüme edilen entelektüel beyin işi yapan kimse demektir. Böyle biri aydın olabilir de olmayabilir de. Bunun tersi de olabilir. Bir kimse entelektüel olmayabilir -yani beyin işi değil de bedeni bir iş yapabilir- ama aydın olabilir. Yani her aydın entelektüel ve her entelektüel de aydın değildir.
..........
Tanıma göre aydın Galileo'ların,Kopernik'lerin,Aristo'ların,İbni Sina'ların varisi ve takipçisi değildir. Onların varis ve temsilcileri Einstein,F.Brown gibi kişilerdir.
Aslında günümüz aydınının taşıdığı sorumluluk ve rol,eski toplumları değiştiren önderlerin, yani dinlerin peygamber ve kurucularının sahip olduğu role benzemektedir.
ALİ ŞERİATİ
(Ne yapmalı kitabından)

9 Aralık 2014 Salı

YAKUP ŞEVKİ PAŞA'YI HANGİMİZ NE KADAR BİLİYOR?

Tarihte tesadüflerin rolü çok büyük gerçekten de. Tabii tesadüf dememek gerek bunlara. Dini inancı olan insanlara göre kader. Tarihsel maddecilere göre sosyal determinizm... (Bana göre kader ve sosyal determinizm aynı şeylerdir.)
İlgilenenler hatırlar; Mustafa Kemal Paşa 15 Aralık 1917 ile 5 Ocak 1918 tarihleri arasında Veliaht Vahdettin Efendi'nin maiyetinde Almanya'ya gitti. Daha sonra 1918'in Haziran ayında Viyana ve (bugünkü adı Karlovy Vary olan) Karlsbad'a giderek böbrek tedavisi gördükten sonra Sultan Mehmed Reşad'ın vefatı ve Vahdettin'in tahta geçmesi üzerine 2 Ağustos 1918'de İstanbul'a döndü. 15 Ağustos 1918 günü 7. Ordu Komutanı olarak Filistin Cephesi'ne atandı ve ardından kendisine Fahri Yaver Hazreti Şehriyari (Padişahın Onursal Yaveri) ünvanı verildi. Mondros anlaşmasının imzalanmasıyla 13.11.1919'da başkente geri gelip altı ay burada İstanbul'da Harbiye Nazırı olmak için bekledi. Bu arada Sultan Vahdettin'in kızını istediği ve Vahdettin'in "benim kızım emrim altındaki bir zabitle evlenemez." diye kendisini terslediği de bilinen bir olay. Kısaca Kemal Paşa emperyalist ülkelerce parçalanıp yok edilmek üzere olan ülkenin kurtuluş yollarını aramış ve silahları toplatılan ordu'nun başına geçebilmek için çok uğraşmıştır. Harbiye Nazırı olursa emri altına aldığı orduyu işgalcilere karşı savaştırabileceğini düşünmüştür. Bu amacı gerçekleşmemiştir. Akabinde Samsun macerası başlıyor zaten ve devamı da herkesçe bilinir.



İşte böyle bir dönemde ordunun silahları toplatılırken, silahlarını teslim etmeyen tek bir komutan vardır: Doğuda hiç yenilmemiş olan 9.Ordu komutanı 1876 Harput doğumlu Yakup Şevki Paşa.

Doğuda ateşkes hattına alınan bu ordu, İngilizlere karşı direnerek geriye çekilirken, Yakup Şevki Paşa'nın üstlendiği büyük sorumlulukla, Kars ve Ardahan bölgesindeki  silah, top, cephane ve yiyeceğini, İtilaf Devletleri'ne teslim  etmemiş ancak bunları taktik yaparak Mondros Antlaşması hükümlerine göre aldığı kesin emirlere uymak suretiyle 1914 Doğu sınırının gerilerine yığmıştır.

Bu arada Kars'ta işgale karşı buluşan yerel direniş önderleri Mondros'u kaale almaksızın Kars Milli Şurasını toplamışlar ve Cenub-ı Garbi Kafkas Hükümet-i Cumhuriyesi yani Güneybatı Kafkas Hükûmeti'ni kurmuşlardı. Bu hükümetin arkasında Yakup Şevki Paşa ve silahlarını teslim etmemiş, hiç yenilmemiş moralli ordusu vardı. Yakup Şevki Paşa İstanbul hükümetinin Mondros anlaşması uyarınca yaptığı tüm baskılara rağmen İstanbul'u oyalayarak zaman kazanmış ve mevcut silahları hem halka dağıttırmış hem de gizli ambarlara saklatmışsa da gözlerinde ilerleyen rahatsızlık onu çalışamaz hale getirmişti. Vilayatı Şarkiye Müdafai Hukuk Cemiyeti (Doğu İllerinin Haklarını Koruma Cemiyeti) yetkilileri tarafından, Yakup Şevki Paşa'ya Erzurum'da başlayan milli hareketin başına geçmesi teklif edildiğinde, Paşa kendilerine şöyle demişti :
"Yolunuz doğrudur, size başarı dilerim. Ben de ateşkes şartlarını görünce burada kalarak milletle beraber çalışmayı düşündüm. Fakat şimdi İstanbul'a dönmek zorundayım. Çünkü gözlerimden çok muzdaribim, tedaviye muhtacım. Burada kalsam size yardımım olmaz, belki de yük olurum.." 

En sonunda hem İstanbul hükümetinin ağır baskısı hem de görmesinin gitgide kötüleşmesi ona İstanbul'a dönme kararı aldırdı. İstanbul'da tutuklanması olasılığını bildiğinden, tümen komutanları olan arkadaşlarının da ; memleketin ve ordunun selameti için başlarından ayrılmaması temennilerine rağmen, komutayı oradaki en kıdemli tümen komutanı Erzurumlu Rüştü Bey'e bırakarak 26 Nisan 1919 günü İstanbul'a gelmiş, gözlerinin tedavisi için Haydarpaşa Hastanesine yatmıştı.

Hastanede yatarken "Kars'tan bazı yiyecek maddesinin sınırlarımız içine taşınması, halkın silahlandırılması, Kars'ta milli bir irade ve milli kuvvetin kurulması" suçlarıyla İngilizlerce sorguya çekilmiş ve İstanbul'un işgalinden hemen sonra, 21 Nisan 1920 günü Üsküdar'da Nuh kuyusundaki evinde yine İngilizlerce tutuklanarak Mayıs ayında Malta Adasına götürüldü. 

Çok iyi derecede Almanca ve Fransızca bilen Şevki Paşa Malta'da boş durmamış İngilizce öğrenmiş ve derin Tarih ve Askeri bilgilerini geliştirmiştir. Dönemin meşhur Malta sürgünlerinden gazeteci A.Emin Yalman o günleri anlatırken “Çoğumuz dertli gibi dolaşır, kağıt oynayarak zaman öldürmeye çalışırdık. Şevki Paşa hiçbir zaman halinden şikayet etmedi, hiçbir oyun ve eğlencemize katılmadı ve bir dakikasını bile boşa geçirmedi, okudu okudu…” demektedir.

Gazi Mustafa Kemal'in 1921'de yaptığı tutukluların değişimi anlaşmasıyla 21 Kasım 1921'de vatana kavuşan Paşa, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa tarafından 2. Ordu Komutanlığı'na atandı. Harbiye'de Askeri Taktik ve Strateji Öğretmenliği yapması nedeniyle başta Mustafa Kemal olmak üzere Kurtuluş Savaşı'ndaki üst düzey komutanlar tarafından "Hocam" diye çağırılır, bütün komutanlar tarafından büyük saygı görürdü. Büyük Taarruz'dan önce taarruz stratejisinin belirlenmesi için yapılan toplantılarda, tedbirli ve titiz karakteri nedeniyle, taarruz planını çok riskli ve tehlikeli bulduğu için şiddetle itiraz etmiş, ancak yine de verilen emirleri, biri hariç, harfiyen yerine getirmiştir. Yerine getirmediği tek emir ise, Afyon'un ele geçirilmesinden sonra, komuta ettiği 2. Ordu'nun sol yanının ileri sürülmesidir. Yakup Şevki Paşa bu emre "kendi cephesinden çekilen olmadığı" gerekçesiyle itiraz etmiş, bunun üzerine cephe karargahı Paşa'yı atlayarak emri direk birlik komutanlarına vermiş, bu birlikler ileri harekata başlayınca Paşa da mecburen emri uygulamak zorunda kalmıştır. Büyük Taarruz'un zaferle sonuçlanması, bu planla zafer kazanılacağına pek ihtimal vermeyen Paşa'yı sadık bir Mustafa Kemal hayranı yapmıştır.9 Eylül 1922'de İzmir'in kurtuluşunun ardından komuta ettiği 2. Ordu ile beraber Çanakkale Boğazı'nda bulunan İngiliz güçlerinin kuşatılması harekatında görev almıştır.

Tarihin seyri böyle enteresan işte. Çünkü Kurtuluş Savaşının dinamosu Yakup Şevki Paşa'nın Doğu'da bıraktığı ordu ve silahlardır. Bu ordu dağıtılmış ve silahları teslim edilmiş olsaydı belki de savaş kazanılamayacaktı. Peki ya Yakup Şevki Paşa görme yetisini kaybetmese...Osmanlı ordusunun en prestijli ve saygın komutanı olarak büyük ihtimalle Milli Mücadeleyi başında olduğu orduyla o örgütleyecekti ve bugün Milli Mücadele komutanı ve Cumhuriyetin kurucusu olarak Anıtkabir'de Mustafa Kemal Atatürk yerine Yakup Şevki Atatürk yatıyor olacaktı. Mustafa Kemal Atatürk te bugün çoğunluğun Yakup Şevki Paşa'yı bildiği kadar bilinecekti. Tabii Yakup Şevki Paşa'nın askeri ve siyasi dehasının Mustafa Kemal Paşa'nınki kadar olmadığını da yaşanan olaylar açıkça gösteriyor. Bu gerçeği belirtmeden geçmeyelim.

Bir anekdot daha; Yakup Şevki Paşa Galiçya Cephesinde kazandığı zaferden sonra cephede üstün maharetlerinden dolayı Berlin’e İmparator sarayına davet edilmiş ancak sarayın kapısında Türk Bayrağı bulunmadığı gerekçesiyle saraya girmemiş ve Almanlar Türk Bayrağını asmak zorunda kalmışlardı. Galiçya'da 15.Ordu Komutanlığı sırasında gösterdiği üstün başarıdan dolayı Almanya İmparatoru 2. Wilhelm kendisine "Çivi" lakabını takmıştı. Teşekkür için cepheye gelen İmparator, kolordumuza armağan olarak bir vagon içki ve yiyecek göndermişti. Ancak sofrada içki yerine ayran, salam yerine Harput köftesi görünce çok sinirlenmişti. Bu olayı kendisine hakaret telakki ederek, Başkomutan Vekili Enver Paşa'ya baskı yapmış ve bu değerli kumandanı İstanbul'a geri aldırtmıştı. 

1939'da vefat eden Yakup Şevki Paşa önce Karacaahmet Mezarlığı'nda toprağa verildi. Naaşı daha sonra Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanları ve Atatürk'ün silah arkadaşları için Atatürk Orman Çiftliği arazisinde oluşturulan Devlet Mezarlığı'na nakledildi.
Seni kimseler bilmese anmasa da biz biliyor ve saygıyla anıyoruz, huzur içinde uyu Yakup Şevki Paşa.

3 Aralık 2014 Çarşamba

02.12.2014 TARİHİNDE TBMM'DEN GEÇEN DEĞİŞİKLİK KAPSAMINDA CMK 116.MADDE VE KUVVETLİ ŞÜPHE-MAKUL ŞÜPHE AYRIMI


Dün TBMM'den geçen CMK 116. Madde'deki değişiklikle ilgili basında ve sosyal medyada bir çok spekülatif yayın yapılmakta olup, bu tartışmaları netleştirmek amacıyla konuyu irdelemek gereği duydum.
Öncelikle meselenin detayına yani şüphe kavramını açıklamaya girmeden hukukumuzdaki Ceza muhakemesi nedir, bunu açıklamak gerekir.
Ceza Muhakemesi birbirinin devamı olacak şekilde ikiye ayrılır.
1) Birinci derece muhakeme ceza uyuşmazlığının ilk defa ele alındığı yargılamayı ifade etmektedir. Bu aşama da 2'ye ayrılır:
A) Soruşturma: Kanuna göre yetkili mercilerce suç şüphesinin öğrenilmesinden, iddianamenin kabulüne kadar geçen evredir.
B) Kovuşturma: İddianamenin kabulü ile başlayıp, hükmün kesinleşmesine kadar geçen evreyi ifade eder. Kovuşturma evresinde üç alt devre bulunmaktadır.
Bunlar; Duruşma hazırlığı, Duruşma ve Hüküm'dür.
2) İkinci Derece Muhakeme ise birinci derece muhakeme sonucunda verilen kararlara karşı, bunların denetimi amacıyla yürütülen yargılamaya verilen addır. İkinci derece muhakeme itiraz, istinaf ve temyiz muhakemeleridir. Bu yargılamalarda yapılacak denetim, maddi veya hukuki olabilir.
- Maddi Denetim: Uyuşmazlık konusu, olayın ve delillerin doğru değerlendirilip değerlendirilmediği, maddi bakımdan değerlendirmedir.
- Hukuki Denetim: Verilen kararın hukuka uygun olup olmadığı yönündeki değerlendirmedir.
Şüphe kavramını anlamak için yukarıda ayrımını koyduğumuz muhakeme işindeki birinci derece muhakemenin ilk adımı olan SORUŞTURMA müessesesini irdeleyelim şimdi de.
SORUŞTURMA Ceza muhakemesi kanunumuzun 160.Maddesinde tarifini bulur:
Madde 160
(1) Cumhuriyet savcısı, ihbar veya başka bir suretle bir suçun işlendiği izlenimini veren bir hali öğrenir öğrenmez kamu davasını açmaya yer olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin gerçeğini araştırmaya başlar.
(2) Cumhuriyet savcısı, maddi gerçeğin araştırılması ve adil bir yargılamanın yapılabilmesi için, emrindeki adli kolluk görevlileri marifetiyle, şüphelinin lehine ve aleyhine olan delilleri toplayarak muhafaza altına almakla ve şüphelinin haklarını
korumakla yükümlüdür.
SORUŞTURMA'nın başlaması için ihbar veya suç varlığına dair izlenimi halini gerekli kılmış kanunumuz. İhbar veya suç varlığının izlenimi hali bir şüpheye dayanmalıdır. Bu şüpheyi anlamak bakımından şu paragrafı dikkatlerinize sunalım:
" Şüphenin varlığı veya yokluğu ile şüphe var ise kuvvet derecesi, ceza muhakemesi hukuku açısından çok önemlidir. Zira; ceza muhakemesinin varlık sebebi suç şüphesidir. 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununda, soruşturmanın başlatılması, koruma tedbirlerine (durdurma, yakalama,gözaltı,tutuklama,adli kontrol,güvence gösterilmesi,arama,el koyma,bilgisayarlarda, bilgisayar programlarında ve kütüklerinde arama, kopyalama ve el koyma,şirket yönetimi için kayyım tayini,telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişimin denetlenmesi (telefon dinlemeleri bu kapsamdadır),gizli soruşturmacı,teknik araçlarla izleme v.d.) karar verilmesi,iddianame düzenlenmesi ve iddianamenin iadesi gibi çok önemli işlemler, şüphe durumlarına göre yürütülmektedir ve sonuçlandırılmaktadır. Şüphede, soruşturma veya kovuşturma makamlarının delillere ve olgulara dayanan bir tahmini söz konusudur. Şüphenin içinde daima bir yanılma payı vardır. Yanılma payının derecesine göre şüphe; basit, makul, yeterli veya kuvvetli olarak sınıflandırılabilir."
Görüldüğü gibi C.Savcısı'nın emri altındaki kolluk (polis veya jandarma) ile birlikte soruşturmaya başlaması iki şeyin varlığı halinde mümkün olabiliyor: suçun ihbarı ya da suçun işlendiğine dair izlenim oluşması. Şüphe meselesini üst paragrafta anlatmıştık. Buna göre CMK'nın 160. maddesindeki soruşturmanın başlamasının dayanağı olan ihbar veya suç varlığının izlenimi hali BASİT ŞÜPHE'dir. Dünkü değişiklikle 06.03.2014'teki değişiklikten önceki haline geri dönen kurala göre bu basit şüphenin varlığına takdir eden -savcıya bu noktada takdir yetkisi verilmiştir- savcılık makamı soruşturmayı başlatır ve elde ettiği unsurlar (bilgi,belge,veri v.b.) MAKUL ŞÜPHE'yi karşılayan bir seviyeye ulaşırsa bu halde yazılı medya,televizyonlar ve sosyal medyada her gün tartışmasını yaptığımız "ARAMA VE EL KOYMA KORUMA TEDBİRLERİ'NİN" hayata geçirilme süreci başlar.
GÜNDEMİMİZİ İŞGAL EDEN AKP'NİN DÜN MECLİSTEN GEÇİRDİĞİ MEVZUAT DEĞİŞİKLİĞİ İŞTE TAM DA BU NOKTADADIR.
Yani bir koruma tedbiri olarak kişi hürriyetini kanunilik ilkesi çerçevesinde sınırlayan yada ihlal eden "arama ve el koyma" müessesesi için icap eden şüphe'nin derecesinin değiştirilmesi meselesini konuşuyoruz.
04.12.2004 tarihinde yürürlüğe giren, önceki kanuna göre çok daha demokratik olan ve evrensel ceza hukuku normlarıyla AİHS'ne daha uygun hale gelen Ceza Muhakemesi Kanunumuzun 116. maddesinin düzenlediği "arama ve el koyma" koruma tedbirleri için MAKUL ŞÜPHE (soruşturma evresi için gerekli olan basit şüphenin bir adım ilerisi, kovuşturma yani ceza davasının açılması için gerekli olan yeterli şüphenin bir adım gerisindeki şüphe) varlığı aranmaktaydı.
Söz konusu madde şöyle idi:
"Madde 116 – (1) Yakalanabileceği veya suç delillerinin elde edilebileceği hususunda makul şüphe varsa; şüphelinin veya sanığın üstü, eşyası, konutu, işyeri veya ona ait diğer yerler aranabilir."
Yasa Koyucu 06.03.2014 tarihinde yaptığı değişiklikle bu maddedeki MAKUL ŞÜPHE şartını KUVVETLİ ŞÜPHE olarak olarak tanzim etti ve madde şu şekilde yürürlüğe girdi:
"Madde 116 – (1) Yakalanabileceği veya suç delillerinin elde edilebileceği hususunda somut delillere dayalı kuvvetli şüphe varsa; şüphelinin veya sanığın üstü, eşyası, konutu, iş yeri veya ona ait diğer yerler aranabilir."
Yasa koyucu böylece "arama ve el koyma" koruma tedbirleri için KUVVETLİ ŞÜPHE varlığını arayan maddeyi eski haline yani MAKUL ŞÜPHE varlığını arayan hale geri getirdi. Bir başka deyişle kanunun yürürlüğe girdiği tarih olan 04.12.2004'ten 06.03.2014'teki bahsi geçen değişikliğe kadarki on yıl boyunca "arama ve el koyma" için MAKUL ŞÜPHE varlığı gerekliydi. Basit şüphe varlığına dayanarak "arama ve el koyma" işlemleri yapılamazdı.06.03.2014'ten 02.12.2014'e kadarsa "arama ve el koyma" işlemleri için KUVVETLİ ŞÜPHE VARLIĞI aranmış olup tekrar edeceğimiz üzere 02.12.2014'te yani dün yapılan değişiklikle şüphenin seviyesi indirilmiş ve on sene boyunca tabi olduğumuz kurala geri dönülmüştür.
Konunun hukuki izahı budur.
On sene boyunca MAKUL ŞÜPHE'ye dayanılarak yapılan "arama ve el koyma" işlemleri hakkında şimdi vaveyla koparanlardan yeterli ses çıkmamışken, hatta ergenekon, balyoz, KCK ve özel yetkili mahkemelerde görülen diğer politik davalar ve örgüt davalarındaki bazı hukuksuzluklara sessiz kalarak bu rezaletleri zımnen onaylayanların dokuz aylık bir süreden sonra aynı düzenlemeye geri dönülmesine feryad etmeleri düşündürücüdür.
Mesele hukuk bilimine vakıf olmayanların değil ceza hukukçularının tartışması gereken bir meseledir. Zira "arama ve el koyma" koruma tedbirleri için MAKUL ŞÜPHE Mİ KUVVETLİ ŞÜPHE Mİ aranmalıdır sorusu hukuki bir problemdir.
Elbette kamuoyu meselenin siyasi tarafını derinlemesine irdelemelidir. Bu başka bir tartışmadır. Dokuz ay önce bu değişikliğin yapılmasının sebep ve amacı ile dünkü düzenlemeyle on sene boyunca yürürlükte olan kurala geri dönülmesinin sebep ve amaçlarının somut politik koşullar ve siyaset felsefesi açısından bir tartışmaya tabi tutulmasına hiç bir itirazımız olamaz. Yeter ki ağzı olan kendini hukukçu sanmasın ve kamuoyunu "diktatoryal bir düzene geçiliyor" çığlıklarıyla manipüle etmesin.
Av.Saygın Bedri Gider

29 Kasım 2014 Cumartesi

Rennan Pekünlü olayının düşündürdükleri


Prof.Dr.Rennan Pekünlü baş örtülü kız öğrencilerin derse bu şekilde girmelerini engellemek sebebiyle yargılandığı davadan hapse girdi. Bu ülkede uyduruk kaydırık sebeplerle milyonlarca insan cezaevlerinde ömür çürüttü, hem sadece politik sebeplerle de değil. Örneğin esnaflarımız ve küçük işletme sahipleri her ekonomik kriz döneminde karşılıksız çekler sebebiyle hapisleri boyladı. Hiç kimse de sorgulamadı bunu? Halbuki bazı Tüsiad mensupları ve şürekasının bazen tek başına bazen yurt dışından ortaklarıyla yarattıkları krizlerin faturası neden bu kadar acımasızca esnafın, küçük orta işletmelerin, memurun, işçinin sırtına yüklensin! Adamın hem işini batır, iflas ettir. Üstüne bir de cezaevine tık ve üstelik kimsenin de gıkı çıkmasın. 

Vay benim güzel ülkem, vay ülkemin sözde aydınları, okumuş çizmişleri...Hadi devrimciler kötü çocuk, terörist, anarşist. Hadi islami yapılar şeriatçı, gerici, kör karanlık. Hadi kürtler bölücü, eroin satıcısı, ermeni dölü. Bunlara yapılan haksızlıkları dile getirirseniz hayatınız tehlikeye girer. Tamam korktunuz, bu toplara girmediniz. 

Peki ya hiç bir şeye bulaşmamış sıradan yurttaşlar...Karşılıksız çek, hacizde malı icra memurunca götürülmesin diye taahhütte bulunup taahhüt yerine gelmeyince taahhüdü ihlal, mal beyanında bulunmama, elektrik hırsızlığı v.b. suçlar yüzünden yüzbinler cezaevi çarklarından geçti bu ülkede. (Ki bu insanlar ilk günden bugüne AKP iktidarının belkemiğidirler.) Bu kadar basit bir gerçeğin ve haksızlığın bir gün bile üzerine gitmediniz. Şimdi Rennan hoca diye sosyal medyada edebiyat yapanlar  bu anlattığım sebeplerle yanlarında kimseyi bulamazlar. Üzücü...

Ancak bence bu cezaevi süreci Rennan bey açısından olumludur. Bu ülke bizim, ne istersek o olur kafasındaki gayet elitist bir creme de la creme tabakanın mensubu olan bu akademisyen hayatında hiç münasebete girmediği halkıyla, hiç bir zaman aynı sofrada mercimek çorbası içip havadan, sudan, işten, güçten bahisle sohbet etmediği insanlarla aynı yerde yatıp kalkacak, aynı havayı soluyacak. Kesinleşen davanın ayrıntılarını bilmediğimizden hukuki bir değerlendirme yapabilme imkanımız yok, biz meselenin hukuki boyutundan çok sosyal ve sınıfsal haline bakarak fikir beyan ediyoruz. Bu sebeple bir hukukçu olarak şunu da dile getirmemiz gerekir; eğer maksatlı, taraflı ve intikama dayalı bir yargılama söz konusu ise elbette bu vahim gerçekliğin yanında olmak mümkün değildir. Her kim maruz kalırsa kalsın şüphesiz her hukuksuzluk ve haksızlığın karşısındayız. Umarız Rennan Pekünlü bundan sonraki hayatında bu üzücü süreçteki tecrübesi ve  kazanımının gereklerini sosyal görevi ve mesleki sıfatı çerçevesinde yerine getirir.


26 Kasım 2014 Çarşamba

TARAFIMA YAPILAN BEZİRGANLIK SUÇLAMASI İLE İLGİLİ ZORUNLU AÇIKLAMA


Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre BEZİRGAN :
1.Tüccar
2. Alışverişte çok kâr amacı güden kimse
3. Yahudi
4. Mesleğini sadece kazanç için kullanan kimse .
DR. HİKMET KIVILCIMLI BEZİRGANI NASIL KULLANMIŞ :
ÜRETİM NEDİR?
Üretim deyince ilk akla gelen şey insanın yaşaması için gerekli maddeleri elde etmesi oluyor. Ancak "madde elde etmek" deyince, bugünkü toplumumuzda insanı çok şaşırtıcı karışık olaylara alışmışızdır. Köy ağası da: konağında oturmuştur, adamlarıyla "bey gibi yaşamak için" ortalıkta kaplıyabildiği toprakları benimsemiştir. 0 toprakta çalışmadıkça yaşıyamıyacak durumda bırakılmış insanlar: Marabalar, Ortakçılar, Yanaşmalar, Ameleler, ve ilh. uğraşırlar. Bu uğraşmalarla yaratılan maddelerden Ağa pazar kanunlarına göre insafına kalmış bir bölük "maddeyi elde eder". 
Ağa'nın böyle madde elde etmesi üretim yapması mıdır? Hayır.
Bezirgân ve tefeci hacıağa ile eşraf ta başka türlü davranmazlar. Ellerine üç beş kuruş para sermayesi geçirmişlerdir. Bu para ile köylüleri, esnafları ve benzeri sıkışık insanları haraca bağlarlar.
BEZIRGANIN ARADIĞI: satmak üzere parasıyla veya para vaadiyle satın aldığı maddeleri, karşılığı ödenmek üzere sattığı köylüden, esnaftan, aydından, hattâ kapitalistten belli bir süre sonunda sağlıyacağı KÂR tutarıdır. Bezirgân sattığı malın mirasyedice harcanmasından memnun olur, hatırı kalmaz. Yâni, bezirgân sattığı malın üretici biçimde, üretim uğrunda kullanılmasına aldırmaz. Bezirgânın mallarını alan kişi ne dilerse yapsın. Yeter ki, malların karşılığını öderken: bezirgânın o maddeleri satınaldığı paradan çok fazlasını bezirgâna ödesin.
Şimdi bana yapılan suçlama (bence ağır hakaret) konusuna geçelim. "AKP teorilerini deşifre etmek yerine daha pahalıya devrimci ortama satmaya BEZİRGAN lık diyoruz kısacası." Suçlama bu...
1) Deşifre ne demektir? Çözmek, açıklamak demektir.
2) AKP teorilerini deşifre etmek ne demek? Birincisi ben bu deşifrasyonu yapmak zorunda mıyım? Deşifre edilecek bir şey görürsem zaten deşifre ederim. Yani çözümlerim, açıklarım. Bir problem yok kısaca.
3) AKP teorilerini çözümlemek açıklamak yerine bunları devrimci ortama satmak ne demek? Satmak fiili şahsi bir kazanç karşılığında bir şeyi diğerine vermek demekse, ben AKP teorilerini çözümlemek yerine bunları hangi kazanca istinaden olduğu gibi hem de devrimci ortama aktarıyorum? Şahsi kazancım ne burada?
4) Bu -aslında olmayan- satışa bezirganlık diyen kişi bezirgan suçlamasını Doktor'a göre kullandığını dile getirmişti. Doktor'un Bezirgan tanımı da yukarıda. Bu bezirgan tanımına göre ben köylü kurnazı bir aracı oluyorum. Ve şahsi menfaatimi her şeyin üzerinde tutarak insanları kendi çıkarım doğrultusunda kullanıyorum.
Ama işin ana maddesi olan BEZİRGAN suçlamasının yanında DEVRİMCİ ORTAM'a bir bezirgan olarak AKP teorilerini satma halisünasyonu hepsinden ilginç.


DEVRİMCİ ORTAM !!!
O KADAR GÜZEL BİR KONU Kİ, DEVRİM NEDİR? DEVRİMCİ KİME DENİR? SOSYAL DEVRİMCİLİKTEN Mİ TARİHSEL DEVRİMCİLİKTEN Mİ BAHSEDİLMİŞTİR? EMPERYALİST NATOCU ÇETELERİN ÇOK EVELDEN UYANDIĞI BU MESELEYE MÜDAHALELERİ NE BOYUTTADIR? DEVRİM DEVRİM DİYE KALKIŞILAN TOPLUMSAL OLAYLARIN SONU KİME YARAMIŞTIR? ÖLENLER NİYE ÖLMÜŞ, CEZAEVLERİNDE ÇÜRÜYENLER NEDEN ÇÜRÜMÜŞTÜR? İNSANIMIZ HANGİ DEVRİM ÇARKLARINDA ÖĞÜTÜLMÜŞTÜR? HALKLA OLMAYAN DEVRİM DEVRİM MİDİR? YOKSA BÜTÜN BU SÜREÇ VE TECRÜBELERDEN SONRA DEVRİMCİ ORTAM DİYE BELİRTİLEN ATMOSFERDE DEVRİM EDEBİYATIYLA BİR KISIR DÖNGÜ İÇİNDE SÖZDE DEVRİMCİLER -ben de dahil ve kendimi de eleştiriyorum- BİRBİRLERİNE GÜZELLEMELER YADA SAÇMASAPAN; TOPLUMLA, ÜLKEYLE, DÜNYADAKİ KAVGAYLA VE BÖLGE JEOPOLİTİĞİYLE ALAKASIZ TARTIŞMALAR MI YAPMAKTADIRLAR? 
İşte "güler misin ağlar mısın bizim garip halimize" türküsünü en yüksek perdeden bağıra bağıra söylememizin delilik diye algılanmayacağı "sözde devrimci" ortamda bezirgan olmak meselesi... Asla polemik değil. Gerçekler...Yaşanan hayat ve onun içindeki acı ve çok keskin gerçekler. Aynen emperyalist Batı'nın darbe yaptırttığı general Sisi'yi ayakta alkışla karşılayan Ekmeleddin İhsanoğlu'nu C.Başkanı adayı olarak destekleyen DEVRİMCİ GERÇEKLİĞİMİZ gibi...Ah o gerçekler... 
Türkiye sosyalist devrimci hareketi -hadi miladı 1968 kabul edelim, aslında elli sene daha geriden başlatmak gerekir de- 46 yıllık serüveninde düzen içi düzen dışı tüm tecrübesi ve birikimiyle bugün toplumun yüzde -iyi ihtimalle- beşini oluştururken, kalkıp legalitede düzenin ve üstelik MHP'nin C.Başkanı adayının (A.Türkeş'in eski danışmanı) arkasına sıralanıyorsa fazla söze gerek yok zaten.

Ne konuşacağız. Sisi'ye gelince; bu Ekmel bey Sisi Mursi'yi devirince Sisi'ye yıkama yağlama ballamalar yapmıştı. Hani geçen günlerde Yunanistan ve Güney Kıbrıs'la enerji ortaklığı, Akdeniz'de doğalgaz arama anlaşması yapan Sisi ile... AB'nin batan Yunanistan'a Güney Kıbrıs üzerinden ulufesi babında yani...(Mursi devrilmese o anlaşma Türkiye ile yapılacaktı da, o yüzden belirtme ihtiyacı duydum.) Yarım bilgi ile devrimci ortam eleştirisine gelince; 9 mart nasıl 12 Mart olduysa, ya da 12 eylüle giden yolda devrimci örgütler nasıl bin parçaya bölünüp ayrı ayrı halk devrimi stratejilerine (sovyet,Çin,arnavutluk v.d.) inandırdılarsa savaşçı yiğit insanlarımızı ve suni bir iç savaşın öznesi yaptılarsa, benim devrimci ortam eleştirimi -yarım akıl veya tam akıl- bu düzlemde değerlendirmek gerekir. Yakıcı gerçekler sende bende ayrı ayrı değil, objektif olarak bir anlam ifade etmedikçe zaten işin içinden çıkılamaz. Çıkılamadığı için de "İşte güler misin ağlar mısın bizim garip halimize türküsünü en yüksek perdeden bağıra bağıra söylememizin delilik diye algılanmayacağı devrimci ortamda bezirgan olmak meselesi..." diye gayet veciz betimlemiştim durumu ve BEZİRGANLIK ithamını.

19 Kasım 2014 Çarşamba

SİSTEMİN PARÇASI İNSAN - SİSTEMİN YOK ETTİĞİ İNSAN

Büyük bir baskı altındayız. Hiç bir şeye biz karar vermiyoruz. Ellerindeki yüksek teknoloji ve iletişim araçlarıyla bir algı yaratıyorlar. O yaratılan algı üzerinden bizim taleplerimizi ve arzularımızı oluşturuyorlar. Ve tamamen buna yönelik bir hayat tanzim ediliyor devamında. 

Şimdi esas sorun budur. Bu kuşatmayı nasıl kıracağız? Yani öyle yüksek bir bilinç gerekmektedir ki, bu meseleyi derinine kavrayıp yoğun tüketim sisteminin her dakika gözümüze soktuğu hiç bir boyalı,ışıklı, cafcaflı, albenili şeye kanmayıp kapılmayalım. Bu bilincin oluşması zordur. Hele kentte hiç mümkün değildir. Bireyin istese de istemese de parçası olduğu kent yaşamının koşulları ve kent kültürü bizatihi tüketim sisteminin dişlileri haline gelmiştir. 

Sorumuz şu: "konumuz olan ana problem yani kapitalizmin, yani serbest piyasacılık-sözde eşit rekabetçi piyasa'ya perde gerisinde yön verenlerin, onların kurumlarının, dillerinin, argümanlarının, kurgularının, her duruma göre değişen ideolojilerinin ağır hegemonyasından nasıl kurtaracağız canımızı?" Şimdiye dek söylenegelen marksist yahut devrimci beylik laflarla bu açmazdan çıkılamadığına da hep birlikte ve yaşanan tüm tecrübelerle şahidiz ki bir de ortada hepimizin malumu uzay çalışmalarıyla tahkim edilmiş müthiş bir istihbaratçılık, ajan-provokatif usulleri matematiksel nizamla akla gelebilecek her alanda kullanan muazzam bir organizasyon ve yine halkların elinde olmayıp egemenlerde olan yüksek teknolojiye dayanan feci silahlar vardır.

İç karartıcı bu tablo karşısında umut elbette yine de insanda. Peki o insan nerede? O insanı arıyoruz her yerde, çalıştığımız işte,çarşıda pazarda, sokakta, dünyanın her yerinde... vardır o insanlardan... hepimiz karşılaşırız. Bir video dolaşmıştı internette bir kaç ay evel. Köylü Ekrem'in videosu. Köylü Ekrem'i hatırlamak, aklımızın bir yerinde, bilhassa kent insanları olarak hatırımızda tutmak belki fiili bir yöneliş-hallediş değildir ama zihnimizde o fiile yakın durmak, o fiili canlı tutmak ve çevremizle bunu paylaşmak aslında dipten gelecek dalgaların bir tsunamiye dönüşebilme umudunu ayakta tutmayı sağlıyor. Bu kısır ve yok edici düzende umudun hiç olmazsa zihnimizde ayakta kalabilmesini sağlayan köylü Ekrem'leri çoğaltmaya bakalım.

Köylü Ekrem'den inciler:

"40 yaşımda doğduğumu hissediyorum. Şimdi çocukluğuma doğru büyüdüğümü ve kesinlikle çocuk öleceğimi söyleyebilirim."
"Sistemin bana verdiği her şeyi reddettim. Kendime estetik ve ahlaktan başka kendime hiçbir sınır koymadım… Ben nihayetinde ellerim kadar varım… İşletme okumanın verdiği tesirle, “para daha kolay nasıl kazanılır, verimli işletmecilik nasıl yapılır” öğretisiyle yaşadığımı ve hayatın sadece bu olmadığını birgün bir kaya tırmanışında düştüm ve iki kaburgamı kırdığım gün öğrendim. Orada iki gün yattım ve düşündüm: var ile yok arası bir saniyeden bile kısa, bir an!… Hiç ölmeyecekmiş gibi sadece çıkar amacıyla yaşamak, para için yaşamak çok yanlıştı. Çünkü kazandığım her şey bir anda yoktu.Tabii ki epeyce çevremde epey tepki aldım. Kendine yazık etti, çok zekiydi, şimdi ıvır zıvırla uğraşıyor diyorlar."
"Put mu yapıyorsun diyorlar, tepiyorlar.Ayağıyla dokunuyor, affedersiniz kadını okşuyorlar heykeli falan.Çirkin şeyler. Ama bu insanlara gelip yardımcı olmak lazım. Şimdi paranın sadece bir köle olduğunu, sadece bir araç olduğunu, temelin aslolanın hedefin amacın insan olduğunu biliyorum."
"Tıptan tıp öğrencilerinden biri heykeli devirdi. O kadar üzüldü ki. Bakın dedim.İstersem ben bunların hepsini tutar camdan atarım dedim.Gözümü bile kırpmam. Lüften üzülmeyin dedim, sizden değerli değil ki. Ben hepsini sizin için yapıyorum dedim. Hiç önemli değil, insanın yanında heykel ne ki yani. Nihayet ağaç parçası, taş."
"Başhekimdi, bunları siz mi yaptınız , dudak bükerek siz mi yaptınız dedi. Yani küçümseyerek köylüler böyle bir şey yapamaz tavrı vardı. MAALESEF BEN YAPTIM DEDİM."
"BAŞHEKİMMİŞ, HİÇ FARKETMİYOR. BEN DE KÖYLÜ EKREM'İM YANİ. FARKETMİYOR ONUN ŞEYİ."

Ardından kentteki bilinç sahibi birinin iç sesi :
"Savaşılması gereken düşmanlar var ve onlar şehirde. Benim gibi milyonların yaşadığı bu kenti, kentlerimizi bu pis lisan ve öldürücü kirli havadan temizlemek gerek. Sen de gidersen, senin gibi olanlar da giderse geriye kalan masum ve mazlum olan bilinçsiz milyonlar ne yapacaklar."

İçten gelen o sesin karşısına dikilen başka bir ses :
"Acaba bu savaşma isteğim aslında bir savunma hattı mı içimde tesis ettiğim? Hem kaçmaktan, boyalı, afilli, her türlü alternatife ulaşabileceğim kenti terk etmeye cesaret edemediğim hem de kendimi kentin öğütücü çarklarına tamamen teslim etmemek için mi bu savaş hattını kuruyorum yüreğime, yoluma, yarınıma?"

Demek ki tespit ettiğimiz kent ve tüketim düzeni açmazı yanında sözde bunları farkeden bilinç sahibi bizlerde de bir açmaz var. Bu dışsal ve içsel açmaz ying yang gibi birbirinin içine geçmiş. Biri çözülmeden diğeri de çözülemeyecek. Ve esas olarak ilk adım içsel açmazlarımızı çözmektir. Yani bu bilinçtekilerin bir karar vermesi gerekmektedir.

Köylü Ekrem'in video linki:
https://www.youtube.com/watch?v=LW3BY5qzhlg

16 Kasım 2014 Pazar

Kemalist bir abim'e cevaben (genişletilmiş cevap)


Senin eleştirdiğin, benimde kesin olarak reddettiğim gerçek İslam'la ilgisi olmayan din ile başlayalım. Hz.Muhammed'i ve Ali'yi mağlup edemeyeceklerini anlayıp kaleyi içten fethetmek amacıyla Müslüman olan ticaret sahiplerinin insanları İslam öncesi puta nasıl taptırtmışlarsa Allah'a da öyle taptırtmaları...Yani sapkın Emeviyye kültürünün yarattığı, bozdurulup beylerin kendi çıkarları doğrultusunda yeniden inşa edilen gariplerin, ezilenlerin,kölelerin dini olmaktan çıkarılmış İslam karşısında gerçek ve hak İslamı savunacağız. Sizler bu meseleyi konuşup dini yanlış bir cepheden eleştirince çok şeyi gözden kaçırıyorsunuz. Geride muazzam bir kültür vardır....Kökü çok kuvvetli olduğu için İbn sina, İbn rüşd, Farabi, Gazali, İbn haldun gibi efsanevi bilim adamlarını çıkarabilmiştir Doğu dünyası. Dünyanın ilk üniversitesi ve gök gözetleme kulesi Harran ilçemizdedir. Sana sayfalarca şey sayarım ama Doğu ya da İslam kültürü ne yaparsa yapsın kötüdür, sizlere yaranamaz. Batıdan ne gelirse size hep baş tacı, hep ehlen ve sehlen değil mi? Halbuki faşizm Batıdan çıkmıştır. halbuki ırkçılık, atom bombası, nükleer çalışmalar, yer yüzünün en kanlı en vahşi savaşları hep Batı kaynaklıdır. Ama bunlar gereksiz ayrıntılardır değil mi?
 Siz Mustafa Kemal'i de hiç anlamadınız. Son meşrutiyetin Selanik merkezli İttihat Terakki'sinin farmason işbirlikçi sermayesi Cumhuriyet devrinde kendi azınlığını ve iktidarını garantiye alsın diye kemalizm (yada atatürkçülük) diye bir fikir üretti. Mustafa Kemal'siz kemalizm...İçinde Kuvay-ı Milliye olmayan kemalizm! İnsanların, toplumun yeniden köle pozisyonuna itildiği, ikinci hatta üçüncü sınıf insan muamelesi gördüğü bu fikir ve devlet sistemini sol yada ilericilik adı altında sizlere savundurttular. Sosyalisti, Kürdü, Müslümanı ezilmiş, gebermiş kime ne? Ezilsinler de kaptanlar gemileri yürütsün ve mürebbiyeleri eksik olmasın. Açlıktan ölen mi var, ilaçsızlıktan ölen mi var, kimin umurunda? Bu ülke 2000'lere dek bu cenderede nasıl ezildi, bilmiyor musunuz? 

Rafa kalkmış toprak reformu nedeniyle Osmanlı'dan kalma Hamidiye paşalarının, Kürt-Türk-Arap farketmez, beylerin ağaların devlet gücünün yedeği olarak boy gösterip gariban köylüyü ezip mahvettiği düzen Cumhuriyet rejiminde neden aynen devam etti? Bu düzenin çeri başı da İsmet İnönü oldu. En somut örneği Köy çocuklarını aydınlatan Köy enstitülerinin kapatılması değil mi? Köylü aydınlansın istemediler. Kalkınsın istemediler. Liman ağızlarında toplanmış belli ailere ve onların acentalığını yapan şirketlere hizmet edilsin diye hepsi... 
İlericilik adına İsmet paşa politikalarını savundunuz, savunuyorsunuz? Üstüne bir de "biz Akp yi yıkacağız, iktidar olacağız" diyorsunuz ya. İşte en çok buna gülüyorum. Oy verdiği partinin başkanı İsveç merkezli bir enstitü (Silkroad İnstitute) raporuyla başkan yapılmış; ekmek için ekmel hadisesinin arkasını okuyamayanlar, Koç'un ve Aydın Doğan'ın yarattığı ve Fetullah hazretlerinin elini öperek podyuma çıkartılıp bel bağlanan saçı boyalı kaşı alınmış Sarıgül'ü geleceğin halk önderi diye hayal edenler "biz RTE'yi yıkacağız" dedikçe beni bir gülme tutuyor sormayın gitsin.
Son söz...Tekrar ediyorum Mustafa Kemal Paşa'yı hiç anlamadınız. Adam neden kurduğu kurumlara Etibank, sümerbank dedi? Bunları hiç düşünmediniz. Kafatası ölçme hikayesinin sebeplerini bile araştırmadınız. Hitit dilini konuşan ve yazan Truva'yı (Troia) yıllarca tüm Dünya'ya Helen diye pazarlayan, üniversitelerinde bununla ilgili koca koca kitaplar yazdırıp okutan o büyük ve vahşi hegemonyaya karşı açılmış devasa bir savaşın parçalarıydı bunlar. Bir kültür ve var olma savaşı.

Ama biz sizler gibi ezberci yada bir tarikatın (en devrimci de olsa en solcu da olsa tarikattır benim için) sorgusuz sualsiz takipçisi değiliz, olamayız. Biz her kaynağı okuyarak, tüm bu algı operasyonlarının saldırısına inat doğruyu arıyoruz. Bilimin de tarihin de politikanın da ahlakın da doğrusununun peşindeyiz. Çünkü bunların hepsinin sahtesi var. Mesela hepiniz RTE ile dalga geçiyorsunuz değil mi, şu Amerikanın keşfi meselesi yüzünden. Ama düşünmezsiniz hiç Piri Reis'in kim olduğunu ne yaptığını? Piri Reis'in haritasında Amerika kıtası vardır. Bu Piri'nin Amerika kıtasına gittiği anlamına gelmiyor. Fakat ait olduğu denizcilik geleneğinin oralara ulaştığını gösteriyor. Çünkü haritacılık o devirde her neslin keşfettiğini bir sonraki nesle aktarmasıyla gelişmiştir. Bu Piri Reis işini kim söyleyecek diye bekliyorum dünden beri, tık çıkmadı kimseden. Çıkmaz, çünkü kafalarımızı kendilerine angaje etmiş bir kolonyalist emperyalist güç var karşımızda. Kafalarımızı esir almışlar. (Ben hariç, beni çok şükür kimse esir alamıyor.Ne sahte emeviyye dini, ne avrupa marksizmi, ne liberalizm, ne milliyetçilik, ne başka bir şey. çünkü hepsinde doğrular hepsinde yanlışlar vardır ve bize göre tahlil edilmesi gereken kavramlardır hepsi.) 

Bense siz sevdiklerimin kafasını o melun esaretten kurtarmaya çalışıyorum. Düşüncelerime kızıp öfkelenenlere dahi bir adım daha yaklaşmaya çalışıyorum. Hangi fikirden olursa olsun karşımdakini önce dinliyorum. Önce bir dil yakalamaya çalışıyorum onunla. Çünkü biliyorum ki karşımdaki katı İslam şeriatçısı da olsa, katı PKK'li de olsa, katı Komünist , katı Kemalist te olsa o ya da ben banka sahibi değilsek, sigorta, petrol, silah şirketi sahibi değilsek, büyük medya grubu sahibi değilsek yada böyle güçlerin maaşlı tetikçisi değilsek aslında aynı yerdeyiz. İttifak etmemizin önünde engel yok. Ortak vatan, ortak kültür, ortak duygu ve ortak hedeflerde buluşabilmek bu ortaklıklardan ayrılmaktan çok daha kolaydır çünkü. Çünkü tarihi ve sosyal temeli vardır. Ve şansımız o temel ne kadar dinamitlense de yıkılmayacak bir güce sahip.

15 Ekim 2014 Çarşamba

TÜRKLER VE KÜRTLER (Son raunt)

(Sanal ortam yazışmasında verdiğim bir cevaptan.)

Elbette emekçi sınıfların kavgası ve başarısından daha önemli bir hedef yok, ancak burada Kürtlerin Türkiye devrimcilerine şunu deme hakları vardır; kardeşim sen kendi emekçi sınıfını savunamıyorsun, nüfus ta sende, tarihi tecrübe ve birikim de... Eşitler arası bir ilişki kurulacaksa ki hiç bir zaman kurulamadı, siz bir ayaklanın bakalım derler adama. Bu etkin ayaklanmanın orta sınıfların sokağa döküldüğü gezi olayları gibi örneklerle olamayacağını biliyoruz. Gezide'de biliyorduk.(Gezi'nin İstanbul sermayesi ve bazı istihbarat gruplarının operasyonu olduğunu düşünüyorum.En azından olaylara hemen dahil olup, yönlendirdikleri kesin bence.) Maalesef solcular, sosyalistler, devrimciler işçi sınıfı, çalışanlarımız ve köylülerimizden çok yukarda yaşadıklarından, halkımızın hassasiyetlerini (dini ve milli duygular) hiç takmaksızın söylem geliştirdiklerinden, geçmişin silinmeyen hatırası olarak birbirlerine silah sıktıklarından, yine geçmişin hatıra ve mirası olarak mahalleleri pasta paylaşır gibi paylaştıklarından öncelikli olarak emperyalizme ve siyonist yapılanmalara karşı esas ayaklanmanın manivelası olacak durumda değillerdir. Kim vardır solun içinde olmadığı geniş halk yığınlarının içinde ;AKP. Zaten AKP de bu yüzden iktidardır. Şu çok olumludur: ' Tarih bize Türkiye iktidarını egemen işbirlikçi sermayenin değil halkın belirlediğini ' ispatladı. Bu açıdan gelecek açısından umutvarız. (Bunu bilinçli söylüyorum zira 12 senedir ne yapıp edip egemen sermaye ve bağlı olduğu dış finans merkezlerinin operasyonlarına rağmen seçimleri kazanan bir iktidarla karşı karşıyayız.) Kısaca Türkiye devrimci hareketi kanserlidir. -bu ayrı bir tartışma konusudur, girmiyoruz.-

Hamidiye paşası Milli aşiretinin reisi İbrahim Paşa
Gelelim Hamidiye paşalığından, Ermeni tehcirinden kalma mallarla palazlanan Kürt sermayesi ve bu sermayenin çok geniş topraklar üzerindeki mülkiyetinin temsilcilerine. PKK'nın ilk eylemleri bilirsiniz bu egemen Kürtlere karşı yapıldı.Önce devletle iğrenç bir işbirliği yapan Sedat Bucak'ın amcası Mehmet Ali Bucak bombaların ve uzun namlulu silahların kullanıldığı bir saldırının hedefi oldu. Siverek çevresinde bir kaç güren çatışmalar ses getirdi. Ardından Diyarbakır'ın kadim zenginlerine saldırıldı. Altan Tan'ın babası Bedii Tan meşhur Cemilpaşazade ailesinin şirketlerinin müdürü ve 12 eylül zindanlarında patronu Felat Cemiloğlu ile birlikte utanç yeri o cezaevinde tutuldular.Bakın burası ilginçtir. Çünkü o cezaevinde bu zengin eşraf kişilerden PKK adına vergi almaya çalışan militanlarda yatıyordu. Bu kişilerin cezaevine gönderilmelerinin sebebi de Pkk'ya önceleri direnmelerine rağmen en sonunda Şırnak'tan gelen kömür kamyonlarının yakılmasına dayanamayıp haraç vermeleridir. Yani teröristlere yardım yataklık...

Hasan Cemal'in Kürtler kitabında Felat Cemiloğlu bey -ben bu aileden bir çok kimse tanıdım, düzgün iyi eğitimli ve varlıklı kişilerdir- anılarını, çok müteessir eden o acı dolu dönemleri ayrıntıyla anlattı. Bedii bey yani Altan Tan bey'in babasıda işkencelere dayanamayıp kalp krizi geçirerek ölmüştür. Sanki o cezaevi idaresi, bir komplo teorisi demiyorum ama yaptıklarıyla PKK'ya adam kazandırmıştır. Bu kadar anlatımdan sonra sadete geleyim. PKK'nın silahla ve ölerek öldürerek elde ettiği güç legalitede sivil unsurlarca kullanıldıkça işin rengi değişti.


Türkiye'nin görece demokratikleşmek zorunda kalmasıyla, bu siyasal strüktür içinde legalite ile illegalite arasında iktidar problemleri yaşandı. Çünkü legalite zemininde temsiliyet bulanların tümü Apo'ya ya da Apo'cu PKK'ya bağlı kişiler değillerdir.
İşte bugüne bakarsanız Güneydoğu'nun en varlıklı ailesi diyebileceğimiz Cemiloğlu ailesinin ortağı ve müdürü Bedii beyin oğlu PKK'nın sivil örgütü diye bildiğimiz BDP'nin milletvekilidir ve ilginç bir biçimde bugün basında yer aldığı üzere kendi örgütünü eleştiri yağmuruna tutmuştur. Ahmet Türk Kızıltepeli çok geniş arazilere sahip bir ailenin reisidir. Kasrı Kanco'nun malikidir.Eski CHP milletvekilidir ve Diyarbakır cezaevinin misafirlerindendir aynı zamanda.

Sırrı Sakık yine Muş'un varlıklı ailelerinden birinin mensubudur. Söyliyeceğim; dağda savaşan gerilla fakir köylü çocuklarından oluşuyor. Ölenler, cezaevlerine girenler,en ağır yükü üstlenen onlardır. İşin kaymağını yemek isteyense yukarda bahsettiğim üzere Kürt sermayesidir. Aşağıda o gariban köylü çocukları savaşacak, beyler de hiltonlarda kluplerde viskilerini tokuşturacaklar.Bu ittifakın devamı mümkün değildir. Öbür çelişki ise uluslararası konjonktürde ortadoğu paylaşımında kimin hangi safta buluştuğudur ve Kobani üzerinden beliren ayrışmanın ana sebebide budur.Malumunuz Apo TC devleti politikalarıyla ortaklaşmış ve anlaşmıştır.




Ancak yukarda bahsettiğimiz o sivil unsurlar ve ABD, İngiltere ile İsrail'den bazı sözler alan Kandil'in bir kesimiyle Rojava yönetimi, TC ile APO'nun ortaklaştığı sürecin dışında oldukları iddiasıyla git gide aradaki mesafeyi açmışlar, maalesef son duruşmada malum olaylarda 40 yurttaşımız can vermiştir.Bu kavga yeni bir kavga değildir. Biz bu kavgadan DTH süreci başladığından beri haberdarız.Hatta bu kavganın kökü meclise ilk giren milletvekillerinden Leyla Zana'ya kadar gider ve Apo'nun Zana'ya kürtçe yemin ettirmesinin aslında Zana ve arkadaşlarının Apo tarafından cezalandırılmaları anlamına geldiği birçok sohbette geçen bir olaydır.


Ateş olmayan yerden duman çıkmaz misali, Diyarbakır zenginlerinin temsilcisi Mehdi Zana'nın eşi olan ve aslında bu zengin Kürt kesiminin temsilciliğini yapan bayan Zana ve arkadaşları bu yeminle harcandılar. Söz konusu uzun hapisler de hem iç politikada hem Avrupa propagandasında çok faydalı malzeme olmuştur. Peki Apo neden varlıklı Kürtlerin temsilcilerini, -Demirtaş olayıda aynıdır- kolayca gözden çıkarabilmektedir? Çünkü ana komuta paylaşılamamaktadır. Bunun sebebi de ortadoğu rantı ve coğrafyayı kimin kontrol edeceği üzerine şekillenmektedir. Ne TC Apo'dan cayabilir, ne APO TC'den...Apo'nun demokratik özerklik diye bahsettiği ve marksizmi aştığını söylediği demokratik konfederalizm kulağa çok hoş gelsede şu an itibarıyla uygulanması mümkün gözükmeyen bir tezdir. Kısa vadede bu tezin yaratacağı sonuçsa Ulusal bir Kürt devleti kurulmasının önünün kesilmesidir.


Zira haklı olarak çok sert bir ulus-devlet eleştirisi getiren bu tez sayesinde dört ülkeye bölünmüş Kürtlerin artık ulusal devlet amacında olmalarına gerek yoktur. Zaten bu tren çok önceden de kaçmış olduğundan oluşacak ulus-devletin kolonyalizm uzantısı bir uydu olmaması beklenemez. Bu halde demokratik konfederalizm tezi ışığında hedefin tüm Kürtleri içine alan bir Türkiye projesi olduğu açıktır. Bunu dürüst bir biçimde dile getirmeliyiz. Ve bu tez benimde inancım o yöndedir, hem Türklerin hem Kürtlerin geleceğini daha sağlıklı bir temele oturtmaktadır.Ancak bu tezin gerçekleşebilmesi Kürtler içindeki anti-apo kesimlerin temizlenmesiyle mümkün kılınabilir. Zira anti-apo kesimler temelde dayanmış oldukları sermaye ve işbirliği içinde oldukları Washington-Londra-Tel aviv hattı sebebiyle bu tezin tarafı olarak masaya oturamazlar, kabul edilemezler. Onlar Washington-Londra-Tel Aviv işbirliği gereği birleşik Kürt ulus devletinin peşindedirler.Ancak Türkiye'nin hem kısa hem uzun vadeli çıkarları buna cevaz vermez.



Dolayısıyla son Kobani eylemleri sonrası maalesef Kürtler içinde bir iç hesaplaşma beklenmelidir. Paris cinayetleri aslında bu hesaplaşmanın başlangıcı ve bir ayağı idi. Uzun zamana yayılı bir hesaplaşma beklenmelidir. Çünkü bu işin bir de hiç kimsenin dikkat etmediği ve çok kuvvetli olan Avrupa Kürtleri ayağı vardır.

TC ile can ciğer kuzu sarması haline gelen Barzani ve Irak Kürdistanı meselesini ise atiye bırakıyoruz.
Ancak bir soru soralım; acaba Barzani TC ve Apo'nun ortaklaştığı demokratik konfederalizmin neresinde duruyor? Bu konuyla ilgili politik ve sosyolojik bir çalışma var mı bilmiyorum. İncelemek ve anlamak gerekir.