20 Ağustos 2014 Çarşamba

MAHSUM KORKMAZ'IN HEYKELİNDEN GÖZÜKENLER


Lice'de PKK'nın sembol isimlerinden Mahsum Korkmaz'ın heykelinin dikilmesi ve yıktırılması büyük ses getirdi. Sesin büyüklüğü yapılan operasyonun büyüklüğünden ileri geliyor. Yazık ki askerimiz ve vatandaşlarımız öldü, yaralılar var. Bu mesele hakkında her ağızdan yerli yersiz çok şey çıkınca konuya pek bakılmayan pencerelerden de bakalım dedik.


Öncelikle Cumhurbaşkanlığı seçimleri göstermiştir ki Türk halkı artık kesin olarak PKK ile süregelen çatışmanın bitmesini ve bu sorunun ülke bütünlüğü zarar görmeden halledilmesini istiyor. Tayyip Erdoğan'ın aldığı %52 oyun anlamı budur. Selahattin Demirtaş'ın % 6'sı Kürt'lerden olmak üzere aldığı %9 oy da hesaba katılırsa seçmenin %61'i sorunun çözümünden yanadır ve bebek katili Apo'dan Kürt halk önderi Apo'ya gelinebilmiştir. %38 ise şu an sürdürüldüğü şekliyle bir çözümden yana değildir ve zımnen Kürt halkının terör olaylarının öznesi olarak kalmasını istemektedir. Sözün özü budur, daha fazla detaya gerek yok.

Peki şimdiye dek neler oldu? Hatırlatalım.

Abdullah Öcalan'la sürdürülen çalışmalar devlet tarafından azar azar topluma duyurulmaya başlandıktan sonra sürece yönelik ilk operasyon Oslo görüşmelerinin kamuoyuna servis edilmesiyle başladı. Bu deşifrasyonla süreç paralelinde oluşturulmaya çalışılan algı ve duygu iklimi iğfal edildi. Bir taşla on beş kuşun vurulması hedeflendi.

Çok gizli olarak sürdürülen bu görüşmelerin sızması KCK davasının dayanağını oluşturdu. KCK davasında sivil Kürt siyasetçilerin tutuklanması Kürt'lere legal alanları kapatmak demekti. Yani silahı bırakması için uğraşılan Kürt'ler bu davayla tekrar silaha itilmek istendi. Davayı hazırlayanlar kimlerdi: Fetullahçı çetenin emniyet içindeki üst düzey görevlileri ! 17-25 Aralık operasyonunu da başlatan bu kişilerin bir kısmı tutuklandı.

KCK davasının diğer hedefi -ki ilk hedeften çok daha büyük ve sarsıcıdır- Hakan Fidan'ın tutuklanmak istenmesidir. Oslo görüşmelerinde bizzat Başbakanın özel temsilcisi olarak yer alan bu bürokratın tutuklanmak istenmesinin tek sebebi çözüm sürecini yürütmesi değil, aynı zamanda sahip olduğu başkaca özellikleridir. (Ahmedinejat dönemi İran istihbaratıyla birlikte çalışmalar yürütmesi ve Ortadoğu'da İsrail'in hakimiyetini çökertecek bazı organizasyonların içinde yer alması Hakan Fidan'ın ipinin çekilmesi için yeterli sebeplerdir. Ancak paralel operasyon Türkiye'de tutmamıştır.)

Aslında herkes biliyor ki o büyük taşla vurulmak istenen hedeflerin merkezi Tayyip Erdoğan'dır. Çünkü Hakan Fidan savcının önüne getirilebilseydi, Oslo ve çözüm sürecine yönelik faaliyet talimatlarının Başbakan Erdoğan'dan geldiği belgelenmiş olacak ve Tayyip Erdoğan'ın terör örgütüyle iş tutması gerekçe yapılarak "vatana ihanet" suçundan yargılanma yolu açılacaktı. Ancak iki gün içinde Mit Kanunu'nda yapılan değişiklikle bu saldırının önü kesilmiş oldu. Hakan Fidan savcılıkça alınamadı. Bu durumu sindiremeyen emniyet içindeki Fetullahçı ekip beş bine yakın sivil parti üyesini tutuklatarak bu tutukluluklarla yaratmak istedikleri kaosun olumsuz getirileri üzerinden intikam almak istedi. Fakat Abdullah Öcalan Kandil'de ve Avrupa'daki Kürt seksiyonu içinde çatışmadan yana olan gruplara rağmen Kürt'leri silahlı bir çatışmanın içine sokmadı. Sabredilmesini salık verdi ve Kürt hareketini yöneten bir kısım idareciler istemeye istemeye de olsa Apo'yu dinlemek zorunda kaldılar. 

KCK davasının bir diğer hedefi Abdullah Öcalan'ın Kürt halkı nezdindeki sıfat ve hakimiyetini bozup kamuoyuna Apo'nun devlete tamamen teslim olmuş bir işbirlikçi olduğu izleniminin verilmesiydi. Çünkü Fetullahçı çete'nin polis ve basın ayağı tarafından en yakın avukatlarının bile Mit ajanı olduğu ortaya çıkarıldı. Gayet doğaldı, zira devlet Kandil'le Apo'nun arasındaki iletişimi tehlikeye atma riskine giremezdi. Bunu bizzat kendisi sürdürmeliydi ki, Apo tarafından Kandil'e iletilen talimatlar sağlıklı gitsin ve Kandil'den gelenler sağlıklı ve olduğu gibi gelsin. Kısaca ABD'nin emir eri malum çetenin bu amacı da başarısız oldu. Kürt halkı Apo'dan vazgeçmedi. 

Böylece KCK davasının tüm vahim amaçları -belki bir çok can yandı fakat- ustalıkla savuşturulmuş oldu.

Roboski katliamının da çözüm sürecini hedef aldığını bilmemiz gerekir. PKK içindeki çatışmacı klik'te yer alan HPG'nin başında (silahlı güçler) olan Suriye Kürdü Fehman Hüseyin önderliğinde ağır silahlı terörist grubun Roboski'den ülkeye giriş yaptığı bilgisini TSK'ya veren ABD istihbarat güçleri masum otuz beş insanımızı ordu kuvvetlerimize katlettirmiştir. Roboski'de öldürtülen kaçakçı köylülerin cesetleri üzerinden "devlet sivilleri öldürmeye devam ediyor" algısı yaratılmak istendi. Kürt'ler her zamanki gibi silaha, dağa, çatışmaya itilmeliydi. Ancak Kürt halkı çok saygı duyulası bir öngörü ve duygusuyla bu provokasyona da malzeme olmamayı bildi. 

2013 yılının Haziran ayında Taksim Gezi Parkında yapılmak istenen inşaata karşı direnen elli civarında gence sabah beşte gaz sıkılması ve çadırlarının yakılmasından (büyük operasyon) sonra bu mağduriyet ve iktidarın git gide otoriterleşen söylemine karşı sokaklara inen gençlik günlerce süren eylemlerle iktidarı sarstı. Kürt Halk Hareketi önderi Abdullah Öcalan'ın bu olayları darbe girişimi olarak görmesi o günlerde biz de dahil herkese ilginç gelmişti. Ancak süreçte gördüğümüz üzere Fetullahçı polis ve ajanlar arkalarına aldıkları Tüsiad gücüyle gençliği kullanarak iktidarı devirmek istemişti. Kollanan fırsat Taksim Gezi Parkında ayaklarına gelmişti. Kürt'ler sol-sosyalist çizgiye ayıp olmasın diye temsilci düzeyinde bulundular Taksim'de, ancak ne İstanbul'da ne de başka bir yerde ülkede en mobilize olan kitlelerini sokağa dökmediler. Aslında hükümeti kurtaran da buydu. Çünkü o günlerin sıcak ortamına ülkenin her bölgesinde yaşayan Kürt'ler de katılsaydı ülke gerçekten yangın yerine dönerdi ve kimse bu tepkiyi göğüsleyemezdi. Bu itibarla Apo "darbe girişimidir" diye nitelediği bu olaylara uzak durarak kritik bir eşiğin aşılmasını sağlamıştır.

Bugünlere gelelim. Lice'de son iki yıldır diğer bölgelerden farklı olarak olaylar daha şiddetli yaşanıyor. Sivil yurttaşlarımız ölüyor, askerlerimiz genç yaşlarında hayatlarını kaybediyor. 

Gezi olaylarının sürdüğü günlerde Lice'de Kalekol inşaatlarını yaptırtmama amacıyla halk birilerince sokaklara döküldü. Medeni Yıldırım adlı on sekiz yaşındaki kardeşimiz bu olaylar çerçevesinde 28.06.2013 günü askerin açtığı ateşle hayatını kaybetti. Bu tarihten sonra eylemler arttırıldı. Yol kesme eylemleri yapan bazı kimseler araçları geçirmeyerek hayatın akışını durdurmak istiyorlardı. 08.06.2014 günü yol kesme eylemine müdahale eden güvenlik görevlilerine saldırı şiddetlenince söz konusu olaylarda da iki sivil hayatını kaybetti. Bu olayların devamında askeri birlik içindeki direkten indirilip yere atılan bayrağımız protestocularca yakılarak ulusal değerlerimize büyük bir hakarette bulunuldu. Hemen ertesi günü Abdullah Öcalan bu olayın çözüm sürecini sabote etmek için yapılan provokasyonlardan biri olduğunu söyledi. BDP temsilcileri de aynı beyanlarda bulundular. 

Son olarak 16.08.2014 günü sosyal medya Lice'deki bir heykelin fotoğraflarıyla sallandı. İnsanlarımız çok duygusal. Bir işin önünü arkasını hiç düşünmeden anlık tepkiler veriyorlar. Bunu Kürt'ler, Türk'ler, Arap'lar velhasılı bu coğrafyanın tüm insanları için söylüyorum. Olaya bir de buradan bakalım:

PKK'nın sembol isimlerinden, ilk silahlı eylemi yapan önder kişiliklerden biri olan Mahsum Korkmaz'ın devasa heykelinin nerede kimler tarafından yapıldığı, oraya hangi yollardan getirildiği ve nasıl dikildiği soruları cevaplanmadan bu mesele anlaşılmaz. Uydu görüntüleriyle tarlalarda ne ekildiğini dahi gören devlet güçlerinin bu heykelin Lice'ye dikilmesini görmemiş olmalarına imkan var mı? Yok! O halde neden engellememişlerdir? Bayrak direğine tırmanan o provakatörü durdurmadıkları gibi bu heykeli getirenleri, oraya dikenleri, heykelin altında merasim yapanları da engellememişlerdir. Bu durum garip değil mi? Tayyip Erdoğan grup konuşmasında "o bayrağın indiğini izleyenler hesap verecekler" dediğinde bunun gelişi güzel bir cümle olmadığını her halde herkes anlamıştır.

Biraz geçmişi hatırlarsak Lice'de olanlara yönelik düşünceler seyrelmiş olur. 

Hatay, Adana ve Osmaniye'de ne olmuştu? Bir jandarma yüzbaşısı emrindeki çavuş ve erlerle devletin en gizli işlerini yapan kurumunun araçlarını durdurup, o gizliliği deşifre etmişti. Talimatı kimden almıştı? F tipi savcılardan...

Mit'in yurt dışına giden tırlarını durdurup içinde silah ya da mühimmat taşındığını Dünya'ya duyurmak için savcılarını ve subaylarını harcayan bir yapı Lice'de neler yapmaz? Barışın önünü kesmek için PKK içindeki Abdullah Öcalan karşıtı gizli odakları harekete geçiren güç Lice'de de ilgili devlet görevlilerinin o heykelin dikilmesine sırtını dönüp görmezden gelmesini kolayca sağlar, değil mi? Mahsum Korkmaz'ın heykelinin dikilmesiyle kaç kuş, yıkılmasıyla kaç kuş vurmak istedikleri üzerine detaylı düşünmemiz gerekiyor.Hatay, Adana, Osmaniye'de ulusal çıkarlarımızı yok etmek için koca koca savcıları, rütbeli subayları dış odakların çıkarları yolunda harcayanların Lice'de iki zavallı masum Kürt ölmüş, üç beş gariban er ölmüş, umurunda olur mu?


20.08.2014, iSTANBUL
Saygın Bedri Gider

10 Ağustos 2014 Pazar

CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİM SONUCUNA FARKLI BİR BAKIŞ


Halkın ilk kez başını seçtiği bu seçimlerde ülkeyi on iki senedir yöneten Tayyip Erdoğan karşısında aday yapılan Cidde-Kahire ekseninden ithal Ekmeleddin İhsanoğlu'nun uğradığı ağır yenilgiye çeşitli bahaneler arandığını şaşkınlıkla izliyoruz. İkisi mecliste ana muhalefet, on ikisi meclis dışında toplam on dört partimizin C.Başkanı adayı olarak üzerinde mutabık kaldığı sayın İhsanoğlu'nun yaklaşık %14 gibi açık bir farkla seçimi kaybetmiş olmasını seçimi boykot edenlere bağlayan parti liderleri, yöneticileri, İhsanoğlu'nu açıktan destekleyen köşe yazarları ve Tv programcıları seçimin sonucunu dürüstçe ifade edemediklerinden yan yollardan çıkış kapısı aramakla meşguldürler. Hatta hızını alamayan bazı aklı evveller "Chp seçmeni Selahattin Demirtaş'a oy verdi" diye kızıp hayıflanmaktadır.

Seçimin sayısal değerlerine bakacak olursak; 

Kullanılan oy sayısı 40.249.410 olup, oy kullanmayan seçmen sayısı 15.452.309'dur.

Tayyip bey kullanılan 40.249.410 oyun 20.929.480'ini, Ekmel bey 15.415.367'sini, Selahattin bey de 3.904.153'ünü almış bulunmaktadır. 

Sandığa gitmeyenler külliyen gitselerdi, hepsinin Ekmel bey'e oy vermesi halinde Ekmel bey'in oyu 15.415.367 + 15.452.309 = 30.867.676 olacaktı. Yani Ekmel bey % 55.4 almış olacak, Tayyip bey %37.6'da kalacaktı. 

Peki sandığa gitmeyenlerin hepsi oy vermeye gitseydi oylarını Ekmel beye mi vereceklerdi? Bunu kim nasıl ispatlayabilir? Demek ki gayet afaki bir önerme. 

(Benim kanaatim oy kullanmayan seçmenin sandığa gitmesi halinde bu oyların yarısından çoğunun Tayyip Erdoğan'a verileceği yönündedir. Çünkü gördüğüm kadarıyla "nasıl olsa kazanır, oy vermeye gerek yok" diye düşünen kitle Tayyip Erdoğan'a karşı olan diğer kitleden daha fazladır. Böylece Tayyip Erdoğan yine ilk turda seçilmiş olacaktı. Hesaba vurursak; kullanılmayan oyun %60'ının Erdoğan'a gittiğini düşünelim. Yani 15.452.309 oyun % 60'ı  9.271.385 + 20.929.480(Erdoğan'ın mevcut oyu)= 30.200.865 Tayyip Erdoğan'ın aldığı oy olacak ve toplam oyun %54'ünü teşkil edecekti. Bu hesaba göre T.Erdoğan şimdi olduğu gibi yine ilk turda işi bitirmiş olacaktı.) 

Sandığa gitmeyen 15.452.309 seçmenin 3.063.594'ünün oyunu Tayyip beye attığı, kalan 12.388.715 oy da Ekmel bey'e verildiği takdirde Ekmel bey seçimi yine kazanamayacak, ikinci tura geçilecekti. Çünkü Ekmel bey'in toplam oyu 12.388.715+15.415.367(İhsanoğlu'nun mevcut oyu)= 27.804.012 olacak bu da toplam seçmen sayısının %49'unu oluşturacaktı. Oran olarak söylersek daha net anlaşılır; oy kullanmayanların hepsi oy kullansa ve bu grubun %19.8'i Tayyip beye oyunu verse kalan % 80.2 kişi de Ekmel beye oy verse dahi Ekmel bey ipi göğüsleyemeyecekti. Bu ihtimali olmuş kabul edersek ikinci turda Selahattin beye giden oyun en az dörtte üçü Erdoğan'a gideceğinden ikinci turda yine T.Erdoğan galip gelecekti. Bunlar en asgari nisbetler üzerinden yaptığımız basit hesaplamalardır. 

Demek ki Ekmeleddin İhsanoğlu'nun seçimi kazanma şansı zaten hiç yoktu. 

Demirtaş ise Türkiyelileşme çizgisinde bir kampanyayı takip etti ve laik-modern hayat tarzını özümsemiş, makul, barışçı, gerilimden uzak tavrıyla ve CHP-MHP adayına da duyulan tepkinin de katkısıyla tahminimce doğal oylarının haricinde %3 civarında fazla oy aldı.  Bu da az değildir, 1.207.000 civarı oy eder. BDP'nin bu çizgisini söylem ve program zemininde daha da güçlendirmesi halinde bu harici oy bir sonraki seçimde iki katına bile çıkabilir. 

Ekmeleddin İhsanoğlu'na gelince; ben bu zata oy veren %38.3'ün en az %30'unun içine sinmeden mecburen oy verdiğini düşünüyorum. Seçime katılmayanların hepsi katılmış olsalardı sandığa gitmeyen %26.7 kesimin ancak %10-11'inden oy alabileceğinden yine ilk turda sonuç Erdoğan lehine çıkacaktı. 

Seçime biraz da başka paradigmalarla bakalım.

2013 yılının haziran ayında patlayan Gezi olaylarında İstanbul'da milyonların günlerce sokakta protesto ettiği Tayyip Erdoğan bu en büyük Dünya kentimizde %49.84 oy alırken, diğer tüm Erdoğan karşıtlarının Ekmel beye verdiği oy %41.07'dur.

Olayların en şiddetli olduğu ikinci şehir olan Cumhuriyetimizin başkenti Ankara'da Erdoğan % 51,37, İhsanoğlu % 45,14 oy almıştır.

Gezi olaylarının şiddet derecesine göre üçüncü sırada yaşandığı il olan Hatay'da ise İhsanoğlu % 51,67 oranla % 44,72 oy alan Erdoğan'ı geçmiştir.

Eskişehir söz konusu protestoların en şiddetli yaşandığı dördüncü il olup burada da İhsanoğlu % 51,92'le seçimi % 45,42 oy alan Erdoğan'ın önünde bitirmiştir.

Geçen sene haziran ayında ülkemizde olduğu gibi tüm Dünya'da büyük yankı uyandıran ve iktidarın sarsıldığı hissini veren bu olaylarda polis şiddeti neticesinde gencecik yurttaşlarımızın hayatını kaybetmesine ve günlerce süren çatışmalara rağmen Tayyip Erdoğan'ın lideri olduğu partinin 30 mart yerel seçimlerinde İstanbul ve Ankara'da seçimi kazanması da yukarıda saydığımız çevrelerce şaşkınlıkla karşılanmıştı. Tayyip Erdoğan'ın ülkemizin en önemli bu iki şehrinde Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de -hatta oyunu yükselterek- sandıktan birinci çıkması ilginç ve önemlidir.

Diğer iki kentimizde Eskişehir ve Hatay'da  İhsanoğlu ilk sırayı almış olup yerel seçimlerde de zaten İhsanoğlu'nun en büyük destekçisi olan CHP'nin adayları seçimleri kazanmışlardı. Bu iki kentte İhsanoğlu'nun rakibine attığı fark ortalama %6 civarındadır. 

Söz konusu dört kentimiz birlikte düşünüldüğünde İstanbul ve Ankara'nın en büyük şehirlerimiz hatta metropollerimiz olduğu da göz önüne alınırsa sayısal anlamda Erdoğan'ın üstünlüğü göze çarpan önemli bir sonuç olarak karşımıza çıkmış oluyor. İzmir ve Adana malum olayların yoğunluğu bakımından bu dört kentten sonra gelmekte olup zaten yerel ve genel seçimlerde de AKP harici partilerin başarılı olduğu kentler olarak dünkü seçimde de aynı sonuçları çıkarmışlardır.

İlginç bir tespit te şudur; Erdoğan ülkemizin otuz altı kentinde %60'tan fazla oy almış olup, İhsanoğlu ise on üç kentte %60'tan fazla oy alabilmiştir.

Her seçimde olduğu gibi Ege ve Akdeniz'deki kıyı kentlerimiz CHP-MHP bloğunda yer almış, Doğu ve Güneydoğu'nun bir kısmı ise alışık olunduğu üzere uzak ara BDP adayını desteklemiştir. 

CHP-MHP'nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da her zamanki gibi dikkate değer oyu yoktur. Aynı şekilde BDP adayına da Doğu ve Güneydoğu Anadolu haricinde dikkate değer oy verilmemiş olup, AKP adayı ise birinci gelemediği ülkenin bu iki ucundaki kentlerimizde geçmiş seçimlerde olduğu gibi yine ikinci sırayı almayı başarmıştır.

Siyasi yaşantısına Milli Görüş Hareketi'nin kurumlarında başlayan Tayyip Erdoğan'ın tarihini artık bilmeyen kalmamıştır. Bu sebeple ayrıntıya girmeyeceğiz. Ancak yetiştiği ocak olan Milli Görüş Hareketini kısaca incelemekte yarar var.

Bu hareket ilk olarak 1973 genel seçimlerine Milli Selamet Partisi ile katıldı ve %11,80 oy aldı. 1977 genel seçimlerinde %8,56 aldıktan sonra 12 Eylül faşist darbe yönetimince faaliyeti sonlandırıldı.

Necmettin Erbakan liderliğindeki hareket 12 Eylül sonrası ilk genel seçimlere Refah Partisi çatısı altında 1987 yılında girdi ve %7,16 oy alarak barajı geçemedi. 1991 genel seçimlerinde ise %16,88 oy alarak meclise giren Milli Görüşçüler 1995 yılında büyük bir başarıyla %21,38 oy alarak hükümeti kurma yetkisine sahip oldular. Refah-Yol hükümetinin büyük ortağı olan Refah Partisi 28 Şubat darbesi tarafından kapatıldı. 

Kurulan üçüncü parti olan Fazilet Partisi ile yoluna devam eden hareket 1999 genel seçimlerinde %15,41 oy alarak tekrar meclise girdi. Ancak bu parti de açılan bir dava neticesinde kapatıldı. Görüldüğü üzere bu aşamaya kadar alınan en fazla oy 1995 seçimlerinde alınan %21,38 olup, 1999 seçimlerinde bu oy %6 azalarak %15,41'e inmiştir. Kanaatimce hareketin kemik oyu da -bir iki puan aşağı ya da yukarı- buydu.

Yolları her şekilde kesilen ve siyasal hayattan dışlanmaya çalışılan hareket 2001 yılında bu sefer Saadet Partisi çatısı altında buluştu. Ancak Tayyip Erdoğan liderliğindeki yenilikçiler adıyla anılan ekip kök yapıdan ayrılma kararı aldı ve bu grup ta 2001'de AKP'yi kurarak 2002'deki ilk genel seçimlerde partiyi tek başına iktidar yaptı. Alınan oy %34,43'tü. 2004 yerel seçimlerinde % 42 oyla yine birinci parti olan AKP 2007 genel seçimlerinde %46,58 gibi sansasyonel bir oy alarak başarılar zincirini halka halka büyütmeye başlamıştı.

2007 Anayasa referandumunda %68,95, 2009 yerel seçimlerinde % 38, 2010 Anayasa referandumunda %57,88, 2011 genel seçimlerinde %49,90, 2014 yerel seçimlerinde ise %43,39 oy alarak şimdiye dek hiç seçim kaybetmeyen bir parti namıyla tarihe adını kazıdı.

Son yerel seçimin ve dün gerçekleşen Cumhurbaşkanlığı seçiminin özelliği Gezi olayları ve 17 Aralık-25 Aralık yolsuzluk operasyonu sonrasında gerçekleşen seçimler olmasıdır. 

Peki AKP ve özellikle de Tayyip Erdoğan kemik kitlesi %15'lerde sabit olan bir siyasal hareketi on iki sene gibi uzun bir zamandır bu kadar güçlü şekilde nasıl muhafaza edebilmişti? Kendi kemik oy tabanının dışında hemen her seçimde fazladan %30 oy alabilmiş bu hareketin yukarıda bahsettiğimiz 2013 yılında hem içte hem dışta yaşadığı çok ciddi olumsuzluklara rağmen oy kaybına uğramak bir yana dün oyunu arttırmış olması siyasal bir mucize olarak görülmelidir. "Acaba kemik oy artık %40'tan çok mudur?" sorusunun cevabını ve bu mucizenin sebeplerini anlatma işini başka bir makaleye bırakalım. 

11.08.2014, İstanbul

Saygın Bedri Gider

6 Ağustos 2014 Çarşamba

BATI MEDENİYETİNİN VAHŞETİ VE ONA KARŞI DİRENÇ




Marks ve Marksizm adaletsizliğe ve sömürüye karşı çok büyük laflar söyledi. İki şeye dokunmadı. Sorunları sadece sosyal devrimler üzerinden ele alarak tarihsel devrimlere bakmadı. Detaylı incelemedi bu meseleyi, belki ömrü kafi gelmedi. 

İkinci olarak; insanın varoluşsal temel iki sıkıntısına, iki sorusuna eğilmedi. Aşka ve ölüme... 

Sonuç olarak marksizm Avrupa modernitesinin bir ürünü, Descartes'çı rasyonelizmin başlattığı sürecin devamı olarak hayat buldu, her ne kadar kapitalizme muhalefet edip itirazı ciddi biçimde yükseltse de. Bu noktalara temas etmek Marksizm tarafından eleştirilir, çünkü böyle bir düşünce geliştirmenin insanı yaşanılan reel hayatın çelişkilerinden uzaklaştırdığını ve sömürülen işçi sınıfının isyanını durdurduğunu düşünür marksizm.



Aslında yer yüzünün en büyük acıları da buradan çıkmıştır bir tarafıyla. Eduardo Galeano'nun Latin Amerika'nın kesik damarlarında anlattığı ve başkaca bir çok kitapta da bahsedildiği gibi Avrupalı medeniyet Amerika kıtasında altın, gümüş, bakır ve demir için koca dağları eritmiş, akarsuların yatağını değiştirmişti. 1800'lerden itibaren balta girmemiş ormanlar ve en yüksek dağların doruklarında yaşayanlar dışındaki yerliler artık kendi dillerini konuşmaz olmuşlardı. Milyonlarca insanın öldürülmesi bir yana, üç yüz yıl içinde bir topluma binlerce yıldır konuştuğu dilini unutturmak... Vahşetin daniskası.


Kenya Kurucu Devlet Başkanı Jomo Kenyatta'nın cümlesi aklımızdan çıkmıyor (1894-1978) : "Batılılar geldiklerinde ellerinde incil, bizim elimizde topraklarımız vardı. Bize gözlerimizi kapayarak dua etmeyi öğrettiler. Gözümüzü açtığımızda, bizim elimizde incil, onların elinde topraklarımız vardı."
Tüfek, mikrop ve çelik adlı sarsıcı kitapta anlatılanlar büyük acı ve şaşkınlık vericidir; O zamana kadar atı binek hayvanı olarak kullanmayan yerli Peru halkı at üstündeki tüfekli batı avrupalıları gördüklerinde, onların at-insan olarak tanrı tarafından gönderildiğine inanmışlar ve kutsal olduğunu sanısıyla kendilerini öldüren bu yaratıklara el bile kaldırmamışlardı, tanrılar bizi sonsuzluğuna alıyor inancıyla ölmeye gönüllü olmuşlardı. Katillerini inanılmaz bir şaşkınlığa düşüren bu saf toplumun yok oluşunu hayal ettikçe fena olmamak, nefretle dolmamak mümkün mü? 

Ya Kuzey Amerika yerlileri, kızıl derili dediklerimiz... Bugün bu insanlar ABD toplumunda alkolizmin en yoğun yaşandığı ve oranlandığında depresyon ve akıl hastalıklarına en çok yakalanan zümreyi oluşturuyorlar.

Amerika kıtasına ilk hücumun yapıldığı döneme geri gidip çok ilginç ve yürek burkan bir olayı hatırlayalım; Amerika kıtasında çiçek hastalığının mikrobu bulunmuyordu ve eski kıta Avrupa'dan gelenlerin taşıdığı çiçek hastalığı mikrobu yine yüz binleri öldürüp yok etmişti. Buna sebep olanlarsa sadece seyretmişti. Çelikse Eduardo Galeano'nun da dediği gibi dağların eritilmesi, ovaların kirlenmesi, suyun tadının değişmesi kısaca kirlenmiş değiştirilmiş bir doğa demekti. Seri üretim ve makinalaşmanın mimarı olan modern kapitalizmin sahibi Avrupa'nın Dünya'ya verdiği büyük acılar saymakla biter mi? 1. ve 2. Dünya Savaşında toplam ölü sayısı seksen milyon civarında. Sakat kalanlar, ruhsal problemlerden kurtulamayan yüz milyonlar cabası.




Afyon savaşları, Hindistan, Kuzey Afrika, Hiroşima, Nagazaki, Vietnam tecrübeleri... 

Afrika'daki diğer katliamlar, Ortadoğu'nun bitmeyen acıları, Avustralya ve Yeni Zelanda'nın, yani uzak dünyanın ele geçirilişi ve bu süreçte yaşanan insanlık dışı muameleler...

O kadar ki nereye ne için gittiğini bilmeyen Anzakları, Hint'lileri Çanakkale'de üzerimize salmaları yaşanan korkunçluğu anlamak açısından önemli bir örnektir.



Ülkemizde Mustafa Kemal'in kafatası ölçtürdüğü konusu hep eleştiri konusu yapılır. İlk bakışta berbat bir şey olduğu kesin olan bu gerçeğin arkasında ne olduğunu Zafer Toprak'ın Darwin'den Dersim'e Cumhuriyet adlı kitabından öğreniyoruz.
Bakın sayın Toprak bu kitapla ilgili kendisiyle yapılan bir söyleşide neler diyor:


" -Yeni insan olgusu yaratırken Mustafa Kemal Atatürk'ün antropolojiye bu denli ilgisinin sebebi ne?


Türkiye Milli Mücadele’yi kazanıyor ama Batı’nın gözünde hâlâ ikinci sınıf toplum. Batı ders kitaplarında Anadolu insanı sarı ırka mensup, Mongoloid olarak tarif ediliyor. Yani Batı’nın dışladığı bir insan tipi. Atatürk’ün antropolojiyi gündeme getirmesindeki birinci sebep, Batı’ya ‘Biz de sizler gibiyiz’ diyebilmek.


-Ve bunun için insanların kafataslarını ölçen fizik antropolojiye yöneliyor değil mi?


Bakın, Atatürk’ün ilgilendiği ve Türk tarih ve dil tezini tetikleyen fizik antropoloji aslında Nazi antropolojisine alternatiftir. Antropolojiye göre insan tipolojisinde iki tür kafa şekli var: Dolikosefal ve brakisefal. İddia şu: Avrupa’da uygarlığı temsil eden ari ırktır ve ari ırk dolikosefal kafa yapılarından oluşur. Nazi antropolojisi bu doğrultuda gelişiyor. Fakat Fransa ve İsviçre’de buna ırkların saflığından değil, birbirine karışmış olmasından söz eden bir alternatif teori oluşturuluyor. Avrupa’ya neolitik evreyi getirenler Orta Asya’dan göç eden brakisefaller. Ve bunlar dolikosefallerle karışıyor. Anadolu insanı da Batı literatüründe brakisefal olarak tarif ediliyor. Atatürk de bu tezi geliştirip Türk tarih tezine dönüştürüyor. Anadolu’dan geçip Avrupa’ya giden brakisefaller Türk’tü diyor. Bunu diyebilmek için de derin antropoloji araştırmaları yapılıyor Anadolu’da.


-Devlet kuran bir insanın bu kadar kafataslarıyla uğraşması tedirgin edici değil mi?


O günlerde kafatası fizik antropolojinin temel girdisi… Bugün üniversitelerdeki biyolojik antropolojinin ilk evresini kafatası oluşturuyor. Amerika dahil birçok ülkede kafatası ölçüyorlar. Atatürk kafatasıyla değil bilimle uğraşıyor…"

Yani Avrupa faşizmine karşı Asyalı insanı savunmaya uğraşmış bir Mustafa Kemal.




Fatih Sultan Mehmet'in Çanakkale bölgesi fethedildiğinde Truva bölgesi'ne gidip söyledikleriyle Mustafa Kemal'in Çanakkale savaşı kazanıldıktan sonra dediklerine gidiyor aklım.


Bakın Fatih Sultan Mehmet ne demiş (tarihçi Erhan Afyoncu'yla yapılan bir söyleşiden) :


" -Türkler arasında da son yıllarda Türklerin Truvalı olduğunu ispatlamaya çalışan isimler olması dikkat çekici?


Bizim Türk tarihçiler arasında Truva'dan geldiğimize dair yaygın bir inanış yok. Bu fikre kapılanları destekleyen de aslında Fatih Sultan Mehmed'in sözleridir. Batı dünyasını şehzâdeliği döneminden itibaren yakından takip eden Sultan Mehmed, Truva’yı biliyordu. Manisa sarayında şehzade iken yanında İtalyan nedimeleri vardı ve İstanbul’un fethi sırasında yanında olan Anconalı Ciriaco, Truva mitolojisinin yardımıyla Türkler’i izah ederek İtalya’daki birçok toplantıya katılmıştı. Ciriaco, sultana Eski Yunan felsefesinin tarihini yazan Yunanlı Diyojen (Diogenes) Laërtius’u, Herodot’u, Romalı tarihçi Titus Livius’u (Livy), Romalı tarihçi Quintus Curtius Rufus’u, Büyük İskender’in, papaların, imparatorların, Fransa krallarının ve Lombardlar’ın vekayinâmelerini okumuştu. Bunlar arasında Türklerin de Truvadan geldiği yönünde telkinde bulunmuş olanlar olabilir. 

Truvalı olduğumuz iddalarını söylem olarak kullanan sadece Fatih Sultan Mehmet'tir. Bunun dışında Osmanlı tarihçilerinde Türklerin kökenin Truvalılar olduğu tezini kullanan bir başka sultan ya da tarihçi bulamazsınız.



 -Peki Fatih gerçekten "Ben Truva'nın intikamını aldım" dedi mi?

Fatih Sultan Mehmed, 1462’de Midilli’nin fethi sırasında Çanakkale’de Truva’nın kalıntılarının bulunduğu yere gele-rek şehirden geriye kalanları ve Truva’nın mevkiini inceleyerek, burada Aşil ve diğer kahramanların mezarlarını araştırmıştı. Homeros’un eserinde övgüyle bahsettiği Truva Savaşı kahramanları hakkında takdirkâr hislerini belirterek, onları methetmişti.





Fatih’in tarihçisi Kritovulos Tukidides’in üslubunu esas aldığı eserinde, sultanın Truva harabelerindeyken başını sallayarak, “Allah, beni bu şehrin ve halkının müttefiki olarak bu zamana kadar sakladı. Biz bu şehrin düşmanlarına galip geldik ve onların vatanlarını aldık. Burayı Yunanlılar, Makedonyalılar, Teselyalılar ve Moralılar almışlardı. Bunla-rın biz Asyalılar’a karşı defalarca yaptıkları kötü davranışla-rın intikamını, aradan birçok devirler ve yıllar geçmesine rağmen onların torunlarından aldık” dediğini yazar.
II. Mehmed Manisa'da şehzade iken yanında İtalyan nedimleri var. Onlar kendisine eski Roma'yı, İskender'i ve Truva'yı anlatıyorlar.
Kendisi 1462'de Midilli'yi fethederken, Çanakkale'ye gelip o zaman durmakta olan 3. Truva'nın harabelerine bakarak, "Ben Truva'nın intikamını aldım" demiştir."



Truva'nın Mustafa Kemal'le alakasını ÇANAKKALE Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi ve İnkılap Tarihi Bölüm Başkanı Yrd.Doç.Dr. Mithat Atabay'dan okuyalım :
" Yrd.Doç.Dr. Mithat Atabay Mustafa Kemal Atatürk’ün 26 Mart 1913 tarihinde çıktığı askeri inceleme gezisi sırasında Truva Antik Kentini de gezdiğini söyledi.

Mustafa Kemal’in, tuttuğu küçük not defterlerinden birinde, Truva’yı ziyaretinden bahsettiğini anlattı. Bu bilgiyi, 2010 yılı içinde ‘Çanakkale 1915 Mustafa Kemal Atatürk ve Modern Türkiye’ konulu sempozyumda tebliğ olarak da sunduklarını hatırlatan Yrd.Doç.Dr. Atabay, yaptığı incelemelerde, Mustafa Kemal Atatürk’ün Gelibolu Yarımadası’na karadan ve denizden yapılacak genel bir saldırı için 26 Mart 1913 yılında askeri inceleme gezisine çıktığının anlaşıldığını belirtti. Atatürk’ün 32 tane küçük not defteri bulunduğunu aktaran Yrd. Doç. Dr. Atabay şöyle dedi:



“Mustafa Kemal, bu defterleri Harp Okulundan başlamak üzere 1932 yılına kadar tutmuştur. Bu defterlerin 14 tanesi yayınlandı. 23 tanesi ise ATESE Başkanlığında, 8 tanesi Anıtkabir Müzesi’nde, 1 tanesi de Cumhurbaşkanlığı arşivinde bulunmaktadır. Şu ana kadar henüz açıklanmayan bir not defterindeki kısa yazıda, Mustafa Kemal 1913 yılında Truva’yı ziyaret ettiğinden bahsediyor.”


‘İSKENDER'İN ORDULARINI GEÇİRDİĞİ YERİ İNCELEMİŞ’
Bu gezide, Mustafa Kemal’in yaveriyle birlikte önce Gelibolu Yarımadası’na geldiğini belirten Yrd. Doç. Atabay, şöyle devam etti:
“Mustafa Kemal ilk olarak Bolayır’a gelmiş. Ortaköy Tayfur üzerinden Karainebeyli, Kumköy, Yalova, Akbaş ve Sestos’a geçmiştir. Güzergah üzerinde Büyük İskender’in ordusunu geçirdiği yeri incelemiş ve notlar almıştır. Sonra Bigalı Kalesi’nde öğle yemeğini yemiş ve Maydos’a (Eceabat) geçmiştir. Kilitbahir Köyü’ndeki Namazgah Tabyasının durumunu inceledikten sonra 26 Mart 1913 tarihinde akşam Kirte’de kaldı. Ertesi gün Seddülbahir Kalesine geldi. Bir tekne ile Anadolu yakasına geçti. Büyük İskender de buradan geçmişti zaten. Orhaniye Tabyasına uğradı. Yel değirmenlerini geçerek Yenişehir’e geldi. Aşil’in mezarı olarak bilinen yere baktı. Ardından Truva’ya gelmiş ve harabeleri gezmiş. Küçük not defterine notlar almış. Mustafa Kemal, bu askeri inceleme gezisi sırasında Büyük İskender’in savaşı nasıl gerçekleştirdiğini ve nasıl başarıya ulaştığını, coğrafi açıdan nasıl bir konuma sahip olduğunu çok iyi bildiği görülmekte ve Kolordusu’nun da harekat tarzı ve planlamasını bu örneği dikkate alarak sonuçlandırmak istediği görülmektedir. Mustafa Kemal 28 Mart 1913 tarihinde yeniden Gelibolu Yarımadası’na geçmiştir. Ziyaretten anlaşılan, Mustafa Kemal’in, 1915 yalında Çanakkale Kara Savaşları başladığı sırada Gelibolu Yarımadası’nın savunma sistemiyle ilgili ortaya koyduğu düşüncelerin daha 1913 yılında şekillendiğine bir örnek teşkil eder. Bu konu şimdiye kadar hiç dikkate alınmamıştı.”

HEKTOR VE ATATÜRK KIYASLAMASI
ÇOMÜ Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi ve Truva kazı Başkan Yardımcısı Doç.Dr. Rüstem Aslan da, Truva Savaşı ile Çanakkale Savaşı arasında büyük benzerlikler olduğunu belirterek şunları söyledi:

“Truva Savaşı’na baktığımızda, Truva’yı Akhalılara karşı savunmak için Anadolu’dan gelen güçleri görüyoruz. Anadolu birliği var. Aynı savunma tarzını ve dayanışmayı Çanakkale Savaşları’nda da görüyoruz. Anadolu’nun her köşesinden insanlar bu bölgeyi savunmaya geliyorlar. Truva Savaşı’nın, Anadolu Birliği’nin sembolü, komutanı Hektor, Gelibolu’daki dayanışmanın, savunmanın en önemli ismi de Atatürk.”
Bir çok kaynak Çanakkale zaferinden sonra Mustafa Kemal'in arkadaşlarına 'Truva'nın intikamını ikinci kez aldık.' dediğini belirtiyor.
Truva, Haçlı seferlerinin öncesindeki Doğu-Batı mücadelesinin mihenk taşıdır.
Haçlı seferlerine ve tarihteki diğer dönüm noktalarına lafı uzatmamak için girmiyoruz.


Anlamak istediğimiz şey Batı Avrupa'da Roma İmparatorluğu'yla başlayıp -buna aslında Roma düşüncesi de denmelidir-  bugüne kadar gelen saymakla bitmeyen bir zulüm ve sömürü düzeninin yer yüzüne verdikleri... İnsanın makineleştirilmesi, doğa kanunlarının dışına çıkarılması, bir birine yabancılaştırılması, köleleştirilmesi yani aslında yok edilişi...Yer altı yer üstü kaynaklarına, insan emeğine küçücük bir azınlıkça ipotek koyulmuş bir Dünya...

Bugüne gelirsek endüstrileşmenin ve devamında teknolojinin bizi aslında kendi doğamızdan nasıl da kopardığı ve suni bir hayatın öğüttüğü insan haline gelmemizi sağladığı gerçeğiyle yüzleşmemiz icap eder. Elbette insanlığın geldiği bu noktadan geriye gidiş mümkün değil. Peki bu imkansızlık içindeki kurtuluş nedir?


Bizim topraklarımız da dahil olmak üzere Batı Avrupa ve ABD'nin Dünya'nın geri kalanında yaşatmaya devam ettiği büyük acılar nasıl sonlandırılır?



Ve en kıymetli iki kavram; eşitlik ve özgürlük aynı anda yaşanabilir mi, bunun mümkünü var mıdır?



Can alıcı sorular bunlardır. Cevaplar hiç te kolay değil.




İşte hepimizin hiç bir fikre kendimizi hapsetmeden düşünmesi gerekenler bunlardır. Ancak düşüncemizin kaynaklarının dahi şüphelerle dolu manipülatif dayanaklara yaslandırılması halledilmesi gereken koca bir sıkıntı olarak öyle sağlam inşa edilmiş ki. Halletmenin adı aslında büyük bir insanlık savaşına başlamakla eş değer sayılmalı.




Saygın Bedri Gider

4 Ağustos 2014 Pazartesi

BU ÜLKE'NİN "AYDIN"-LIK YARINLARI GERÇEKTEN AYDINLIK OLUR MU ? YA DA NASIL OLUR ? (2014 Cumhurbaşkanlığı seçimi ışığında.)


Aydın kimdir, fonksiyonu nedir?
Bizim aydınımız aydın mıdır?
Okuyanımız; yeryüzüne, insanlığın ve ülkenin problemlerine kafa yorup, kendine göre sonuçlar çıkaran, hele hele soldan vuran kitaplı bilenlerimiz bu ülkeyi ve hem iç hem dış politik süreçleri objektif analiz edebilmekte midir?
Koca bir HAYIR!
Kitapları, romanları, tarihi ve ideolojik cümle fikri yalamış yutmuş kitaplı bilenimiz maalesef bu ülkeyi tanımamaktadır. Çoktan kopmuş, ayakları uzun zaman önce bu memleketin kadim toprağından kesilmiş, aydın siluetindeki kafası ishal olmuş sarhoş bilenlerimiz "kitapsız bilen" halkı hiç anlamadığı gibi, oluşturduğu fikir ve sonuçlarla maalesef gülünç durumdadır aslında.
Aydın diye, daha da darlaştırırsak halkın çıkarlarını savunan geniş anlamıyla sol aydınlarımız, doğru ifadeyle kendini aydın ve bu ülkedeki açmazları en iyi bilen sananlarımız Osmanlı'dan başlamak suretiyle taktığı renkli ithal gözlüklerin arkasından gördüklerini söyleyip, sözde kurtuluş yolları gösterdikçe halkımız bu zümreden olabildiğince uzaklaşmak zorunda kalmıştır. Kumaşlar, tenler uymamaktadır çünkü.
Çünkü kendini aydın zanneden bu zümrenin dili, düşünce sistematiği ve sorunlarımıza bulduğu çözümlerin toplumumuzda yeri yoktur.
Tayyip Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı seçimini %55 veya üzeri bir oyla kazanacağını göremeyen bu bilmiş zümre, "kendisine muhalifim" dediği bu en güçlü aday karşısında Ekmeleddin İhsanoğlu denen ilginç zatı desteklemeyi kurtuluş yollarından biri olarak dile getirmekte ve tahminimce %35'i geçmeyen bir oyla hüsrana uğrayacak Ekmeleddin İhsanoğlu'nun seçilmesine bel bağlayarak hayal dünyalarında yarattıkları toplumsal huzursuzluğun son bulacağına inanmaktadırlar. Bu kendini çok bilmiş zanneden zümre toplumun en az %70'inde zannettikleri gibi mevcut iktidar ve liderine karşı bir itirazın olmadığını görememektedir. Çünkü toplumun içinde değiller. İçinde olduklarına inanıyorlar. Diyeceksiniz ki toplumun en az %70'i mevcut iktidardan memnunsa neden yerel seçimlerde bu oran oya yansımadı. Şu yüzden; AKP'ye oy veren kitle dışındaki %15-20 civarındaki nüfusumuz AKP'nin yarattığı düzenle ekonomik ve sosyolojik açıdan bir sorunu olmamasına rağmen, yaşam tercihleri ve tarihteki olayların getirdiği saptırılmış inanç ve din hassasiyeti sebebiyle büyük ölçüde istemeye istemeye AKP karşısındaki diğer kitle partilerine oy vermektedir.
Yani oyunu AKP dışındaki diğer partilere veren %15-20 civarındaki halkımız AKP'nin yaşam tercihlerine müdahale etmeyeceğine inansa ve tarihten gelen korkularını saf dışı bıraksa aslında AKP'ye oy verecek.
Fakat kendini çok bilmiş gören sözde aydınımız bu durumu okuyamadığı gibi AKP'ye oy veren kitlenin çok büyük bir kesiminin gözü boyandığı, kandırıldığı için oyunu AKP'ye verdiğini düşünmektedir. Ahmakça... (Selahattin Demirtaş'ın adaylığı Türkiyelileşme açısından tarifsiz önemdedir, fakat C.Başkanlığı seçiminden üçüncü olarak çıkacağı kesindir ve alacağı oy %8-9'u geçmeyecektir. Bu sebeple hiç değinmeyeceğiz.)
Halkın AKP'den ve bilhassa liderinden neden memnun olduğunu görmelerini sağlayacak yetiyi on yıllar önce yitirmiş bu sözde aydın zümrenin Tayyip Erdoğan karşısında desteklediği aday ABD kucağından ülkedeki iktidara operasyonlara yeltenmeye devam eden Fetullah Gülen ve İstanbul Burjuvazisi dediğimiz klasik cumhuriyet sermayesinin ortaklaşa tespit ettiği bir adaydır. Bu adayın cumhuriyet burjuvazisinin medya ayağını tutmuş Aydın Doğan tarafından 2011 yılında önümüzdeki seçime aday olarak ikna edildiği -eğer takip edilmişse- 2011 ve 2012 yıllarında bazı ulusal gazetelerde haberleştirilmişti. Sayın İhsanoğlu'nun geçmişi, kariyeri, Mısır'daki general Sisi darbesine ses çıkarmak bir yana desteklemesi, başkanlığını yaptığı İKÖ'nü ABD ve uydusu Suud paralelinde idare etmesi, hepimizin malumu olduğu operasyonel F.Gülen'in ILIMLI İSLAM görüşleriyle örtüşmekte, üst üste gelmektedir.
Peki nedir bu ılımlı islam? Tayyip Erdoğan'ın, MİT başkanı Hakan Fidan'ın PKK temsilcileri ile gerçekleştirdiği Oslo görüşmelerinin sızmasıyla sıkıştırılmaya başlandığı bu operasyonlar silsilesinin anlam ve amacı nedir?
Tayyip Erdoğan'ın -eğer koşulları oluşmuşsa- sınıf çelişkisi ve bu çelişki altındaki ezilen kitlelerce indirilmek istenmesini anlarız. Ki Gezi olayları dahil şimdiye kadar böyle bir toplumsal homurdanma hiç gerçekleşmedi.(Gezi olayları işçi, memur, işsiz ve köylülerin katıldığı ve kabarttığı olaylar değildi, orta sınıfa mensup gençliğin ve belki bir miktar da üstünün kent duyarlılığı ve otoriter söylemlere itirazıydı Gezi kalkışması.)
Ancak Türkiye'nin ortadoğu politikası ve bölgeyi tümden etkileyen Kürt meselesine ilişkin yürüttüğü kamuoyundaki yerleşik adıyla çözüm sürecinin ülke dışı merkezlerce sekteye uğratılmak istendiği çok açıktı, anlayana hala çok açık. Ayrıntılarına şimdilik girmek istemediğimiz Oslo deşifrasyonu, Deniz Baykal aleyhine kaset komplosu, Reyhanlı bombalaması, Ordu birliklerince gerçekleştirilen Roboski olayı, KCK davası, Hakan Fidan'ın bu dava kapsamında göz altına alınmak hatta tutuklanmak istenmesi, İlker Başbuğ'un cezaevine atılması olayı ve bu yolla toplumun hükümet aleyhine hareketlendirilmeye çalışılması, Davos'ta İsrail C.Başkanı Peres'le Tayyip Erdoğan arasında yaşanan sarsıcı tartışma, Tayyip Erdoğan'ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda ana meseleler ve yaptırımlarla ilgili karar vermeye yetkili beş büyük ülkenin bu faşizan hak ve yetkisine itiraz eden tarihi konuşması, Mavi Marmara olayı, Batılı kapitalist ülkelerin Suriye'deki Esad rejimini devirme kararlarından vazgeçmeleri ve Türkiye'yi bu bataklığa sokup yüz üstü bırakmaları, Ahmedinejat liderliğindeki ambargo uygulanan İran'ın petrolünün satışının Türkiye üzerinden sağlanması, Ahmedinejat'ın İran C.Başkanlığından indirilmesi ve aday olmasına izin verilmeyerek uranyum zenginleştirme konusunda ABD ve İsrail'in taleplerini kabul eden bir yönetimin İran devletinin başına geçirilmesi, bu yönetim değişikliği çerçevesinde İran'a uygulanan ambargonun kaldırılması ve İran'ın ülkemize olan ihtiyacının sonlandırılması, Erdoğan hükümetinin Batılı ülkeler açısından önemi tükenmiş ÖSO, Hamas ve Mısır'daki Mursi güçlerine para ve silah yardımı yapması ve bu yardımı kesmemesi, hatta belki de şiddeti çok daha fazla kullanan bazı gruplarlara da el altından destek çıkması, Gezi olayları, bu olaylarda ölen gençlerimizin hemen hepsinin Alevi olması, Milli Savunma Sanayiindeki çok mühim gelişmeler (Yüzde yüz yerli silahların ihracına başlanması), THY'nın Dünya'nın en büyük havayolu şirketi olmaya doğru gidişi, Dünya'nın en büyük havalimanının İstanbul'a yapılıyor oluşu, Türkiye'den başka çıkışı olmayan Barzani'nin ABD'nin resmi yollarla yaptığı tüm açık ihtarlarına rağmen K.Irak petrolünü ülkemiz üzerinden geçirilerek satışına karar vermesi, bu satıştan ülkemiz kasasına satılan petrolün %23'ünün giriyor olması, Kıbrıs meselesinde Kıbrıs halkına Annan planına evet dedirtilmesi suretiyle AB'nin köşeye sıkıştırılması ve TC'nin elinin güçlenmesi, hem mart ayındaki yerel seçimlerde hem önümüzdeki C.Başkanlığı seçimlerinde ana eksen olarak CHP-MHP ikilisinin tam uyum içinde ortak hareket etmesi, ABD büyükelçisi Riccardone'nin Tayyip Erdoğan aleyhine yaptığı açıklamalar ve operasyonla CHP'nin başına geçirilmiş K.Kılıçdaroğlu ile yaptığı görüşmeler, başbakanın ofisinde dinlemeye yönelik böcek bulunması, 17 ve 25 Aralık operasyonları, devletin en üst katının şifreli telefonlarının dahi dinlenmiş olması, özerk statüye sahip Merkez Bankasının hükümetin talep ettiği para politikalarına uygun davranışta bulunmaması, Suriye'ye giden istihbarat kurumunun organize ettiği tırların jandarma teşkilatı içinde bir grup tarafından durdurulup Türkiye'nin komşusu olan Suriye'deki iç savaşı kışkırttığının uluslararası kamuoyu nezdinde belgelenmek istenmesi, yargı erkinde ve HSYK'da F.Gülen cemaati üyesi hakim ve savcıların bu tür operasyonların başarıya ulaşması için cansiperane çalışmaları, yine Gülen'ci polislerin İHH vakfına baskınlar düzenleyerek MİT'in bu kuruluş üzerinden gerçekleştirdiği bazı milli politikaların açığa çıkartılıp yok edilmeye çalışılması, İstanbul emniyetinin terörle mücadele ve istihabarat şubelerinin Selam Tevhid soruşturması kapsamında konuyla ilgisiz binlerce kişiyi dinlediğinin tespiti ve son olarak Emniyet teşkilatındaki F.Gülen cemaatine mensup polislere yapılan yabancı devlet lehine ajanlık yapma ve özel hayatın gizliliğini ihlal soruşturması... hep birlikte düşünüldüğünde Tayyip Erdoğan'ın başbakanlıktan düşürülmek için ABD tarafından çok çeşitli faaliyetlerin yürütüldüğü, bu faaliyetlerde büyük ölçüde devlet kadrolarında mevzilenmiş uyuyan F.Gülen hücrelerinin rol aldığı, parlemento içi-parlemento dışı muhalefetin ulusal çıkarlar aleyhine olsa dahi bu faaliyetlerde ortaklaştığı, klasik cumhuriyet burjuvazisi dediğimiz ülkemizin ana sermaye ve bankacılık merkezinin de bu faaliyetleri açık olarak desteklediği gün gibi ortadadır.
Tüm bu meselelere dikkat çekmek istememizin nedeni asla kuru bir Tayyip Erdoğan ve AKP destekçiliği değildir. Amaç ABD ve batının neden Tayyip Erdoğan'dan vazgeçtiğini anlamaya ve gelecek günleri iyi hesap edebilmeye yöneliktir.
Burada çok uzunca iki kutuplu dünya dönemini izah etmemiz gerekirdi. Ancak konu bütünlüğü bozulacağından girmemeyi uygun buluyoruz.
Kısaca şunu söyleyebiliriz; ABD ve Batı Avrupa'nın etrafında Sovyetlere yönelik desteklenen İslam ideolojisi ve buna bağlı akımlar doğu blokunun çökmesiyle kendi içinde bir iç bunalım ve tartışma sürecini yaşadıktan sonra sömürücü, talancı olarak gördükleri gelişmiş kapitalist Dünya'yı düşman cephe olarak tayin etmeye başlamışlardır.
İşte ılımlı islam projesi ABD ve Batı Avrupa'yı şer cephesi olarak tespit eden müslüman toplumların sertliğini ve gazını almak amacıyla CIA tarafından (CIA eski ortadoğu şefi Graham Fuller ve Morton Abromowitz tarafından) yaratılmış bir proje olup, bu iş için yetiştirilmiş kişi de malum olduğu üzere F.Gülen'dir. Nitekim önce Özbekistan ardından Kırgızistan ve Rusya -ki ilk gidilen ve okul açılan ülkeler bunlardır- F.Gülen okullarını CIA istasyonu oldukları iddiasıyla kapatmışlardır.
Belirtmeden geçmeyelim Graham Fuller yirmi sene Türkiye, Lübnan, Suudi Arabistan, Kuzey Yemen, Afganistan'da görev yapmış 1982'den 1986'ya kadar CIA ortadoğu şefliği görevini yürütmüş, 1986'da CIA başkan yardımcılığına getirilmiş bir kişi olup Fetullah Gülen'in ABD'de ikamet şartlarını bizzat hazırlamış bir kişidir.
Morton Abromowitz ise 1985 ve 1989 tarihleri arasında Ronald Reagan başkanlığı döneminde ABD Haberalma Araştırma Dairesi direktörlüğünü (İngilizce: Bureau of Intelligence and Research) yaptı. 1991 yılında Türkiye'nin Ankara Büyükelçiliği görevinden ayrıldı ve ABD dışişleri Bakanlığı'ndan emekli oldu. 1991- 1997 yılları arasında Carnegie Vakfı'na bağlı uluslararası çatışma ve krizlerin önlenmesi için çalışan Carnegie Uluslararası Barış için Bağış komitesinin (İngilizce: Carnegie Endowment for International Peace) Başkanlığını yaptı. 1997-1998 yıllarında Uluslararası Kriz Grubu (İngilizce: İnternational Crisis Group) Başkanlığında bulundu. Dış İlişkiler Konseyi (İngilizce:Council on Foreign Relations (CFR)) kıdemli üyesidir.[1] CFR'nin yayını olan dış İlişkiler (İngilizce:Foreing Affairs) dergisinde yazmaktadır.
Foreign Affairs dergisi yarı publik bir yayındır. Bu dergiyi ABD Maliye Bakanlığı raportörü Dr.Jonathan Schanzer'in AKP ve Tayyip Erdoğan aleyhine yazdığı yazıyla da hatırlıyoruz. Schanzer bu yazısında 17 ve 25 Aralık operasyonlarının ana hedefi olan Halkbank'ın TC hükümetince terör örgütlerinin desteklenmesinde kullanıldığını yazmıştır ve TC hükümetini Halkbank'ın idaresi konusunda uyarmıştır. Oysa Halkbank gibi hesapları resmi ve açık olan bir kamu bankasının bu iddialara konu olmasına imkan yoktur. Aynı kişi ABD devletine sunduğu raporunda ise Halkbank'ın ambargo uygulanan İran'ın TC tarafından gizlice satılan petrolünün parasını tahsil eden banka olduğunu ve faaliyetin bir an evel durdurulması gerektiğini belirtmiştir. 17 Aralık'ta başlayan operasyonun bir ya da iki gün sonrası bir başka ABD'li resmi yetkili ile Türkiye'ye gelmiş olan Dr.Jonathan Schanzer ile Morton Abrowitz'in aynı -sözde- sivil kuruluşta birlikte çalışıyor olmaları da aklı evel temiz siyaset aşığı solcu aydınlarımızca her halde tesadüf olarak değerlendirilir.
Meselemize geri dönersek; ılımlı islam projesinin doğudaki müslüman ülkelerde gelişmiş batı ülkelerine karşı gelişen sert muhalefetin önünü kesmek için yaratıldığını tekrar etmeliyiz.
Peki BOP ne idi ve Tayyip Erdoğan'ın eşbaşkanıyım dediği bu proje ne oldu?
BOP yani büyük ortadoğu projesi adı üstünde ABD önderliğindeki batı kampının ortadoğu ülkelerinin hem coğrafi hem idari olarak yeniden şekillendirilmesini öngören bir projeydi ve Tayyip Erdoğan bu projede ABD ile birlikte hareket etme sözü vermiş, bu sebeple de dışta ABD içte de F.Gülen'in devlet içindeki kadrolarının desteğini almıştı.
Kuzey Afrika ve Ortadoğu'da neler olduğunu hep beraber izledik ve izlemeye de devam ediyoruz. Ayrıntı vermeye lüzum yok.
İşte bu süreçte eşbaşkan Tayyip Erdoğan büyük abi ABD'nin hoşuna gitmeyen şeyler yapmaya başladı. Türkiye'yle devamlı çatışan bir PKK isteyen ABD'nin bu politikasını bozarak APO üzerinden gelişen çatışmasızlık süreci başlatıldı. Kamuoyuna çok uzun yıllardır öcü diye gösterilen Barzani'yle resmi ilişkiye geçti ve Bağdat hükümetini hem diplomatik olarak hem ticari açıdan by-pass etti. Kürdistan petrolünün taşınması için boru hattı döşeme işi biter bitmez Erbil yönetimi Bağdat'ın itirazlarını dinlemeyerek petrolü pompalamaya başladı. Mesut Barzani'nin başkanlık saray ve Kürdistan parlemento binasının Türk şirketlerince yapıldığı düşünüldüğünde ortaya çıkan gerçeklik şudur: "Ortadoğu coğrafyasında Kürt'lerin Dünya ile tek bağlantısı ve gerçek dostu Türkiye'dir, Türk'lerdir. Bunu bozmaya çalışan her operasyona karşı uyanık olmak gerekir." İşıd denen ne idüğü belirsiz yapının yarattığı karmaşayla Kerkük'ü de ele geçiren K.Irak Kürt yönetimi bu Kerkük işini bence Türkiye'yle sımsıkı bir işbirliği içinde gerçekleştirmiştir. Önümüzdeki günlerde daha net göreceğiz.
Tarihimizde bugünkü hükümetle aynı şeyleri yapmaya çalışan iki yönetim daha var.
İlki Adnan Menderes yönetimidir. 1958 yılında Irak ordusu içindeki Türk subay Albay Nazmi Tabakçalı ve emrindeki yedi bin Türk askeri Musul ve Kerkük'te özerk bir yönetim kurmak için organize etmeye çalışan Menderes'in ipinin ABD tarafından çekilmesinin sebeplerinden biridir bu durum. ABD'nin kendisini düşürmeye çalışacağını tahmin eden A.Menderes Sovyetler'e yanaşmak istemiş ve 1960'ın temmuz ayında Sovyet devlet başkanıyla görüşmek üzere randevulaşmıştır. Ancak Mayıs'ta gerçekleşen darbe ile tutuklanmış Menderes, Kıbrıs meselesi için canını dişine takan, bugünkü Kıbrıs'taki Türk'lerin haklarını o günlerde görevdeyken verdiği mücadele ile perçinleyen dış işleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan yapılan yargılamalar sonunda idam edildiler.
İkinci kişi Turgut Özal'dır. O da başbakanlığının son günlerine doğru ülke içi, ülke dışı Kürt meselesini el altından halletmeye çalışmış, fakat yaratılmış terör örgütü algısı ve çatışmaların durdurulamaması açıktan bir çözümü devreye sokamamıştır. T.Özal Cumhurbaşkanlığı esnasında da Cengiz Çandar ve bir iki gazeteciyi daha aracı kılarak Talabani ve Barzani ile iletişimi canlı tutmaya çalıştı. Aynı dönemde başka bir kaç gazeteci de röportaj için Bekaa'ya gitti ve PKK önderi APO ile uzun konuşmalar yapıldı. Eşref Bitlis'in ordu içindeki komuta seviyesinde Turgut Özal'ın fikirlerini ve çözüme yönelik girişimlerini desteklediği bilinmektedir. Hatta özel olarak helikopteriyle gidip Kuzey Irak'ta Barzani ve Talabani ile toplantılar yaptığını, PKK'ya da emri altındaki Jitem görevlilerince ulaştığı, ancak her bir araya gelme çabasında ülke içinde çok ciddi ses getiren vahşi eylemlerin meydana geldiğini ve sürecin her aşamada provake edilmesiyle meselenin toplumsal olgunluğa erişmesinin önüne geçildiği de çok açıktır.
Olaylar hakkında çok gizli bazı bilgilere erişen Uğur Mumcu'nun öldürülmesi, Eşref Bitlis'in uçağının düşürülmesi bu sürecin ülkemize yaşattığı acılardandır.
İlk evvela ABD Irak'a girdiğinde Irak'a aynı dönemde girmeye teşebüs edip, hem ordu yönetimine söz geçiremeyeceğini anlaması hem de toplumda yaratılmış savaş karşıtlığı ve "Yurtta sulh, cihanda sulh" anlayışının şiddetine maruz kalması, -kamuoyunda bir verip üç almak diye yer almıştı- sonra da Abdullah Öcalan'a silahları indirtip iletişime geçtiği her dönemde ülke içinde çok ağır eylemlerin yapılmış olması Turgut Özal'ın ilerlemesini durduran etkenlerden en önemlileriydi. Ancak Cumhurbaşkanı Özal yine de ülkede tabu olan meselelerin tartışılmaya başlanmasının önünü açtı. Başkanlık sistemi tartışmasını gündeme soktu? Eyalet sisteminden bahsetti, yerinden yönetimlerin güçlendirildiği yönetim şeklinin demokrasiye daha çok uyduğunu dile getirdi. Belli ki tüm hedef Ortadoğu'da Baas zulmü altındaki Kürt nüfus ve coğrafya ile alakalıydı. Ancak kart kurt sesinden gelen Kürt kelimesini bile askeri ve sivil bürokrasiye kabul ettirememiş bir Cumhurbaşkanı olarak öldü, büyük ihtimal öldürüldü.
Her halde o dönem ya da daha erken vakitlerde bu meselenin üzerine gidilebilseydi bugün Ortadoğu'da daha egemen bir Türkiye söz konusu olacaktı. Ancak yaptırtmadılar.
Ya bugün? İşte bir kaç paragraf üstte saydığımız günümüzün sansasyonel olayları Menderes ve Özal'dan sonra bu işlere el atan Tayyip Erdoğan'ı ve hükümetini hedefe koyup, amaçtan saptırmaya çalışıyor. Bu çok açıktır.
Ancak İran'da hangi metotlarla indirildiğini bilmediğimiz -bazı şayialar vardır ama net değil- Ahmedinejat'ın yerine geçen ılımlı hükümetin bir anda Dünya'yla arası düzelmiştir. Peki İran ulusal çıkarlarından ne kadar vazgeçmiştir? Neden vazgeçmiştir. İlerde belli olur.
Bizde de CHP-MHP çizgisine kadar gerileyen sözde aydınlarımız, görevli kalemşörler, bunu devrimci mücadelenin bir parçası olarak görenler Tayyip Erdoğan'ın indirilmesiyle ülkedeki sözde faşizmin son bulacağını, Dünya ve Batıyla ilişkilerimizin düzeleceğini, aksi takdirde tamamen tek adam düzenine mahkum olacağımız korkusunu hakim kılmaya çalışıyorlar ve bu fikirler üzerinden toplum hareketlendirilmek isteniyor. Fakat Tayyip Erdoğan'ın halk üzerindeki büyük etkisi bu amacı başarısız kılıyor.
Ernesto Che Guevara'nın Birleşmiş Milletler toplantısında yaptığı meşhur konuşmada sarf ettiği bir cümleyi hatırlamakta fayda var: "Batı uygarlığı zarif kürkünün altında yatan çakal ve sırtlan sürüsünden başka bir şey değildir."
Bu cümle ülkemiz ve gelişmiş kapitalist ülkeler dışındaki memleketler açısından en aydınlatıcı cümlelerden biridir. Fakat bizim aydınımız, solumuz, sosyal demokratımız, devrimcimiz böyle temel şeyleri hep unutur. Unutmasa da gereğini yerine getirecek mahalde değildir. O mahalde olduğu sanısı betonlaşmıştır. Döner dolaşır aç kuşlar gibi ağzını Batı güçlerinin ellerine doğru açar, son hayat lokmasını ordan başka bir yerde bulamaz. Oysa bu tercüme aydınlığından, bu hastalıklı ezbercilikten vazgeçilebilse, yüzler biraz bu ülkenin içine çevrilse, ışığın doğudan yükseldiğini görebilmek o kadar kolaydır ki.

Yani görmek için gözün perdesiz, at gözlüksüz, gölgesiz olması lazımdır. Peki bu gözler hem beyinde hem kalpte ideolojik ve kültürel olarak yüz yıllara yayılı bir saldırı altına alınıp, sonra işlevsiz bırakılmış yahut her an kontrol altında tutulacak hale getirildikten sonra o gölge o perde kalkar mı? Söylemek istediğim şu; memleket için iyiniyetlice düşünen aydınlar, düşündükleri mecrayı inşa eden gücün yaptıklarıyla aslında bilmeden karşıt oldukları koalisyonların çıkarlarına faaliyet gösteriyorlar. Bu husustaki sorunun çözülmesi hayati bir meseledir. Ayrı bir makalede değerlendirmek icap eder. (Bu ülke aydınının Dr.Hikmet Kıvılcımlı, Nurettin Topçu, Cemil Meriç, Zeki Velidi Togan, Burhan Oğuz, Sultan Galiyef gibi müellifler ve mücadele adamlarından uzak kalması meselesi.)
Ezcümle bu ülke için, bu coğrafya yararına ıslahat-tanzimat süreçlerinden bu yana frankofon ve anglo sakson rüzgarlarla uçup, ardından bir de hiç bir zaman bilmediği, anlamadığı ve hatta sorgulamadığı şekliyle ileri marksizme terfi eden, marksizmi din marks'ı da peygamber haline getiren aklı evvellerimizden bir şey beklemek; geniş anlamıyla bu ülkeye ait olmayan soldan bu ülke için medet ummak yapılabilecek hataların en büyüklerinden biridir. Kendilerini tedavi ettirmeyi kabul etmelidirler. Biz nasıl yerel seçimlerde M.Sarıgül-M.Yavaş konusunda çevremizi uyardıysak, C.Başkanlığı seçimlerinde de her fırsatta aynı uyarıyı yaptık. Bunu neden yaptığımızı bütün fikir baskılarından ari düşünebilseler, kalıplarını kırsalar tedavi yolları açılacak. Ancak buna dahi müsaade etmiyorlar, inançlarının yıkılma tehlikesi karşısındaki çaresizlik çok ağırdır, kabul ediyoruz. Ama artık yüzleşilmelidir. Halkla, halkın hassasiyeti, isteği ve amaçlarıyla yüzleşilmelidir. Türkiye'nin 360 derece etrafında olanlara perdesiz ve gölgesiz bakma zamanı geçti gitti, belki arkasından yakalamak mümükün olur.

Eğer iktidara yürüyüş süreci gelişmiş batılı ülkelerce desteklenmiş Tayyip Erdoğan'ın politik sıfat ve anlamı bir an gelip Ekmeleddin İhsanoğlu için yaratılması arzulananla değiştirilmek isteniyorsa, Tayyip Erdoğan belli ki geniş halk kesimlerinde tabanı olmayanların ve dış odakların tasarrufuyla siyaset sahnesinden silinmek isteniyorsa bu operasyonun sebepleri ve sonuçlarını elbette görecek göz var bizde. Biz hiç ön yargısız Türkiye'de, Ortadoğu'da ve Dünya'da yaşananların yarattığı faydaların ve zararların ne anlama geldiğini anlayacak tecrübe, bilgi ve hisse sahibiz. İçimizdeki özgür ülke ve özgür insan ülküsü herkes gibi maruz kaldığımız malum saldırıdan kendimizi korumamızı sağlamıştır çünkü. Çünkü ağacımızın kökü koparılıp parçalanamayacak kadar dibindedir bu ülkenin ve suyumuzu o en dipten almaktayız.

Saygın Bedri Gider